Pasifik Okyanusu'nun ortasında yer alan 21 kilometrekarelik Nauru adası, modern tarihin en çarpıcı ekonomi derslerinden birini yaşadı. Yıllarca göçmen kuşların bıraktığı gübrelerin (guano) fosfat kayalarına dönüşmesiyle oluşan ada, bu 'beyaz altın' sayesinde bir dönem dünyanın en zengin toplumlarından biri haline gelmişti. Ancak bugün geriye kalan sadece tahrip olmuş bir doğa ve ekonomik belirsizlik.

'BEYAZ ALTIN' İLE GELEN ZENGİNLİK
1960'ların sonunda bağımsızlığını ilan eden Nauru, sahip olduğu dünyanın en kaliteli fosfat yataklarını işletmeye başlamasıyla büyük bir servete kavuştu. 1970'li yıllarda Nauru, kişi başına düşen milli gelirde Suudi Arabistan'ı bile geride bırakarak küresel sıralamalarda zirveye yerleşti.
LÜKS İÇİNDE YAŞAYAN HALK
Bu refah döneminde Nauru vatandaşlarından hiç vergi alınmıyordu. Sağlık ve eğitim hizmetleri tamamen ücretsizdi, hatta öğrenciler yurt dışı üniversite eğitimi için devlet bursuyla gönderiliyordu. Adada tek bir ana yol olmasına rağmen, her evin önünde lüks spor arabalar bulunuyordu. Halk, sadece alışveriş yapmak amacıyla kendi havayolları olan Air Nauru ile Avustralya'ya seyahat ediyordu.
DOĞANIN YOK OLUŞU VE EKONOMİK ÇÖKÜŞ
Bu zenginliğin bedeli ağır oldu. Fosfat çıkarımı için adanın verimli toprakları metrelerce kazıldı. Guano tabakasının alınmasının ardından geriye tarıma elverişsiz, keskin kireçtaşı sütunlarından oluşan devasa çukurlar kaldı. Günümüzde adanın yüzde 80'i yaşanmaz ve bitki yetişmez bir taş yığınına dönüşmüş durumda. Kıyı şeridine sıkışan halk, adanın iç kısımlarını kullanamıyor. Yerel tarımın sona ermesiyle işlenmiş konserve gıdalara bağımlı hale gelen Nauru halkı, obezite ve diyabetin en yaygın görüldüğü toplumlar arasında yer alıyor. 1990'larda fosfat rezervlerinin tükenmesi ve devlet fonlarının kötü yönetilmesiyle başlayan ekonomik çöküş, bir zamanların zengin adasını bugün dış yardımlara ve Avustralya'nın sığınmacı merkezlerine ev sahipliği yaparak elde ettiği gelire muhtaç hale getirdi.


