Doğu Asya'daki güç dengeleri, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana görülmemiş bir dönüşüm geçiriyor. On yıllardır savunma konusunda ABD'ye bağımlı bir politika izleyen Japonya, artık kendi ayakları üzerinde durarak bölgesel güvenliğin kilit oyuncularından biri haline geliyor.
JAPONYA'NIN ASKERİ GÜÇLENMESİ
Tokyo yönetimi, ABD'nin gölgesinden sıyrılarak ordusunu hızla modernleştiriyor ve askeri kapasitesini artırıyor. Çin'in Tayvan ve Güney Çin Denizi'ndeki artan agresif tavrı karşısında strateji değiştiren Japonya, savunma bütçesini tarihi seviyelere yükseltti. Bu kapsamda, sadece savunma değil, saldırı kabiliyetine sahip uzun menzilli füzeler ve modern mühimmatlar tedarik edilmeye başlandı. Uzmanlar, bu askeri modernleşmenin, bölgedeki güç dengesini Çin aleyhine değiştirebilecek potansiyele sahip olduğunu vurguluyor.
ÇİN'İN KABUSU OLAN KOALİSYON AĞI
Japonya'nın hamleleri sadece kendi ordusunu güçlendirmekle sınırlı kalmıyor; Pekin'i asıl endişelendiren, Tokyo'nun bölge ülkeleriyle kurduğu stratejik askeri ortaklıklar ağı. Japonya, Avustralya, Hindistan ve ABD'nin yer aldığı Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (QUAD) içindeki rolünü artırırken, aynı zamanda Filipinler, Vietnam ve Güney Kore gibi Çin ile egemenlik sorunları yaşayan ülkelerle de ikili savunma ve lojistik anlaşmaları imzalıyor. Bu durum, Çin'in kendi arka bahçesinde, Japonya liderliğinde bir tür 'Asya NATO'sunun kurulduğu algısını güçlendiriyor. Benim analizime göre, Çin'in bölgesel stratejisinde en çok çekindiği senaryo, ABD'nin doğrudan müdahalesinden ziyade, Asya-Pasifik'teki yerel güçlerin kendisine karşı tek bir cephede birleşmesidir. Japonya, diplomatik, ekonomik ve askeri gücünü birleştirerek Çin'in ticaret yollarını ve deniz egemenliğini baskılayabilecek çok uluslu bir çember oluşturuyor. Önümüzdeki dönemde bu sessiz koalisyonun daha da görünür hale gelmesi, Pekin-Tokyo hattındaki gerilimi tarihin en yüksek seviyesine çıkarabilir.



