Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün kültür ve siyaset danışmanı, Türk tarihçiliğinin ve Türkçülük fikrinin sembol isimlerinden Yusuf Akçura, 11 Mart 1935 tarihinde yaşamını yitirdi. Türk Tarih Kurumu Başkanı olarak Türk tarihçiliğine hizmet eden ve Türk dünyasına yönelik sürdürdüğü fikri mücadele ile arkasında silinmez izler bırakan ünlü Tatar aydını Yusuf Akçura, saygı ve rahmetle anılmaya devam ediyor.

Türk Ocakları sosyal medya hesabından Akçura’nın hayatına dair bilgiler paylaştı. İşte Yusuf Akçura’nın hayatından kesitler…

Yusuf Akçura, 1879 yılında, Kazan’ın Simbir (bugünkü Ulyanovsk) şehrinde, bölgenin tanınmış fabrikatörlerinden olan Akçura ailesine mensup Hasan Efendi’nin oğlu olarak dünyaya geldi.

Annesi yine tanınmış ailelerden Yunusoğullarına mensup Bibi Kamer Banu Hatun’dur. Yusuf, babasının ölümü ve bozulan işleri yüzünden annesiyle birlikte yedi yaşındayken İstanbul’a geldi ve ilkokulu burada tamamladı.

1885 yılında yazıldığı Mustafa Paşa Rüştiyesi’ndeki tahsilini bir ara bırakarak Kazan’a gitti ve bir yıl sonra İstanbul’a dönerek Rüştiye’yi tamamladı. 1892 yılında girdiği Harbiye’de tutuklandı. Ceza ertesi çalışkanlığı sayesinde bir yıl sonra yeniden Harbiye’ye kabul edildi.

Mezun olduktan sonra Erkânıharp sınıfına ayrıldı, ancak Jön Türklerle alakası gerekçesiyle yeniden tutuklandı. Hatıratında Jön Türklerle ilgisi olmakla birlikte Türkçülük konusunda bilinçlenmesinin bu sıralarda olduğunu ifade etmektedir.

Tutuklanmasının ardından arkadaşları ile birlikte Fizan’a sürülmek üzere Trablusgarp’a gönderildi (1897). Sonrasında serbest bırakılan Yusuf’a rütbesi iade edilerek Trablusgarp Erkan-ı Harbiye Kalemi’nde çalışması ve sancaklarda öğretmenlik yapması için izin verildi.

Akçura, kısa süre sonra tahsiline Avrupa’da devam etmek üzere önce Tunus’a ardından da Paris’e geçerek Ecole Libre des Sciences Politiques’e kaydoldu. Burada Albert Sorel ve Emile Boutmy gibi ciddi milliyetçi âlimlerin derslerine katıldı.

Bu esnada milliyetçiliği ve Türklüğü birleştirerek Türk milliyetçiliği fikrini geliştirdi. O sıralarda Paris’te bulunan Sadri Maksûdî ve Ahmed Rıza ile tanışarak Şûrâ-yı Ümmet gazetesinde yazılar yazdı.

Tahsilini tamamladıktan sonra 1903 yılında Kazan’a döndü. Burada meşhur “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesini yazarak yayımlanmak üzere Kahire’deki Türk gazetesine gönderdi (Nisan-Mayıs 1904). II. Meşrutiyet’in ilanına kadar Kazan’da kaldı, çeşitli gazetelerde yazılar yazdı.

1905 yılında Rusya’nın Uzak Doğu’da Japonlara yenilmesi üzerine ortaya çıkan Devrim atmosferinde Kuzey Türklüğü için önemli faaliyetlerde bulundu. Bu faaliyetler arasında Kazan’da çıkardığı ilk Türkçe gazete olan Kazan Muhbiri ilk sırada yer alır.

Gazetenin yazı kurulu başkanlığını yürüten Akçura, belli başlı siyası yazıların da yazarıdır. Gazetenin iki yıl sonra kapanması üzerine Orenburg’da çıkan Vakit Gazetesi ve Bahçesaray’da İsmail Gaspıralı tarafından neşrolunan Tercüman’da yazılar yazmaya devam etti.

Altın madalya sahibi tek teğmen: Muzaffer Tekin vefat yıl dönümünde unutulmadı Altın madalya sahibi tek teğmen: Muzaffer Tekin vefat yıl dönümünde unutulmadı

Diğer taraftan Kazan’daki Mekteb-i Muhammediye’de tarih, coğrafya ve Türk edebiyatı dersleri verdi. Ders notlarından oluşan kitabı Ulûm ve Tarih’i 1906 yılında yayımladı. Çalışmalarını siyasi alanda da sürdüren Akçura, “Rusya Müslümanları” adlı harekete fiilen katıldı.

Rusya I. Devlet Duma’sına çok sayıda Müslüman parlamenterin katılmasını sağlamak için gayret gösterdi. Bu sırada Rus hükümeti tarafından tutuklandı. Hapisten çıktıktan sonra Orenburg’da çıkan Vakit Gazetesi’nde “3 Haziran Vak’a-yı Müessifesi” başlıklı bir makale yayımladı.

Bu yazı valilikçe halkı hükümete karşı kışkırtma olarak algılandığı için hakkında takibat yapılması kararı çıktı. O sırada Kırım Bahçesaray’da Gaspıralı’nın yanında bulunan Akçura, İstanbul’da II. Meşrutiyet’in ilanı haberini alır almaz Türkiye’ye hareket etti (Ekim 1908).

Türkçülüğü açık ve korkusuzca anlatabileceği, savunabileceği muhite geldiğinden emin olan Akçura kurucularından olduğu "Türk Cemiyeti"nde çalışmalarını sürdürdü. Darülfünun’da Türkiye Siyasi Tarihi hocalığına tayin olunan Akçura, Harbiye’de siyasi tarih dersleri de veriyordu.

31 Ağustos 1911 tarihinde “Türk Cemiyeti” yerine bu kez “Türk Yurdu Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyetin kurucuları Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet (Müftüoğlu), Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzade Ali ve Doktor Akil Muhtar ve Akçuraoğlu Yusuf beylerdi.

Cemiyet organı olarak derginin faaliyet izninin sahibi Mehmed Emin Bey olmakla beraber, “Millî Şair”in Erzurum’a vali olarak tayin edilmesi sebebiyle dergi yönetimi ve yazı işleri sorumluluğunu, aynı zamanda Cemiyetin murahhası olan Yusuf Akçura devraldı.

Böylece Türkçülük tarihinde yeni bir sayfa açılmış, Türkçülük mefkûresi etrafında birleşen aydınlar fikirlerini serbestçe anlatabilecekleri bir yayın organına kavuşmuştu. Türk Yurdu dergisinin ilk dönem sayılarında Akçura’nın etkisi açık bir şekilde hissedilmektedir.

25 Mart 1912 yılında ise Mehmed Emin (Yurdakul), Ahmet Ferit Bey, Ağaoğlu Ahmed Bey, Doktor Fuad Sabit ve Yusuf Akçura beyler tarafından Türk Ocağı kuruldu ve Akçura ikinci başkanlığa seçildi.

Akçura hem Türk Ocağı hem de Türk Yurdu’nda faaliyetlerini sürdürürken diğer taraftan da Rusya’daki Türk aydınlar ile temasını devam ettirmekteydi. Ancak içeride yaşanan bazı siyasi sıkıntılar yüzünden 1916 yılındaki Darülfünun reformu sırasında okul kadrosunun dışında kaldı.

Aynı yıl Hüseyinzade Avni Beyle birlikte Berlin’de yapılan Türk Kavimleri Kongresine katıldı. Rusya esaretindeki Türklerin kurtuluşu için hazırlanan ve ABD Başkanı Wilson’a “Rusya’nın Mazlum Milletleri Cemiyeti” vasıtasıyla verilen bir deklarasyona imza koydu.

Akçura Türk Yurdu’nu yönetmeye devam ederken 1917 yılında Hilal-i Ahmer temsilcisi olarak Rusya’ya gitti. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda yenik düşmesi üzerine İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından tutuklandı (1919).

Serbest kaldıktan sonra evlendi ve 1920 yılının Mart ayında Millî Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçti. Önce Maarif Vekâleti’nde ardından yedek kurmay yüzbaşı olarak Kazım Karabekir’in karargâhında çalıştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk’ün yakın çevresinde yer aldı.

Hariciye Vekâleti’ndeki görevinden sonra İstanbul mebusu olarak Meclis’e girdi (1924) ve ölümüne kadar meclisteki yerini kurudu. Diğer yandan akademik hayatla bağlantısını kesemeyen Akçura 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nde siyasi tarih profesörlüğüne tayin olundu.

Türk Ocaklarının kendisini tasfiye kararı almasını takiben (1931) Akçura, Atatürk’ün talimatıyla kurulan ve Türk Ocağı muhitinden oluşan Türk Tarihi Tedkik Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Akçura, Tevfik Bıyıklıoğlu’ndan sonra cemiyetin ikinci başkanı oldu (1932-1935).

Akçura, İstanbul Üniversitesi’ne Yakın Çağ siyasi tarih profesörü olarak döndü ve 1935 yılında İstanbul’da Haydarpaşa garında banliyö trenine binerken düşerek kalp durması sunucu hayata veda etti. Ölümü tüm Türk dünyasında derin bir üzüntüye sebep oldu.

Akçura, hem Türk Yurdu ve Türk Ocağı’nın kurulmasında öncü rolü oynaması hem de yüzlerce makale ve yazılarıyla Türk dünyasının bilinmesi, tarihte, dilde var olan birliğin mefkûrede, ülküde birliğe dönüşmesi için en çok kafa yoran, üreten ve çaba gösteren münevverlerden biri oldu.

Türk Ocaklarının kurucusu Yusuf Akçura, hem bir bilim adamı hem de bir fikir ve aksiyon adamıydı. Türk milliyetçiliği kendisine minnet borçludur ve borçlu olmaya da devam edecektir. Ruhun Şad Olsun Yusuf Akçura.

*KAYNAK: Yusuf Akçura (1876-1935), Prof. Dr. Yunus Koç, Türk Yurdu, Ocak 2011, Sayı: 28