Kamuoyunda yerleşmiş 'ceset yoksa cinayet yoktur' anlayışı, ceza yargılamasındaki güncel pratikler ve Yargıtay kararlarıyla birlikte farklı bir boyuta taşınıyor. Gülistan Doku dosyasının yeniden gündeme getirdiği bu tartışma, adli kaynaklar ve ceza hukukçuları tarafından masaya yatırıldı.
MADDİ GERÇEK ARAYIŞI VE DELİL ZİNCİRİ
Ceza hukukunun temel gayesinin maddi gerçeğe ulaşmak olduğu vurgulanırken, fiziksel bir cesedin bulunmasının tek başına mahkumiyet için belirleyici olmadığı belirtiliyor. Özellikle Yargıtay 1'inci Ceza Dairesi'nin kararlarında, cesedin bulunamadığı dosyalarda dahi mahkumiyet hükümlerinin onandığına dikkat çekiliyor. Adli kaynaklar, bu tür durumlarda verilen mahkumiyet kararlarının kesinleştiğini ve hatta nüfus kayıtlarına ölüm tescilinin yapıldığını ifade ediyor. Bu tür dosyalarda belirleyici olan, tek bir delilden ziyade, birbirini destekleyen ve bir 'delil zinciri' oluşturan bulgular olarak öne çıkıyor. Kayıp kişinin yaşam belirtilerinin aniden kesilmesi, şüpheli ile mağdur arasındaki husumet, şüphelinin çelişkili ifadeleri ve kriminal bulgular bu zincirin önemli halkalarını oluşturuyor.
BİRLİKTE GÜÇLÜ DELİLLER İLE MAHKUMİYET
Hukukçular, her bir delilin tek başına kesin ispat gücüne sahip olmasa da, birlikte değerlendirildiğinde güçlü bir bütünlük oluşturduğunu ve mahkemeler için mahkumiyet kararı vermeye yeterli kabul edilebildiğini belirtiyor. HTS kayıtları, kriminal incelemeler, tanık beyanları ve şüpheli ifadelerindeki çelişkiler bir araya geldiğinde, ceset bulunmasa dahi 'kasten öldürme' suçundan hüküm kurulabildiği yüksek yargı içtihatlarıyla net bir şekilde ortaya konuluyor. Sonuç olarak, modern ceza yargılamasında belirleyici olan, suçun işlendiğini ortaya koyan güçlü ve tutarlı delil bütünlüğüdür, cesedin varlığı değil.



