Yeni Dünya Düzeninin Yönetme Aracı; İnsansız Demokrasi

Siyasi partiler demokrasinin olmazsa olmaz ana unsurları olarak millete ve ülkeye hizmet için fikir ve proje yarışında olmak zorunda olan kurumlardır. Siyasi partiler demokrasinin ana unsuru olduğuna göre demokrasinin öncelikle siyasi partilerde en kâmil şekilde işlemesi gerekir. Türkiye’de buna parti içi demokrasi deniyor. Oysa Demokrasi bir bütündür. Parti içinde olur dışında olmaz, ya da dışında olur içinde olmaz gibi bir saçmalık ancak bize mahsus bir komedidir.

Parti içi demokrasinin işlediği siyasi partiler seçmenle daha kolay ve daha derin ilişki oluşturma imkânı bulurlar. Parti içi demokrasinin işleyişi, siyasi partilerin toplumla bütünleşmesinin yanında partileri daha sağlıklı, güçlü kılar, keyfiliği önleyip, kontrol edeceği için kadrolarda ehliyet ve liyakat öne çıkar. Parti mensubuna ve seçmene parti içinde kendini temsil edecek yönetimi seçme imkânı vermesiyle birlikte, parlamentoya gidecek temsilcinin belirlenmesi imkânının da verir. Parti içi demokrasinin söz hakkı verdiği seçmen, partisinin düşüncelerini ve temsilcilerini daha çok sahiplenir. Bu sahiplenme partiyi dolayısıyla da demokrasiyi güçlendirir. Demokrasinin güçlenmesi aynı zamanda ülkenin ve toplumun sosyoekonomik ve kültürel kalkınmasına, gelişmesine, refah seviyesinin yükselmesine yardımcı olur.

İktidar olabilmek için siyasi partilerin seçmenin önüne; ülkeyi kalkındıracak, toplumun maddi, manevi kalkınmasını sağlayacak fikirlerle birlikte bu fikirleri hayata geçirecek gerçekçi, ikna edici, programlar ve vizyon sahibi kadrolar koyabilmesine bağlıdır. Şark kültürüyle beslenen, güce inanmış toplumumuz için vizyoner lider profili iktidar olmada en önemli fonksiyondur. Fakat burası Türkiye; uçağa, gemiye binmekten, köprüden geçmekten, halkın içine çıkmaktan, tokalaşmaktan korkan, Ankara’dan çıkmayan, kertenkele gibi yavrusunu yemek için bahane arayanlar, epilepsi hastaları bile lider oluyor bu memlekette. Batıda bu arızalara sahip kimse bırakın liderliği, siyasi partilerde çaycı bile yapılmaz.

Bizdeki gibi halka dayanmayan sistemler, demokrasi adı altında halkı aldatan anti demokratik sistemlerdir. Bugün Türkiye’deki partileri gözden geçirdiğimizde gerçek bir demokrasiden bahsetmemizin söz konusu olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bazı partiler özelinde durum daha da vahimdir. Adeta Sovyet döneminin totaliter komünist partilerden ayıramazsınız. Liderin yanlışının alkışlandığı, yanlışı alkışlanan liderin oluşturduğu politbüro anlayışının hâkim olduğu parti kademeleri ne kadar demokratsa o kadar demokratlar.

Aldatmacadan ibaret demokrasimiz ve aldatmanın başkahramanı liderler göz önüne alındığında; ülkenin ve milletin kaderinin demokrasiyi içine sindirememiş, teşbihte hata olmaz “yetki verince babasını asan çingene” misali; arkadaşını, yetişmiş insanları insaf ahlak ölçülerini hiçe sayarak seçtiği politbüro kademelerinin iftiralarına boy hedefi yaparak yok eden, bu üç-beş kişinin iki dudağı arasına terkedilmiş olduğu görülür.  

Bu zevat ağzını açtıkça Amerikan çocuklarının yaptığı 12 Eylül ihtilali için söylemediklerini bırakmazlar. Ancak kırk beş senedir ihtilalcilerin yaptığı partiler yasasına nedense dokunmazlar. Seçim meydanlarında demokrasinin eksiklerini sayıp döken bu zevat, nedense partiler yasasının kendilerine sağladığı yok edici zehirli güçle hayat bulduklarını söylemezler. Bizdeki demokrasi partiler yasasının verdiği güçle zehirlenen parti liderlerini despotlaştıran; kendi seçtiklerine, kendini seçtiren, tek kişinin söz hakkının olduğu, tek kişinin dışındaki milyonların konu mankeni tiyatrodan ibarettir. Bu sebeple de 12 Eylül’ de yazılan bu tiyatroya hayat veren partiler yasası partilerin başındaki tek seçiciler tarafından özenle korunmakta.

Buradan şu sonuca ulaşabiliriz; İnsansız demokrasi, yeni Dünya düzeninde güçlü ülkelerin az gelişmiş ülkeleri kendi çıkarları doğrultusunda yönetme, sömürme aracıdır. Bu tespitimizin haklılığı 12 Eylülden sonra siyasi partilerin kuruluş ve iktidar maceraları ve partilerin başına taşınan kerameti kendinden menkul zevatın o noktalara taşınma yöntemleri, ülke yönetiminde söz sahibi olanların bağlantıları gözden geçirildiğinde açıkça görülecektir.

Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerin dışında hiçbir demokrasi ülkesinde insansız demokrasiden bahsedilemez. Türkiye demokrasisi beş, altı kişinin seçme hakkının olduğu, elli milyon seçmeninde bu zevatın seçtiklerini tasdikten başka hakkının bulunmadığı trajik bir vakıadır. Ülkeye hizmet etmek için emek vermiş çile çekmiş kadroların sudan bahanelerle yok edilmesi de aynı merkezlerin taleplerini karşılama ihanetinden ibarettir.

Bu zevat böyle bir oyunun parçası değillerse 1 Kasım seçim beyannamelerinin en başına demokrasinin engeli, partiler yasasını değiştirme taahhüdünü koymalıdırlar. Kır beş senedir üç-beş anahtarlı olmadık vaatleri gördük, ama demokrasinin anahtarı ve en büyük engeli olan partiler yasasını değiştirme konusunda hiçbir vaatle, tahhütle karşılaşmadık. Şahsen Partiler yasası değişikliğini hangi parti beyannamesine koyarsa zihniyetine bakmadan tercihimi ona kullanacağım. ABD’nin, Almanya’nın, hülasa Vatikan’ın ipoteği altındaki siyasi iradeyi kurtarmanın başka yolu yoktur. 

12 Eylül Pazar günü Türkiye’yi 13 senedir tek başına yöneten iktidar partisinin genel kurulunda ve öncesinde yaşananları demokrasinin neresine koyabilirsiniz? Delegenin iradesinden zerre kadar söz etmenin mümkün olmadığı bir genel kurulda kanunen siyasi partilerle ilişkisi bitmiş, ilişkisi ahlaken de bitmesi gereken bir şahıstan başka seçme iradesini kullanan kimseden bahsedilemiyorsa demokrasiden de bahsedilemez. Bu acı tablo diğer partiler içinde üç aşağı, beş yukarı aynen geçerli.  

Sistemin içinde barınan veya sinsice yerleştirilmiş sistem zaafının kişilerin zaaflarıyla buluşması kaçınılmazdır. Seçmenin anayasal hakkı olan seçme iradesini ortadan kaldıran bir sistem ancak Stalin, Saddam, Esat yaratır. Bu tehlikenin her zamankinden daha yakınımızda olduğunu söylemiş olmak sanırım kehanet sayılmaz. 400 milletvekilinde ısrar edilmesinin ardındaki saik sorgulandığında bu gerçek görmezden gelinemez. Siyasi muhataplarınca sorgulanmıyor olmasının üzerinde ayrıca durmak gerektiği kanaatindeyim.

Birileri rejim değişikliği için 400 milletvekili istiyor, bunun için devletin terörle mücadelesini bile argüman olarak değerlendirmekten çekinmiyor. Fakat muhalefet partileri sanki iktidara gelmekten korkuyor izlenimi veriyorlar. Bırakın 400 milletvekilini iktidar sayısı olan 276-280 sayısını bile telaffuz edemiyorlar.

İktidar olma arzusu seçmenin gönlüne, gözüne, kulağına, midesine hitap ederken çıtanızı yükseltmenizle doğru orantılıdır. Kendinizi bile inandıramadığınız iktidar arzusuna seçmen nasıl inanır. Birileri her türlü olumsuz tablo, dağlar gibi yolsuzluklar ortadayken rüyasında bile göremeyeceği rakamı telaffuz ediyor. Fakat muhalefet 13 senelik iktidar yorgunu, suç dosyaları Çankaya yokuşundan yüksek, bölücülüğü meşrulaştırmış, PKK’yı resmileştirmiş, ülkenin mayın tarlasına dönmesine seyirci kalmış parti karşısında mevcudu muhafazayı başarı sayıyor. Eski komedyenler olsaydı bu komediyle gişe rekorları kırardı. Oysa 400 milletvekili ülkenin maruz kaldığı soygunun, kan gölüne döndürülmesinin hesabını sormak için muhalefete lazım değil mi? Ama bizim muhalefet doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovmakla, çarmıha germekle meşgul olduğu için, rejim değişikliği, ülkenin soygunu, kandan beslenenlerin kan gölü onları ilgilendirmiyor olmalı.

Tek seçicilerin seçmeni küstürmek için milletvekili listelerini özenle yaptığı günlerdeyiz. Seçmeni en az kim küstürürse yarışta ipi o göğüsler. En çok küstürecekleri sıralarsak birinciliği Bahçelinin kimseye kaptırmayacağı garanti. Bu sayede MHP’yi HDP ’nin altına düşecek her sonuç  MHP’yi siyasetin dışına iter. Bahçelide böylece görevini iç huzuru ile tamamlamış olur. Haydi hayırlısı.

YORUM EKLE