• 04 Mayıs 2016, Çarşamba 10:54
AliYıldız

Ali Yıldız

3 Mayısı Anlamak (2)
Birinci yazıda 1940’ların siyasi, ekonomik ve askeri şartlarını bir parça ortaya koyarak 3 Mayıs Türkçülük direnişinin hangi ortamda zuhur ettiğini anlatmaya çalışmıştık. Şüphesiz ki işin böyle bir yazıda anlatılamayacak kadar çok ayrıntısı vardır. Bu ayrıntılar da kitap ve dergilere intikal etmiştir. Teferruatını oralardan okumak tavsiye edilir.

Bu ikinci yazıda yakın tarihin gelişmelerine biraz daha geriden başlayarak yer vereceğiz.

İkinci dünya harbi şartlarında, önce Almanların, daha sonra ise henüz yirmi yıl önce hep birlikte başımıza çullanarak devletimizi ve varlığımızı ortadan kaldırmak isteyen Düvel-i Muazzama’nın-batılıların- yoğun baskısı altında kalan Türkiye, kendi saflarında harbe girmeye zorlanıyordu. Oysa henüz Balkan, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşlarının yaralarını bile saramamıştık. Savaşa girme tehlikesini Mareşal Fevzi Çakmak’ın gerçekçi gerekçeleri ve İsmet İnönü’nün kıvrak manevraları ile atlattık çok şükür. Burada her ikisinin de hakkını teslim etmek bir kadirşinaslık borcudur.

Üstelik de halkımız takatsiz, askerimiz kitlesel harplere dayanacak donanımdan yoksun durumda idi. Birinci yazıdaki o ayrıntıları bir parça yansıtmaya çalıştık. Yeniden gözden geçirilince hafızalar tazelenmiş olur.
Gelelim siyasi bölünmüşlüğe..

1922’de düşman denize dökülüp Cumhuriyet kurulduktan sonra, 1944’lere gelindiğinde aradan geçen yirmi yılda devlet ve milletin istenilen veya beklenilen bir düzeye gelmemiş olduğu aşikârdır. Hal böyle olunca kaçınılmaz bir şekilde gerek halkta, gerekse aydınlarda homurdanmalar, arayışlar, eleştiriler başlar. Arayışlarda hep dışardaki gelişmiş ülkelerin nasıl kalkındığı, hangi yolları takip ettiği, onların usul ve rejimlerinin örnek alınması gibi klasik bir önerme ile yol alınmaya çalışılır. Bizde de durum farklı değildi.

Cumhuriyet’in kuruluşunda gerçek anlamda bir milli koalisyon olan CHP’nin tek parti yapısı içinde kapitalist, komünist ve milliyetçi hizipler hep var olmuştu. İşler iyi giderken pek sesi çıkmayan bu hizipler, işler istendiği gibi gitmeyince seslerini yükseltmeye ve çözüm arayışlarına başladılar. Bu da pek doğal bir şeydir.

Aslında solcu olmalarına rağmen aydınların bir kısmı Nazi Almanya’sının örnek alınmasını istiyor, onunla işbirliği öneriyordu. Bu dönemde Birinci Dünya Harbi’nden yenik çıkan Almanya’nın başarıları göz kamaştırıyor ve aydınları cezbediyordu. Buna en çarpıcı örnek de o zamanın önemli siyasetçilerinin Hitler’i taklit etmesi, Hitler modası bıyık bırakmasıdır. Bu görüntü o zamanın fotoğraflarında vardır. Ayrıca o zamanın maarifinde önemli rol oynayan bürokratlar Almanya Maarifini inceleyerek bunun örnek alınmasını tavsiye eden kitaplar hazırlamışlardır. Bu kitaplardan birkaç tane de benim kitaplığımda vardır. ( Örnek Alman Maarifi. Yazan İsmail Hakkı-1934). Yazarları da aşırı solcudur. Matbuat ve gazeteciler de böyle bir tutum içinde oldular.

Diğer bir kısım aydınlar ise Sovyet sistemi ile kalkınabileceğimizi düşünerek Sovyet yanlısı oldular. Buna dair örnekler pek fazladır. Esasen 3 Mayıs’ı doğuran şartlar da onların bu yandaş tutumlarını devlet kadrolarındaki işgalci tavırları ile güçlendirmelerinden kaynaklanmıştır.

Milliyetçiler ise devletin yanında olmakla birlikte devlet yapısının gittikçe solcu kadrolara bırakılmasından tedirgin bir şekilde beklemede kaldılar. Bunlara en tipik örnek Mareşal Fevzi Çakmaktır. Bunlar ne Almanya’nın yanında ne de Sovyetlerin safında olunmaması gerektiğini savunmakla birlikte devlet kademelerinde etkisiz durumdaydılar.

Alparslan Türkeş, Kıbrıs’ta Lefkoşe’nin Haydarpaşa Mahallesi, Kirlizade Sokağı 13 numaralı evde 25 Kasım 1917 tarihinde öğle vakti dünyaya geldi. Koyunoğlu Ailesi, yeni doğmuş olan erkek evlatlarına “Ali Arslan” adını vermişler. Arslan adı ile anılmaya başlayan çocuğun adı zamanla “Alparslan” olmuş. Soyadı kanunundan sonra ise “Türkeş” soyadını almış.

Kıbrıs yönetiminin İngilizlerin eline geçmesiyle adada Rum nüfusu artmış, Türk nüfus azalmıştı. İngiliz yönetimine tahammül edemeyen Türkler, anavatana göçüyorlardı. Alparslan Türkeş’in ağabeyleri Mehmet Ragıp ve Ahmet Kazım, 1924‘te imzalanan Lozan Antlaşmasının bazı haklarından faydalanarak Adana’ya göç ettiler. 1932 yılında ortaokuldaki öğretmenlerinin etkisiyle subay olmaya karar veren Alparslan, ailesini ikna ederek Türkiye’ye göç etmelerini sağlamıştı. 3 Haziran 1933 tarihinde Viyana adlı bir İtalyan gemisiyle Lefkoşe’den hareket ederler ve Tuzla’ya gelirler. Oradan İstanbul’a geçerler. Alparslan Türkeş’in tek bir hedefi vardır: Kuleli Askeri Lisesi.

Kıbrıs Türkleri’nin İngiliz pasaportu taşıyor olmaları ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kabul edilmemeleri Kıbrıslı gençlerin askeri okullara girmelerini engelliyordu. Alparslan Türkeş’in askeri okula girmek için yaptığı başvuru Türk vatandaşı olmadığı gerekçesi ile kabul edilmemişti. Daha sonra CHP İzmit milletvekili Sırrı Bey’in ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın devreye girmesi ile Kıbrıslı gençlerin Kuleli’ye ön kayıtları yapılır. Kesin kayıtları ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına kabul edildikleri zaman yapılacaktır. 1934 yılında soyadı kanunu çıkmış, Alparslan Türkeş’in ailesiyle birlikte T.C. vatandaşlık başvuruları da kabul edilmişti. O yıllarda aile lakabından ziyade Öztürkçe isimlerin soyadı olarak alınması tavsiye ediliyordu. Alparslan, ailesinin hazırladığı Öztürkçe isim listesinin ikinci sırasındaki “Türkeş” isminin soyadı olarak daha uygun olacağını ifade ederek bu adı seçmişti. Böylece adı Alparslan Türkeş oldu.

Alparslan Türkeş, Kuleli Askeri Lisesi’ni 1936’da pekiyi derece ile bitirdi. 30 Ağustos 1938’de Harp Okulunu asteğmen olarak bitirdi. 28 Şubat 1939’da Teğmen rütbesine atandı. Isparta’ya tayin edildi. 5 Eylül 1939’da Isparta’da Katırcıoğlı ailesinden Muzaffer Hanımla nişanlandı.14 Ocak 1940’da evlendi. 27 Kasım 1940 Türkeş ailesinin ilk çocuğu “Ayzıt” dünyaya geldi. Çocuğun isim babası ünlü edebiyatçı Nihal Atsız idi. ll.Dünya Savaşı yıllarındaki görev yerleri ; Balıkesir, Bandırma, Edincik, Erdek ve Marmara Adası. 30 Ağustos 1942’de Üsteğmen oldu.

13 Haziran 1944‘te Üsteğmen Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız ile mektuplaştığı ve Turancı olduğu gerekçesi ile tutuklandı ve Tophane’de askeri cezaevine kondu. O yıllarda birçok Türk aydını Türkçülük-Turancılık suçu işlemiş kabul ediliyordu. İsmet Paşa yönetimi, Türk Milliyetçilerini düşüncelerinden dolayı suçlu kabul ediyordu.

Türkçülük-Turancılık davasında Alparslan Türkeş ile birlikte tutuklananlar arasında birçok ünlü bilim adamı, yazar, şair ve düşünür de vardı: Hüseyin Nihal Atsız, Hüseyin Namık Orkun, Nejdet Sancar, Prof.Dr. Zeki Velidi Togan, Prof.Dr. Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şaik Gökyay, Fethi Tevetoğlu, Hasan Ferit Cansever...

13 Haziran 1944’te tutuklanan Üsteğmen Alparslan Türkeş, 4 Eylül 1944 tarihinden itibaren 23 Türk Milliyetçisi ile birlikte yargılandı. 29 Mart 1945 tarihinde İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi, Alparslan Türkeş’e 9 ay 10 gün hapis cezası verdi. Bu tarihte 9 aydan daha fazla bir süreyi zaten hapis hayatıyla geçirdiği için salıverildi. Aynı davada Prof.Dr. Zeki Velidi Togan’a 10 yıl ağır hapis, Nihal Atsız’a 6,5 yıl, Nihal Atsız’ın kardeşi Nejdet Sancar’a da 5,5 yıl ağır hapis cezası verilmişti.

Bu dava Türk Hukuk Tarihi’ne kara bir leke olarak geçti. Mahkeme öncesi “tabutluk” adı verilen hücrelerde kalan sanıklara ağır işkenceler yapılmış ve ifadeleri alınırken de tırnakları sökülmek suretiyle bir büyük insanlık ayıbı işlenmişti.

Oysa bu aydınların o zaman ve müteakip yıllarda ortaya koyduğu eserler, yayınlar, dergiler, romanlar, biyoğrafi ve hatıratlar, bırakın işkence edilmeyi, ellerinin öpülmesini gerektirecek kadar kıymetliydi.

Bozkurtların Ölümü ve Dirilişi, Oruç Beğ Tarihi, Aşıkpaşazade Tarihi ile Atsız; Hatıralar, Türkistan ve Umumi Türk Tarihine Giriş ile Z.Velidi Togan, 60’tan fazla yayının yanında Serdengeçti Dergisi ile O.Yüksel Serdengeçti, Dedem Korkut’un Kitabı ve Bu Vatan Kimin şiiri ile O.Şaik Gökyay, Eski Türk Yazıtları ile H.Namık Orkun, Atatürkle Samsun’a Çıkanlar dahil bir çok biyografi eseri ile Dr.Fethi Tevetoğlu, daha sayamadığımız yüzlerce eser..

Bu tarihte İsmet İnönü ve devrin yönetiminin baskıları ile Türk Milliyetçileri, düşüncelerinden dolayı ağır baskı ve işkenceden sonra, Türk adaleti tarafından mahkûm ediliyorlardı. İşin garip tarafı T.C. Anayasası’nda ve Ceza Yasalarında “Türkçü/Turancı veya Türk Milliyetçisi” olmak suç teşkil etmiyordu. İşte bir başka hukuk garabeti de buydu. Suç sayılmayan bir fiilden dolayı mahkûm olmak. Savcı böyle bir düşüncenin suç olamayacağını biliyordu ama devrin yönetimi bütün siyasi baskısını Türk adaletinin üzerine koymuş ve böyle bir siyasi kararı onlara imzalatmıştı.

1946 Yılında Askeri Yargıtay, kanunda suç olarak yazılmayan bir fiil ve görüşten dolayı kimse suçlanamaz ve ceza göremez, diyerek ve 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin tarafsızlığını yitirdiğini belirterek kararı bozdu. Dava yeniden görüşülmek üzere İstanbul 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesine gönderildi ve mahkeme bütün sanıkların beraatına karar verdi. Böylece üst mahkeme günümüzde de emsalleri görülen uygulamalarda olduğu gibi, bir mahkemenin siyasi baskılarla aldığı yanlış kararı ancak iki yılda düzeltebildi. Geride birçok insanda derin yaralar ve acılar bırakarak..

Bu yanlış karar ve uygulamalar Türk Milliyetçilerinin azim ve kararlılığını bozamamış bilakis onları daha planlı hareket ederek, ülkenin siyasetinde etkin olmak yolunda daha farklı çalışmak gerektiği sonucuna vardırmıştı. Alparslan Türkeş, Yüzbaşı ve Binbaşılık yıllarını okuyarak inceleyerek ve teşkilat yaparak geçirmiştir. 1948 Gelibolu’da görev yaparken Amerika Birleşik Devletleri için açılan sınavı kazanıyor ve Amerika’da Cansas Eyaletinde Kara Harp Akademisi’nde ve Georgia Eyaletinde Amerikan Piyade Okulu’nda eğitim görüyor. Amerika dönüşü Çankırı’da Gerilla Okuluna gerilla öğretmeni olarak atanıyor. 1951 yılında Kurmay subaylık sınavına yüzbaşı rütbesiyle katılıp Harp akademisinden 1955 yılında Kurmay Binbaşı olarak mezun oluyor.

1960 İhtilalinin sözcülüğü ve Başbakanlık Müsteşarlığını alıyor. Alparslan Türkeş, ihtilal hükümetinde Başbakanlık Müşteşarlığı sırasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurumları kurulmasını sağladı. Daha sonra 13 Kasım 1960’ta arkadaşları ile birlikte tasfiye edilen ve 14’ler diye anılan bu grubun da lideri Alparslan Türkeş oldu.

Alparslan Türkeş 3 Mayıs kadrosu içinden çıkmış bir aydın olarak hedeflerine adım adım yaklaşmış ve sonuç almıştır. Bunun sebebini 14’lerden Orhan Erkanlı “Anılar, Sorunlar, Sorumlular” adlı kitabında şöyle açıklar: “Diyebilirim ki ihtilal kadrosu içinde devleti yönetmek üzere kendisini en çok, hatta tek hazırlayan Kurmay Albay Alparslan Türkeş idi”. Bu kitabın yazarı memleket severliğinden asla şüphe edemeyeceğimiz, ama siyaseten sol görüşlü ve sonradan Alparslan Türkeş ile yollarını ayıran; Alparslan Türkeş ile yollarını ayırdıktan sora bile bu hükmü rahatlıkla verebilen bir aydın idi. Gün oldu Orhan Erkanlı CHP’ye girdi. Siyaseten Türkeş’e rakip oldu. Seçim gezisi sırasında ağır bir kaza geçirdi. O anda kazayı haber alan Alparslan Türkeş eski kader arkadaşı, şimdi ise rakibi olan Orhan Erkanlı’nın yanına koştu ve onun tedavisi ile uğraştı. Çünkü Türkeş vefalı idi. Vefa bir vatanseverin en önemli meziyetlerindedir.

Alparslan Türkeş’in devlet yönetmek üzere yaptığı hazırlıklarının ipuçları gerek birinci bölümde, gerekse yukarıdaki satırlar içinde vardır. Bunlardan birincisi teşkilatçılıktır. Alparslan Türkeş sert fizyonomisine rağmen çok merhametli ve insan sevgisi, saygısı fevkalade yüksek bir şahsiyetti. Asker olarak birliklerde görev yaparken cevval, zeki, uyanık ve sadık memleket çocuklarını, yani askerlerini asla unutmamış, onlar üzerinde kurduğu kumandanlık otoritesi yanında, sağladığı güven ve sadakat sayesinde onlar ile irtibatını ömür boyu devam ettirmiştir.

Atatürk ve Fevzi Çakmak’ta da ortak olan bu yüksek meziyet, onun bir gün can yoldaşlarına ihtiyaç olduğunda, emrini ikiletmeden, gözünü bile kırpmadan yanında olmasını, gerektiğinde bir ideal uğrunda ölmesini sağlayan en önemli teşkilatçılık vasıflarındandı. Nitekim 1944’te hapse atıldığında ona yardım eden insanlık gösteren, birinci yazıda bahsettiğim bir asker için; “Giresun’un Alucra İlçesinin Çakmanoz Köyünden İsmail Taşkın..” diye 40 yıl sonra bile künyesini bilecek kadar hafızasında saklayan adam tam bir teşkilatçıdır.

Daha sonra 1965 yılında CKMP Genel Başkanı olduğunda Anadolu’nun ücra köşelerinde parti teşkilatı kuracak kimse bulunamazsa, Türkeş hemen, “Bana Korkuteli kazasının Taşkesiği Köyünden falancayı bulun” der ve o asker bulunur, o asker ikiletmeden yola düşer, Ankara’da Albay’ının huzuruna çıkıp topuk selamı ile vazifeyi alır ve geriye dönerek parti teşkilatını kurardı. O askerlerini asla unutmazdı. Yola çıkacak birisine gideceği yerdeki askerlerini buldurup selamını gönderirdi. Çünkü onunla askerleri arasında sevgi ve saygı bağı vardı. Harp de böyle kazanılır, siyaset de bunlarla teşkilatlandırılırdı. Aslında Mustafa Kemal’in Askerleri ve Alparslan Türkeş’in Askerleri aynı damardan gelmiş, her ikisi de vazifelerini yüksünmeden yapmaktan, onların emirlerini yerine getirmekten büyük bir haz alan Anadolu çocukları idi. İşte Albay Türkeş üniversiteli kadrolarını devreye sokmadan önce teşkilat yaparken bu Anadolu çocuklarının varlığından istifade etti. Çünkü o kimin nerede ne kadar vazife yapılacağını bilen gerçek bir teşkilatçıydı.

1960 İhtilali sırasında ilk kurmak istediği teşkilat Ülkü ve Kültür Birliği Teşkilatı idi. Ancak ihtilalin bölük pörçük kadrosu içinde; karmaşık yapısından dolayı o teşkilatı yapmaya fırsat bulamadan sürgüne gönderildi. O ise bu idealinden asla vazgeçmeyecek ve yepyeni bir teşkilat yaparak, birkaç yıl sonra Ülkü Ocaklarını kuracaktır.

3 Mayısı anlamak, 1944’te onlara yapılan işkenceleri listelemekten, sayıp dökmekten, ah vah etmekten öte bir şeydir. Bu 3 Mayıs’ta ortaya çıkan vatansever enerjinin nasıl, nerede ve kimlerle faydalı bir hale getirilebileceğinin hesabını yapmaktır.

!944’te emekli edildikten sonra siyasete giren Mareşal Fevzi Çakmak, 1948’de Millet Partisini kurarak genel başkan olmuştu. Sonra sağlığı elvermeyip vefat etti. O Alparslan Türkeş gibi yurt dışında doğup Kuleli Askeri Lisesine girmek isteyen Türk öğrencilerin okula alınmasına vesile olan kararnameyi çıkarttıran vatansever ve ileri görüşlü bir askerdi. Türkeş onun ahlaklı, kararlı, ağırbaşlı, disiplinli tavrını beğenmiş ve onun yolunu takip etmiştir. Nihayet sonraki yıllarda adı birkaç kere değişen Fevzi Çakmak’ın partisi olan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde siyasete atılacak ve uzun zaman onun ölüm yıldönümlerinde gençlere onun örnek şahsiyetinden bahsedecektir.

3 Mayıs’ın Siyasi Meyveleri

Böylece Türkeş Ağustos 1965’te Siyaset Sahnesine Giriyor.

Giriyor ama bakalım ona yer var mı?

Siyaset alanı klasik siyaset erbabı tarafından paylaşılmış. Kimse yerini kaptırmak istemiyor ve Türkeş’i ırkçılık, faşistlik, ihtilalcilik ve diktatörlükle suçluyorlar. Demokrat Partililer ve devamı olan Adalet Partililer onu Menderes’i asmakla, katillikle itham ediyor, CHP de diktatör ve ırkçı ithamlarına sarılıyordu. Aslında her ikisi de suçlamaların yersiz ve isabetsiz olduğunu bildikleri halde suçlamalara devam ettiler. Asıl amaç aralarında paylaştıkları siyaset sahnesinde yeni ve güçlü bir kişiliğe yer vermemek, kendi yerlerini korumaktı.

Gençlik alanı, klasik solcu TMTF ve sağcı MTTB gibi ödenekli dernekler ile görünürde tam anlamı ile paylaşılmış. Ancak gençlik bunlardan hoşnut değil. Solcu derneğe Sovyetler birliğinden gönderilen yardım paraları büyük bir tartışma yaratmış, paylaşım kavgası var. Sağcı dernek sadece komünizmle mücadele görüntüsü altında her yıl veya belirli aralıklarla bütçeden para koparmak veya örtülü ödenekten destek almak peşinde. Yapılan faaliyetler göstermelik. Zaten bunların başında da 40-50 yaşlarında kadrolu dernekçiler var.

Ekonomi, Kapitalist veya Sosyalist teoriler arasına sıkıştırılmış. Devletleştirme mi, Montaj sanayi mi gazoz fabrikası mı, patates fabrikası mı, şeker fabrikası mı tartışmalarına boğulmuş. Boğaza köprü yapılması, Keban’da baraj yapılması sol ve sağ ekonomi kalemşörleri tarafından tartışılıyor. Harpten harabolmuş bir şekilde çıkan Avrupa yeni bir siyasi birlik peşinde. O zamanki adı Ortak Pazar. Bizim de canımız Ortak Pazar’da olmak istiyor ama onlar bunu istemiyor. İstedikleri şey belli; onlar ORTAK, biz PAZAR.

Halk şaşkın ve fakir. Köylü ancak karnını doyuracak kadar üretebiliyor, bazen o da olmuyor, tohum ekip tohum kaldırıyor.

Bu durumda Türkeş’in yapması gereken yepyeni bir Toplum Tasavvuru ile ortaya çıkarak, kendi siyaset alanını yaratmak olmuştur. Ya bir yol bulacak, ya bir yol açacak veya yoldan çekilecekti.

Bulunmuş yollar denenmişti, eskiydi, güvenli değildi, Ülkenin ve Milletin beklentilerini karşılamıyordu.

Yoldan Çekilmek ise onun karakterinde yoktu.

Öyle ise ÜÇÜNCÜ YOLU deneyecek ve YENİ BİR YOL açacaktı.

İşte Türkeş bu noktada da siyasi zekâsını işleterek, feraset ve becerisini göstererek, 3 Mayıs ruhunu ateşleyerek, YENİ BİR YOL AÇMAK şeklini tercih etti.

Önce Kıbrıs gibi milli ve güncel bir meseleyi çok sıkı bir şekilde sahiplenerek, halktaki vatanseverlik duygularını ateşledi, umutsuzların, çaresizlerin, bıkmışların içinde yeni bir ışık yaktı. Gençliğin ilk ateşleyici birlikteliği Kıbrıs meselesi etrafında gerçekleşti. Türkeş yurt çapında Kıbrıs konferansları ile gündeme oturdu. Her gittiği konferans hınca hınç doluyor, milliyetçilik duyguları yükseltiliyordu. Yükseltiliyor ama gençlik için bu da yeterli değildi. Çünkü Gençlik ileride nasıl bir Türkiye kurmak istediğini bilmek tartışmak, onun bir parçası olmak istiyordu. Öyle ise gençliğe yeni bir ilkeler prensipler demeti sunmak gerekiyordu.

Eskimiş, yıpranmış, tartışmaktan yorulmuş Siyasi Doktrinleri elinin tersi ile bir kenara iterek ne sağ, ne sol, Milliyetçilik Yolu, Akıl ve Ahlak Yolu, Milli bir teşkilatlanma yolu olan DOKUZ IŞIK doktrinini ortaya koydu. Bu doktrin, o günkü doktrin tartışmaları arasında yankı buldu ve arayışta olan, yabancı doktrinlere karşı mesafeli olan kitleleri kendine bağladı. Bu yepyeni bir yoldu, yerli ve Milli idi.

Türk Toplumu sanayileşme çağını kaçırmış, elektrik çağını kaçırmış, elektronik çağını kaçırmak üzere.. Öyle ise toplumu bu çağların üzerinden atlatacak, kaybedilen zamanı telafi edecek, çağlar üzerinden sıçratarak modern milletlerin ön safındaki yerini alacak bir kalkınma hamlesi vaad etmeliydi. Bu doktrin ile işçi, köylü, sanayici, serbest meslek sahipleri esnaflar, işverenler, memurlar yeniden organize edilecek ve İMESKİ adında kurulan büyük çatının altında çağlar üzerinden sıçrayacak bir kalkınma hamlesine göre teşkilatlandırılacaktı. Montaj sanayi değil, fabrika yapan fabrikalar yapılmalı, kalkınma trenini kaçırmış toplum çağlar üzerinden sıçratılmalı, kaybedilen zaman telafi edilmeliydi.

İlk Öğretim Seferberliği seviyesini aşamayan Eğitim öğretim alanı yeniden dizayn edilmeli, bir yandan klasik okullaşma ve eğitim kaliteli bir şekilde hızlandırılırken-ki buna ihtiyaç devam ediyordu- diğer bir kanaldan yüksek kaliteli eğitime önem verilip, Nobel ödüllü bilim adamları seviyesinde ilk planda en az 25.000 birinci sınıf eleman yetiştirilmeliydi. Bunlar ilim, sanat, ekonomi, tıp, biyoloji, kimya, elektronik, askerlik, diplomasi alanlarında dünyada söz sahibi olabilecek seviyede yetiştirilmeliydi. Devlet bunun için özel bir çaba harcamalı, gereken laboratuvar, donanım, tesis, kurumlar hızla faaliyete geçirilmeli, seçilmiş elemanlar yabancı ülkelerde yüksek düzeyde eğitimden geçirilerek tekrar memlekete geri çağırılıp, yeni kurulan müesseselerde çalışmaya başlatılmalıydı.

O zaman Türk nüfusunun %70’i köylerde mezra ve kırsalda yaşıyordu. 45.000 köy vardı. Bunların her birinin ihtiyacı olan öğretmen, okul, doktor, ebe, hemşire, tarım teknisyeni, teknik eleman bulmak o dağınık coğrafyalara bunları göndermek iaşe ve ibatelerini sağlamak imkânsızdı. Öyle ise köyler yeniden organize edilmeliydi. Köyler Tarım Kentleri adı altında kırsal kalkınma birimleri halinde yeniden organize edilecekti.

Gençlik sahası yeni baştan ele alınarak eskimiş köhne ve miskin dernekçilik düzeninden, aktif atılgan, çalışkan, araştırma ve bilime önem veren, milliyetçilik Şuuru ve İslam ahlakı ile mücehhez bir gençlik yetiştirilmeliydi. Bunun için Ülkü Ocakları adı altında yepyeni bir teşkilat yapıldı.

Ve gençliğe verdiği hedef şu:
“Ben kimseyi geriliğe, meskenete, tembelliğe, neme lazımcılığa, sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye çağırmıyorum”.
“Ben Türk Gençliğini milliyetçiliğe, ahlaklı olmaya, kimseye el avuç açmayan, kimseden bir şey dilenmeyen, kendi güç ve imkânları ile ayakta durabilen, adalette ve insanlıkta yarışan, hür ve bağımsız, kalkınmış, çağlar üzerinden sıçramaya hazır bir Türkiye Ülküsüne çağırıyorum” diyordu.

Asker kökenli bir siyasetçi olmasına ve ölümlerden idam sehpalarından geçmesine rağmen Türkeş; ortaya koydu yeni dünya tasarımı ile denilebilir ki her faniye nasip olmayan bu ideallerini gerçekleştirmek yolunda Türk Siyaset ve Kültür hayatına kazık çakmış, ona çok yakışan BAŞBUĞ unvanı ile 80 yıllık ömrünün sonunda Ülkücülerin ve Türk Dünyası’nın Efsanevi Lideri adıyla anılarak fani dünyadan geçip gitmiştir. Kurduğu teşkilat ve ortaya koyduğu ülkü uzun yıllar kendini yenileyerek yaşayacaktır.

Bu uzun yazılarda 3 Mayıs’ı ve onun temsil ettiği ruhu, o ruhun nelere kadir olduğunu Alparslan Türkeş figürü üzerinden anlatmaya çalıştım.

Ancak 3 Mayıs sadece Alparslan Türkeş ile sınırlı değildir. Ona katılanların ve en başta onu ateşleyen Büyük Atsız’ın Türk Ülküsü yolunda yaptıkları hakkında da çok şeyler yazmak lazımdır. Satırlarımın sonunda 3 Mayıs ruhunu yaratan bütün Türkçüleri saygı ve rahmetle anıyorum. Ruhları Şad olsun.

3 Mayıs ruhunun ortaya koyduğu enerji günümüz Türkiye’sinde yükselerek devam etmektedir. Bunda Büyük Atsız’ın ateşli eserlerinin çok muazzam bir payı vardır. Genç nesillerin hala en önemli başucu eseri Bozkurtların Ölümü ve Dirilişi kitapları sözümüzün canlı şahididir. Bu ruhu iyi anlamak sadece hamasetten ibaret zannetmemek, bu yüksek düşüncenin Türklüğün kalkınma ve Yükselişinde oynaması gereken rolü, tutması gereken yeri hatırdan çıkarmadan yaşamak en önemli vazifemizdir.

3 Mayısı ben böyle anladım. Bilmem anlatabildim mi?
Selamlar, saygılar.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


YAZARLAR

tümü
yukarı çık