Vatan tapusu yenilenecek!

 
Türk milleti ve vatan toprakları çok yönlü kasırga şiddetinde tehdit ve tehlikelerle dolu fırtınalı günlerin arifesinde. 
Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" makalesini ve sonrasında yayımladığı kitabında açık açık yazdığı gelecek kurgusu, daha doğrusu "Batı medeniyetinin" gelecek planı adım adım yürümekte. Final artık kapımıza dayandı. Adamların açık açık yazdığı ve 2000 yılında TBMM'de Clinton'un vekillerimizin yüzüne karşı söyleyerek hepimize ilan ettiği "Birleşik Haçlı Seferi" planını maalesef önce "devletimiz", "hükümetlerimiz" sonra da "aydınlarımız" anlayamayarak gerekli adımları atamadı, hazırlıkları yapamadı.
Tam aksine kurgulanan AKP iktidarı, planın ilk adımlarını başarı ile tamamladı. 
Uzun analizlere girmeye gerek yok. Her şey aslında açık olarak ve ilan edilerek 1991 yılında Sovyetlerin kontrollü ve planlı dağıtılması ve  Rusya'nın yeniden doğuşu ile su yüzüne  çıkmıştı. Artık, "Doğu ve Batı" bloğu ve "soğuk savaş" dönemi bitmiş; Batı  XXI. yüzyılı kendi medeniyetinin referansları doğrultusunda kazanmak ve yönetmek  için hedefine Türk ve İslam dünyasını koymuştu.
Artık -mavi kuvvetler; kırmızı kuvvetler-  yok
-Mavi kuvvetler; yeşil  kuvvetler - vardı.
Karşı cephenin lider adayı ve rakip ülkesi de tarihi gerçekliği itibarıyla tabii ki Türkiye idi. Huntington'un dediği gibi: "Ey Türkiye bırak AB kapılarında köpeklik yapmak için yalvarmayı. Sen "Sultansın" güçlen çık ortaya kozlarımızı paylaşalım ve insanlık, kazanan medeniyetin liderliğinde yeni bir medeniyet sentezine ulaşsın."
57. Hükümet’in yıkılış biçimi ve AKP'nin gelişi,  2011 yılına kadar Batı destekli tüm iç operasyonlar ve hükümetin hızla yükselen, yükseltilen başarı dolu yılları planın ilk adımları idi. Bugün, Cumhurbaşkanı  iken Batı’nın dışladığı, ABD başkanlarının randevu vermediği Erdoğan, AKP'nin kurulduğu ilk yıllarda henüz cezaevinden yeni çıkmış ve siyasi yasaklı olmasına rağmen önüne serilen kırmızı halılar ile Washington'da ve Batı başkentlerinde törenlerle karşılanıyordu. AKP'nin gelişi, bir eli yağda bir eli balda Batı dünyası ile sarmaş dolaş  iktidar yılları, AB için Aziz (!) papalar önünde atılan imzalar, açılan kredi muslukları, ülkeye sokulan yabancı sermaye ile büyüyen ekonomi; üretimden değil, ülkeye sorunsuz gelen yabancı finansmanla kapatılan cari açıklar…
         66 yıllık NATO müttefikliği süresince zinde güçlerce vesayet altında tutulan ve korunan üniter yapıya olan ihtiyaç  Sovyetler dağıldıktan sonra  artık kalmamıştı. Tam aksine, bu zinde güçlerin mihveri  "ordu, yargı ve üniversitenin" zayıflatılıp etkisizleştirilmesi gerekiyordu. Basının ve sermayenin önemli bir kesiminin kontrol altına alınması el değiştirmesi gerekiyordu.
Bu işler de 2002-20011 yılları arasında AKP iktidarı ile tamamlandı.
"Millet gücü arkamızda, vesayet rejimini ve halk iradesinin üstündeki güç odaklarını ortadan kaldırıyoruz."  diye TV'lerde heyecanla, bol tükürüklü ağızlarla konuşan kimliksiz medya maymunları ve cahil "kartvizit profesörleri" ile kıymetleri "lidere yalakalıkla tescilli " atanmış tabildot siyasetin sözde  vekilleri  aslında Batı’nın maşası olarak FETÖ'nün orduya, adalete ve emniyete yaptığı operasyonların aracı olduklarının farkında bile değillerdi.  Üst akıl diye halka akıl vermeye uğraşırlarken Türk milletine tuzak ve kumpas kuran esas imansız ve ahlaksız bir üst aklın hizmetinde olduklarının asla farkına varamadılar. Van munitler ve Hamas ile Gazze hassasiyeti ve çıkışları, Mavi Marmara ve Sultan Süleymanlı Türk dizileri ve benzerleri hep "yeşil kuvvetler cephesinin lider ve rakip  ülkesi”nin sahneye çıkması için sahnelendi. Ürettiğinden çok tüketen ve her yıl sermaye açığını borçla kapatan, katma değer oluşturan teknolojik mal ve hizmet üretimlerinden uzak tutulan ve ekonomik tablosu hassas dengeler üzerine kurulu, İslami lügatle hamaset yüklü bir ülke, dolu dizgin BOP’un mihver ülkesi ve devleti konumuna getirildi.
İllaki bu projenin gerçekleşmesi için her şeyi tek tek planlayıp bizzat uygulamaya gerek yoktu. Yolu açmak, engel çıkarmamak ve ekonomik örtülü destek vermek yeterliydi.
Zaten iktidar partisi, NATO konseptinde  vesayet yapılarının uygulamalarının sonucu  "devlet-halk" karşıtlığının biriken kızgınlık ve kırgınlık yüklü potansiyel enerjisinin serbest kalması ile oluşan ve  rüzgârın hızı sayesinde tek başına "baş örtüsü" meselesi sayesinde üst üste seçim zaferleri alacaktı. Nitekim aldı da. Yine NATO konseptinde aynı güvenlik endişeleri ile baskı ve hukuksuzluk alanında hapsedilen "Kürt " sorunu da üniter yapı ihtiyacının ortadan kalkması ile siyasetin  özgür tartışma  alanına girdi. Bu siyasetin rantını da AKP ve HDP bölüştü. Böylece üniter yapının en zayıf halkasının kopması için gerekli siyasal çalışma bu iki parti sayesinde gerçekleşmiş oldu.
Batı, tüm bu operasyonları tam desteği ile arkasında olduğu FETÖ ile gerçekleştirdi.
2011'e kadar  "kısa yol, uzun vakit" gerçeğini gören fare kadar aklını kullanmayan AKP kurmayları, 2011'den sonra uyandıklarında "Atı alan Üsküdar'ı çoktan geçmişti."
Artık hem kendilerini hem de ülkeyi nasıl kurtaracaklarını düşünmekten başka yolları kalmadığını gördüler ve önce kendimizi kurtaralım ki sonra biz ülkeyi kurtarırız (!) yolunu seçtiler.
16 Nisan'a böyle sürüklendik.
Maalesef NATO konseptinde eğitimli ülkenin iç ve dış  güvenliğinden sorumlu  "devlet kadroları", "Batı'nın" gerçek hedefinin Türkiye olduğunu anladıklarında yeni savunma ve güvenlik planlarını yaparken savrulmalardan ve yanlışlıklardan kurtulamadılar. Hâlen daha yanlış kadrolarla yanlış stratejilerin peşindeler. Tehditleri, kapımıza dayanan tehlikeleri ve "devlet-hükümet" çizgisinin yaptığı ve hâlen devam eden  yanlışlarını özet hüküm cümleleri ile vermeye çalışalım. 
- Medeniyetler çatışması finale yaklaşmaktadır ve cephe ülkesi Türkiye'dir
- Katoliklerin, Ortodoksların, Protestanların ve Evangelistlerin dini otorite merkezleri tarihte ilk defa vatan toprakları Anadolu başta olmak üzere Türk milletine yönelik emelleri istikametinde etkileri altındaki siyasi iktidarları ile birlikte ittifak ederek anlaşmışlardır.
-Trump'ın henüz direksiyonuna geçemediği ABD, AB ve Rusya aralarındaki çıkar çatışmalarını unutmaksızın ittifakla önce hâlledilmesi mesele olarak Türkiye'yi masaya yatırmışlardır.
- Rusya'ya dönük stratejik ümitler beyhudedir. Moskova, Erivan, Tahran ve Şam ittifakı kökü çok derinlerde olan, Türk milletine karşı bir cephedir. Bölünmesi ve dağılması çok zor bir siyasi yapıdır. Bu yüzden bu başkentlerin gösterdikleri taktik iyimser yaklaşımlar sadece oyalamaya dönüktür.
- Kapımızdaki sıcak günlerin en belirgin işareti, İngiltere’nin görünürde denge bulacak taraf rolünü kaybetmemek ve Asya’daki  menfaatlerinin zarar görmemesi için hızla taktik olarak Batı bloğunun biraz dışına kayma ve ombudsman görüntüsüne kavuşması çabalarıdır.
- Balyoz ve Ergenekonla başlayan, 17-25 Aralık’la devam eden, 15 Temmuz’la zirveye ulaşan operasyonların tümü FETÖ maşalı Batı operasyonlarıdır.
 -Devletin ordusu ile birlikte güvenlik ve adli gücü zayıflamış ve ciddi güven kaybı ile birlikte etkin şavaş ve mücadele gücü hem manevi hem de maddi  olarak kayıplara uğratılmıştır.
- Devletin kurumlarının ortak "vasat aklı"  16 Nisan’la birlikte değişecek sistemle otoritenin hızlı işleyeceği ve iç operasyonlara yönelik engellerin kolay aşılacağını zannederek büyük yanılgı içine düşmüş ve referandumda yapılan hukuksuzluk ve yolsuzluklara göz yummuştur.
- ABD ve AB'ın 16 Nisan sonrası başlayan ve hızı artarak devam edecek olan Türkiye’nin tecrit edilmesi ve sıkıştırılması sonucunun tabii refleksi olarak AKP ve Erdoğan da millete "Olanların bir Haçlı saldırısı olduğunu ve kim iktidarın karşısında olursa Haçlıların yanındadır." diyerek Türk milliyetçileri başta olmak üzere referandumda "HAYIR" diyen her kesime eğer referandum süresince yaptığı gibi vatan haini suçlaması yapma yolunu seçerse Batı’nın ülkemizi bölme ve zayıflatma projesine son hizmetlerini de yapmış olacaktır.
Bu tuzak nasıl bozulur ve Türkiye’yi hızla saran tehlikeler ve tehditler nasıl bertaraf edilebilir? Bu hususlardaki düşüncelerimi inşallah gelecek yazımda ele almaya çalışacağım. Yalnız  son olarak bir hususu  hatırlatmak isterim.
Geçmiş yazılarımı HABERHERGÜN'den takip eden arkadaşlar hatırlayacaklardır.
Batı'nın Türkiye üzerine ittifak ettiği hedefinin görünen yüzünden farklı olduğunu, Türkiye’nin üniter yapısının  korunması, hukuk demokrasi, insan hakları ve Batı standartlarında bir ülke olma yönünde görünen çabalarının samimi olmadığını söyleyegeldik.
Ve bu tezimizin en önemli gerekçesi olarak da 2011 sonrasında Batı’nın siyasi ve ekonomik lobilerinin  AKP karşıtlığına başladıktan sonra 2002 öncesinde olduğu gibi istemedikleri iktidara karşı alternatif bir siyasi iktidar hazırlayıp desteklemek gibi bir tercihi yapmadıklarını ilginç bularak ifade etmiştik. Tam aksine bırakın güçlü bir iktidar alternatifi olma çabalarını desteklemeyi, ülkeyi daha çok zayıflatıp parçalara ayıracak etnik ve mezhep farklılıklarını kaşımaya, onlarca bölücü sivil toplum örgütüne maddi ve siyasi destek vermeye devam ettiler. Özal’ın, Demirel’in, bir ara Ecevit’in ve başlangıçta Erdoğan’ın siyaset sahnesine çıkarken Batı’dan aldıkları destekleri hatırlayın.
Bugünlerde de AKP karşıtı merkez sağa aday, gerek AKP içinden gerekse HAYIR çephesindeki milliyetçi kanattan  yeni siyasi parti çabalarının işaretleri gelmekte. Hatta kulislere Abdullah Gül kaynaklı Batı destekli, AKP alternatifi bir merkez sağ parti hazırlığı olduğu fısıltıları yayılmakta. Yine aynı kulislerde MHP’den dışlanan ve MHP'de siyasi faaliyet imkânı bulamayan milliyetçi kadroların öncülüğünde merkez sağ bir partinin kurulacağı da güçlü bir şekilde konuşulmakta. Bu siyasal hareketler partileşse bile kesinlikle bilinmelidir ki AKP karşıtı duran  Batı’lı siyaset lobileri  tarafında siyasi bir alternatif olarak görülmeyecek ve desteklenmeyecektir. Sadece ilk zamanlarda sınırlı da olsa bir kısım iç ve dış medyada yer alacaklar ve sonrasında Türkiye’deki parçalı siyasi yapıya yeni bir ilave olarak kalacaklardır. Batı toparlanacak bir Türkiye’nin değil Anadolu’da farklı projelerin peşindedir. 
Çözüm üzerine tartışmak üzere Allaha emanet olun!
YORUM EKLE