'VASATLAR' OYUN KURUCU MU ?

 Haberhergün.com'da aynı yazar tarafından yazılan iki yazı oldukça dikkat çekiciydi. Hakkı Şafak Ses ''Derin Devletin Vasat Aklı'' ve ''Devletin Yeniden İnşaası ve MHP'' başlıklı yazılarında oldukça önemli tespitler yapıyordu.

 Günümüz Türkiye'sinde, yaşanan bloklaşmanın iç yüzüne ayna tutan bu tespitlerde, MHP'nin mevcut politikasının tarihi misyon bakımından adeta kendi varlığına muhalefet yaparak meydanı AKP'ye bıraktığı ''vasat akıllı derin devletin'' yeni devlet kurarken bizim Devlet'e biçtiği misyona, Devlet Bey'inde gönüllü katılımının söz konusu olduğu belirtiliyor.

 MHP açısından mevcut durumun bu olduğu neticesine katılmakla birlikte, yazarın iki yazısında özetlediği son 20 yıllık politik maceramızın temel dinamikleriyle  ilgili ciddi itirazım var.

 Birinci ve en önemli itirazım ''vasat akıllı derin devletimize'' biçtiği ''oyun kurucu'' rolle ilgili. Yapısı gereği ''kurulu düzenin'' devamında sonsuz menfaati olan AB ve ABD'cilerin ve onların yerli işbirlikçisi burjuvazi ve sermaye çevrelerinden bağımsız tuvalete bile gidemeyen vasatlarımızın, tarihleri boyunca ifa edebildikleri yegane görev, milliyetçilik kisvesi altında, yerli ve milli olan her duruşa karşı çıkarak önünde takoz olmaktan ibarettir.

 Vasatların ülkücüleri sevmemeleri, ancak '' dost kuvvet'' olarak görmeleri, kullanılacak ''uygun tarla'' gibi görmekten, Türkeş düşmanlıkları ise bu tarlayı eken ve sulayanın sahip olduğu ''misyonun'' kendilerini yok edeceğini görmekten, tarlayı kendi kullanımlarına mümkün olduğunca kapamasından kaynaklanıyor.

 Türkeş'in rahmetli olmasıyla başlayan süreçte de durumları değişmemiştir. Takoz olma görevlerini ifa için ''kör tıpa'' ve yönetimini MHP'nin başına musallat edebilmişlerdir.

 Bence vasatlar 2011'de AKP üzerinden yeni devlet inşaasında ''oyun kurucu'' olmak şöyle dursun, sistemin tamamen tıkandığı 90'lı yılların sonundan 2011'e kadar dipten gelen dalgaya direnme, onu kontrol etme imkanı bulamayıp tasviye olmuşlardır. 2011'de içindeki bazı  unsurların siyasi iktidarın hedefleriyle bütünleşmesi, bir kısmının AB'ci ABD'ci İstanbul sermayesi, burjuvazi, gayri milli ne kadar unsur varsa onlarla saf tutması bu tasviyenin  sonucu tabii bir durum oluşturmaktadır.

 Bahçeli'nin MHP'yi misyonundan kopartarak statükonun tabii savunucusu haline getirmesi ''önce ülkem...'' prensibi ile yeni devletin kurulmasına bir katkı sunma iradesiyle değil, bu vasatların en vasatlarından biri olması ile izah edilebilir. Cumhuriyet aydınlarının tamamına yakını gibi millete, onun değerlerine ve gücüne inançsızlığın sonucudur. Sanmıştır ki 1990'ların sonunda ''merkez sağ'' ucubesinin dağılması ile kimliksizleşip kişiliksizleşen bir MHP'ye vasatlar iktidar yolunu açar, bunun için vasatlarla birlikte saf tuttu, onlarla birlikte haşrolacaktır, ülkücülerle değil.

 Vasat akıllı derin devletin, onunla birlikte hareket edenlerin ağır bir mağlubiyetle, siyasette hiçbir şeyi belirleyemez hale düşmesinin hangi dinamiklerle mümkün olduğunu tahlil ederken, milletin inancı, özlemleri, beklentileri, birikim ve gücünü kendi gibi düşünen, ona inanıp onunla birlikte hareket edenlerle bütünleşen özelliklerini, bilhassa ülkücüler nasıl olup da gözden uzak tutabilir, ihmal edebilir?

 Burada önemli bir parantez açmak istiyorum; hemen her yazımda 1996 - 1997 yıllarını Türkiye Cumhuriyeti ve MHP için dönüm noktası olduğundan bahsediyorum. Bunun en önemli sebebi, bu süreçte MHP'nin ikinci bir iktidar yürüyüşüne hazırlık yapması ve sistemin tıkandığı bu yıllarda yeni bir ''kutlu yürüyüş projesi'' ile MHP'yi siyasi merkez ve tek başına iktidar yapma hesaplarının, uygulamaya konulduğu yıllar olması asabiyledir.

 Vasatların bir taraftan milleti soyup, bir taraftan üstünden silindir gibi geçtiği bu yıllar, milletin tabii olarak gözünü MHP'ye, Türkeş'e çevirdiği yıllardı. Türkeş ve ülkücülerin buna verdiği cevabın ipuçlarını, Türkeş'in rahmetli olması ile MHP genel başkanlığına aday olan Ramiz Ongun'un bu süreçte yayınladığı ''Milliyetçi Siyaset'' kitabının sadece 27. sayfasına bir göz atarsak yakalayabiliriz. Sayfayı olduğu gibi alıyorum :

 '' Türk milliyetçileri bugün iflas etmiş, yüzyıldır Türkiye'yi '' az gelişmiş ülkeler'' kategorisinden çıkaramayan çürümüş politikalar yerine, yeni bir proje ortaya koymaktadır.

 Bu proje, Türkiye'yi tarihi kimliğine uygun büyük bir ülke yapma projesidir.

 Bunun ilk adımı, devletle toplum arasındaki yabancılaşmayı ortadan kaldıracak bir DEMOKRATİKLEŞME siyaseti olacaktır.

 İkinci adım ise  EKONOMİDE KÖKTEN YAPISAL DEĞİŞİM  stratejisi oluşturmaktır.

 Milliyetçiliğimizin üçüncü büyük yapı değişimi programında, Türkiye'nin yeni bir  DIŞ POLİTİKA STRATEJİSİ gelmektedir. Kendi kültürümüzden, kendi uygarlık birikiminden uzak, ''monşer ideolojisine'' dayalı teslimiyetçi dış politikalarından, kendi tarih ve kültür birikimimize güvenle bakan, tarihi ve kültürel coğrafyasında güç birliği yaratan Türk ve İslam dünyasını, bir modernleşme misyonuyla işbirliğine yönelten, şahsiyetli bir dış politika, batıyla ve mevcut ittifaklarla da iyi ilişkiler geliştirmenin, mevcut tıkanıklıkları aşmanın da tek yoludur.''

 Vasatlar o tarihlerde ''devletin yeniden inşaası'' ile değil, bir yandan halkı soyarken bir yandan da ''bin yıl sürecek'' statükonun devamı hayalleri kuruyordu.

 Peki ne oldu da MHP kendi projesini hayata geçiremediği gibi, gelişen zaman içinde bu projenin adeta kopyasını uygulamaya çalışan AKP ve Erdoğan, Türkiye'nin kaderini avuçlarının içine alabildi ?

 Vasatlarla birlikte Bahçeli'nin önemli fonksiyonları inkar edilemez. Ancak bütün bu durumu izah için yetersizdir. Suç hepimizin, bütün MHP'lilerin demiyorum, bütün ülkücülerin.

 Birincisi o tarihte şuurlu ve dik durmayı beceremedik, bir anda önümüze açılan iktidar yolunu gördük, her türlü ilke, prensip, vefa, hakkı hak sahibine teslim, akıl, misyon kısaca bizi biz yapan, ülkücü yapan her şeyi bir kenara koyup, nefsaniyetimizin peşine düştük. Doğrusu vasatların elinde oyuncak olacak zemini kendimiz hazırladık.

 Kendimizin tasviyesine sebep olacak kararların altında imzalarımız, kendimizce de ''ülkücü emeğimiz'' var! Bu basiret bağlanması halen sürmekte, sarhoşluğumuz devam etmekte!

 Bugün MHP yönetimine muhalefet eden ülkcülerin dahi, esasta uygulanan projeyi ''vatana ihanet'' kapsamında değerlendirip, ''devleti koruma'' duygusu ile statükoyu ölesiye savunduğuna hayretler içinde şahitlik ediyoruz. Temelde projenin ana esaslarını sahiplenip, uygulamalara, uygulayıcılara muhalefet etmek yerine kafalarımızı bu kadar karıştıran kendi çocuğunu tanımama hali nasıl izah edilmeli ?

 Yoksa ülkücüler siyasete sadece günlük getiri olarak bakıp, risksiz, küçük menfaatler, konumlar, mevkiler devşirme oyununu çok mu sevdi ?

 80 sonrası '' Amerika'ya rağmen siyaset olmaz'' propagandası yapan vasatlar, şuur altımıza devlete rağmen ''yeni bir yürüyüşün'' sonucunun yine ''yarımız Mamak'a, yarımız toprağın altına'' girmekle neticeleneceğini yerleştirmeyi becerebilmiş olmalılar.

 ''Bu millet bize borçlu'' edasıyla Allah (cc) için hizmetlerin bedelini, düzenin nimetlerini talep etmeyi kimlerden öğrendik ? Her seviyede ülkücünün  vasatlarla, onun uzantılarıyla yaşadığı ''gayrımeşru ilişki'' bünyemizde hangi tahribatlara yol açtı, bizi kendimizden ne kadar uzağa savurdu, tartışmalıyız.

 Aksi halde, gerek siyasi gerek toplumun ilgi odağı olma bakımından, gerekse fikri yeterliliğimiz, dinamizmimiz bakımından bu kadar zayıf bir dönem geçirmemiş olmamıza rağmen,  ''boş özgüven'' sergilemeye devam ederiz.

 Bu konular üzerinde ciddi olarak düşünmeliyiz, kafa yormalı, muhasebe yapmalıyız. İnançlarımızı, başladığımız noktayı, şimdiki konumumuzu, bilgilerimizi, herşeyimizi gözden geçirmeliyiz. Hem de razı olmak zorunda kaldıkları yeni durumlardan, yeni güç iddiaları devşiren bir takım ''vasatların'' etkisinde kalmadan.

 ''Millet ve onun gücü'' merkezli bir düşünceyle imanımız, irademiz, gayretimiz üzerinden düşünmeliyiz.

 Aksi halde;

 bir taraftan '' tabloya böyle bakınca seksen yıllık, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde devletin, yüzde elliyi aşan millet çoğunluğunu arkasına almış bir siyasi destekle uyumlu ve stratejik iş birliği yaptığı bir dönem yaşanmamıştır.'' diyerek dönemin hakkını verirken,

 ''MHP, sağ seçmeni AKP'nin hareket alanında serbest bırakarak CHP, azınlıklar, AB'ciler ve daha birçok muhafazakar milliyetçiyi kızdıran unsurlarla aynı safta yer alarak parlamenter sistem savunuculuğu yaparak Davutoğlu'nun işini kolaylaştıracaktır.'' tespiti ile doğru yerin projenin sahibi gibi davranmak olduğunu ima ederken,

 bir taraftan da, '' silkindiği ve sağ seçmenin nabzını tutan, mazisi ve ilkeleri ile çelişmeyecek stratejiler izlediği takdirde hızla artacak oy yüzdesi ile MHP bu planı bozacak tek partidir.'' dozunda ''sığ akıllı derin devlete'' oyun kurucu rolü verip, ülkücüleri devre dışı bıraktığı için ona sitem eden, ''bak bizsiz bu proje başarılı olmaz bize yeni bir rol verin''  talebinde bulunuyor görüntüsü verirsiniz.

 Doğru olan hangi projeyi niçin bozmak, onayladığınızın, onaylayabileceğinizin ne olduğunu seslendirmek, millete ve onun bekasına hizmet edecek kendi projelerine yoğunlaşarak millete gitmek, yani kısacası asli işimize dönmektir.

 MHP'yi yeniden ''milli merkez'' potansiyeline kavuşturmaktır.

 Hakkı kardeşim, ''ne dediğini anladım, derdini anlamadım'' modundan bizi kurtaracak ek açıklamalar bekliyorum, baki selamlar.

 
metinelci1957@gmail.com

YORUM EKLE