Usul esasa mukaddemdir

TBMM Anayasa komisyonunda 20 Aralık 2016 tarihinde görüşmelerine başlanan anayasanın değiştirilmek istenen maddelerinin TBMM de son oylaması 21 Ocakta tamamlandı.  Cumhurbaşkanı 10 Şubat 2017 tarihinde onaylayarak Anayasanın 175. Maddesine göre halkoyuna götürülmesi için Başbakanlığa gönderdiği kanun 11 Şubat tarihli Resmi gazetede yayınlandı. YSK’nın kararıyla 16 Şubat tarihinde başlayan referandum takvimi bugün 16 Nisan Pazar günü yapılan oylamayla inşallah kazasız belasız hayırlısıyla şimdilik sona erdi. Şimdilik diyorum görünen o ki bu tartışma daha uzun yıllar sürecek.

 

Hukukçuların tarifiyle Anayasalar kanun değil toplumsal sözleşmelerdir. Toplumun her kesiminin kendisini bulabileceği, bir arada yaşamasını temin eden mutabakat metinleridir. Mutabakat metni olması hasebiyle toplumun bütün kesimlerinin asgari müştereklerde buluşturacak olgunluğa sahip olması beklenir. Bu olgunluk anayasayı veya maddelerde yapılacak değişiklikleri hazırlayan, halkın katkısını ve mutabakatını arayan zihniyetle alakalıdır.

 

82 Anayasası 7 Kasım 1982 tarihinde sıkıyönetim altında yapılan halkoylamasıyla yürürlüğe girmişti.

35 sene sonra yapılan Anayasa maddeleriyle ilgili referandumun OHAL şartlarında yapılması büyük tesadüf değil mi?

 

Görmemiz gereken; problemin anayasadan önce 1982 de olduğu gibi bugün de referandumun demokratik olmayan şartlarda ve usullerle yapılmasını zorlayan zihniyette olduğudur.

 

1982 de de devletin imkânlarını kullanan kerameti kendinden menkul kurtarıcılar, istikballeri için halkın karşısında halkı tehdit ediyordu. Çok az sayıdaki insan dışında kimse ret tercihini dillendirmeye cesaret edememişti.

 

Bugünde nüans farklarıyla 35 sene önce yapılanın aynısı yapıldı. 15 senedir tek adamın, tek partinin tek başına iktidar olduğu unutulup devletin beka sorunundan bahsederek milleti korkutupDevlet imkânlarıyla, halkın parasını savurarak sorumluluklarını örtmek için halkın yarısını hain teröristlerle eş tutup, halkı tehdit ettiler. Sınırlı sayıda insanın dışında korkan halk HAYIR tercihini dillendirmekten çekindi.

 

Bugünkülerle 35 sene öncekiler arasında ki fark; uygulamadaki eksikliklere rağmen demokrasinin, demokratik nizamın olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı ilkesine 35 sene öncekilerin sadık kalmalarıdır.

 

Bugün oyladığımız metini hazırlayan zihniyetin kendini mazlum göstermek için sürekli suçladığı, demokrasiyi askıya alan (vesayetçi) zihniyetten bile geride olduklarının belgesi olarak kalacak.

 

Milliyetçi muhafazakâr görünümlü Şark kurnazları bu zihniyet kıyaslamasını 12 Eylülü övmekle suçlamaya kalkacaktır. 12 Eylülde şahsım dâhil birçok arkadaşımızın ihbarcısı dao şark kurnazları olmuştu.

 

YSK’nın referandum takvimini açıklamasıyla birlikte ortalığa düşentarafsızlık yeminini, birleştirici mevkiinin sorumluluğunu unutan Erdoğan’ın ortaya koyduğu üslup, halkı bıçak gibi ikiye böldüğünü sonuçlarda göreceğiz.  Yakın çevremizde aynı aileden, aynı çatının altında yaşayan insanları, zor günleri birlikte aşan dostlukları bile karşı karşıya getirdiğine şahit olduk.

 

Namı hesabına ortaya koyduğu had safhada kutuplaştırıcı üslubu topluma dalga, dalga yayması devlet adamlığı ile asla bağdaştırılamayacak, psikanalistlerce incelenmeye değer bir durumdur. Hiçbir devlet adamının şahsını ilgilendiren bir meselede halkını bu denli aleni aşağılamasının, halkın yarısının diğer yarısını dinsizlikle, imansızlıkla, vatan hainliği ile suçlar duruma getirilmesinin arka planı elbette incelenmeye değer.

 

Var sayalım ki söylendiği gibi “Evet” tercihi Erdoğan’ın şahsıyla alakalı değil, rejim değişikliği gibi bir hesapta yok ve Devletiyle, milletiyle Türkiye’nin yuvarlanmak üzere olduğu uçurumdan kurtarılmasının gereğidir. O halde halkın yarısını yaftalamak, hain, terörist ilan etmek yerine;suçlananların şu veya bu sebeple görmediği, göremediği o tehlikelerin(!) anlatılması, gösterilmesi daha doğru olmaz mıydı?

 

Öncesini saymıyorum, toz duman içinde geçen 60 gündür devam eden referandum takvimi süresince kimse FETÖ ihanetinin dışında böyle bir tehlikenin emaresini gösteremedi. FETÖ ile ilgili itirafları ortada olduğu için onun da çok alıcısı olmadı.  Gerçek bir beka meselesi emaresi anlatsalardı halkın yarısının içinde anlayan birileri çıkardı herhalde.

 

 

Fakat öyle olmadı, sahaya iner inmez dakka bir gol bir; Hayır diyenler FETÖ’cü, PKK’lıdan başladılar saydıkça saydılar. Halen sayıyorlar. Kim bilir bu temcit pilavı daha kaç sene sürecek. Saymaya devam ettikleri sürece aynaya bakın diyene de kızmayacaklar.

 

Ortaya gerçek bir mutabakat metni konsaydı danışman zevatı eyaletten, halk devriminden bahsedebilir miydi? Sorusuna verilen cevap “gündemimizde yok, olmayacak” olmazdı.

 

Gündem bugünle alakalıdır ve kimsenin şahsıyla sınırlı değildir. Ya yâringündeminde olan biri gelirse ne olacak?

 

Birçok soruda olduğu gibi bu sorunun cevabı da ne yazık ki verilemedi.

 

Malatya’da “15 yıldır sınırlarımız kevgire döndü, giren çıkan belli değil”  diyende Başbakan “federasyon nerede yazıyor bana gösterin istifa ederim” dedi.

 

Federasyon yazsa bırak başkasını AKP’li seçmenden tek oya alabilir miydin?

 

Meydanlarda konuşmak şöyle dursun AKP binasına gidebilir miydin?

 

Başbakan Kandıralı değil, lakingene de birisifederasyon yazmadığını, yazmanın suç olduğunu,  yazacak babayiğidin daha doğmadığınıanlatsaydı,danışman beylerin hezeyanlarının kaynağının verilen federasyon kurma yetkisini biliyor olmaları olduğunu anlayabilirdi belki.

 

 

Bu içler acı tablo yukarıda bahsettiğimiz zihniyetlerin ürünüdür. Bu tablo karşısında şu tespiti yapmak zorundayız;  35 sene önceyapılırken halktan kaçırılan sadece oylanmasına mecbur edilen anayasa Türkiye’ye, Türk milletine ne kazandırdıysa bugünde o olacaktır.

17 Nisanda ortaya çıkacak sonuç ne olursa olsun birinci kaybeden halkı bölünmüş, birbirine düşman edilmiş, Türkiye cumhuriyeti devleti olacaktır.

İkinci kaybedense halkın yarısını teröristlerle eş duruma getiren üslubuyla halkın güvenini, saygısını kaybeden Erdoğan olacaktır.

 

Cevdet Paşanın tabiriyle “Usul esasa mukaddemdir” yani; usul, esastan önce gelir.

Türk kültüründe devlete sadakat, devlet adamına saygı esastır. Ancak devleti temsil makamında olan devlet adamının o saygıya halel getirmemesi de esastır. Bunun yolu saygıya değer usulden, üsluptan geçer.

Milletten esirgenen üslubun saygı beklemeye de hakkı yoktur.

YORUM EKLE