Ülkücüler Ve Orta Doğu

Ülkücülerin hafızalarında ve siyaset ufkunda " Orta doğu " ile ilgili izler pek hoş değildir.
Müslüman bir coğrafya olması, kutsal mekânları ve de Osmanlı mirası tarihinden dolayı muhabbet duyulması gerektiğini biliriz.
Fakat son yüz yıllık Orta Doğu tarihindeki Türk milletine yapılan ihaneti ve düşmanlık gerçeğini, Orta Doğu’daki olaylar her gündeme geldiğinde hatırlar ve bu gerçeği, düşüncelerimizin bir filtresi olarak akıl süzgecimizin önüne koymayı ihmal etmeyiz.
Bu doğru bir hareket midir?
Evet, bu yaklaşımımız doğrudur ve gerçekçidir. Çünkü Türk milleti tarihi boyunca önünden saldıran açık düşmanlara karşı yaşadıkları mağlubiyetlerden değil, dost bildiklerinin ve dost olması gerekenlerin ihanetlerinden daha çok acı çekmiştir.

Bu gerçeğin izlerini türkülerimizde de görebiliriz. Balkan türkülerimiz hep kahramanlık üzerine ve neşeli türkülerdir. Birçok mağlubiyete ve bozguna rağmen.
Bir " Yemen Türküsü” benzeri yürek dağlayan sitem ve ağıdın bir arada olduğu bir türkü Balkanlar'da söylenmemiştir.
İşte ülkücüler, Birinci Dünya Harbi’nde İngiliz iş birliği ile olan ihanetleri ve yetmişli yıllarda Marksist terör çetelerinin eğitildiği, onlarca ülküdaşının katilinin barındırılıp yetiştirildiği Filistin kamplarını milli şuur sorumluluklarının gereği unutmamışlardır.

Aşağıdaki Orta Doğu ile ilgili analizim yukarıdaki bu şuur ve perspektifle yazılmıştır.

Orta Doğu Mu, Şark Vilayetleri Mi ?
Emperyalizm Mi, Barış Mı ?


Tam 216 yıldır kan ve gözyaşının durmadığı bir coğrafya...
İnsanlık tarihinden günümüze kadar uzanan dini referanslı "cinayet ve katliamlarının" ilk örneklerinin yaşandığı topraklar...

Zaten, kendi insanının tarihi genetiğinde binlerce yıldır var olan "din" odaklı cinayet, çatışma ve katliamların birikimleri üzerine, ardından bir de 1798’de emperyalist amaçlarla Napolyon'un Mısır'ı işgal etmesi ile "nefret ve kötülüklerin bileşkesi" Batı sömürgeciliği, Orta Doğu'daki kan ve gözyaşını burada yaşayan halkların sürekli kaderi haline getirdi.

Emperyalist Batı henüz tarih sahnesinde yok iken "tek tanrılı " dini inanç sahiplerinin" din adına cinayet işlediği " bu topraklara kutsallık izafe edilmesinin sebebi, yine bu topraklara peygamberlerin, soylarının ve bağlılarının canice dökülen mübarek kanlarından dolayıdır desek acaba yanlış mı ifade etmiş oluruz?

Bu yazımın konusu güncel olmak mecburiyetinde olduğu için, bu toprakların Emperyalizm saldırısı öncesi tarihindeki kan ve gözyaşlarını analiz eden ayrıntılara girmeyeceğim. Sadece hatırlatma bâbında birkaç örnekle yetineceğim.
Hz. Habil, onlarca Yahudi peygamberi ki sonuncusu Hz. İsa, Hz. Ömer (r.a), Hz Osman(r.a), Hz. Ali (r.a) ve iki cihan serveri Muhammed Mustafa'nın ( sav) iki gözümün nuru dediği evladı resul, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin; ki bu son ikisinin vahşice katlinin üzerinden bin dört yüz sene geçmiş olmasına rağmen acıları müminlerin yüreğinde ilk günkü yakıcılığını korumaktadır. Bu katliam şeklindeki cinayetlerin hepsi kendi akrabaları ve soyları tarafından “din " adına " cihat " iddiası ile işlenmiştir.
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in vahşice katlinden sonra ehlibeyit ve mübarek soylarından gelen evlad-ı. resul ve onları yalnız bırakmayan sahabe ve tabiin'in katlinin bir sürek avı canavarlığına dönüşmesi bugün bile her gerçek mümini dehşete düşürmektedir.

Bugün Maveraünnehir’de , Türkistan topraklarında şerif, seyit ve sahabe türbelerinin varlığı o günlerin zulmünün sebep olduğu " Hicret" in işaretleridir.
Allah'ın cc hikmetinden ve iradesinden sual olmaz.
Kim bilir belki de bu zulümler neticesinde Peygamber işareti ve hedefi için Turan illerine gelen bu "mübarek soy " ve " bağlıları " İslam’ın berrak ve tertemiz damarını Türk milletine emanet etmek görevini yerine getirdiler.
Ve belki de yaratılıştan beri Tanrı'nın kendilerine gönderdikleri elçilerin yolundan ayrılmayan "tin " ve " kut" sahibi olmayanı " Hakan " yapmayan, tarihi boyunca puta tapmayan ve tek Tanrı inancından sapmadan yaşayan, Turan soylu Türk kavimlerini yüce Yaradan mükâfatlandırmış ve rızası için cihatla, kıyamete kadar görevlendirmek muradıyla kaderin ağlarını örmüştü.

İlk tespitimiz bu topraklarda yaşayan halklar arsında mikro kavmiyetçiliğe kadar uzanan yüzlerce yıllık din ve etnisite kaynaklı kan davalarının günümüze kadar sürdüğü gerçeğidir.
Biz ülkücüler Filistin davasının hiçbir zaman bir İslam davası olmadığını biliyoruz.
Filistin davasını vatanları işgal edilip sürülen mağdur ve mazlum bir halkın istiklal ve de vatanlarını geri kazanma davası olarak görüyoruz. Bu yüzden hem Müslüman hem de mağdur olmalarından dolayı bize yaptıkları düşmanlıkların kini ile değil, ülkücü olmanın asaleti ve sorumluluğu ile mücadelelerine destek veriyoruz.
Şii çoğunluğun olduğu Irak'a, Sünni yönetim; Sünni çoğunluğun olduğu Suriye'ye Şii yönetim kurduran ve Arabistan'ı da Vehhabilere teslim eden İngiliz ve Fransız ittifakının haritalarını çizdiği Orta Doğu'da mevcut hiçbir çatışma ve savaşın İslam adına yapılmadığını biliyoruz ve buna inanıyoruz.
İsrail ve Arap savaşlarının da din için yapılan savaşlar değil vatan savunması ve istiklali için yapılan savaşlar olduğunu ve arkalarında yer alan emperyalistlerin de bu coğrafyalardaki hâkimiyetleri için bu savaşlara destek verip taraf olduklarını da gayet iyi biliyoruz.

Sadece Osmanlı idaresinde uzun süreli sulh dönemi yaşayan bu topraklarda yukarıda işaret ettiğimiz kan davalarının kabuk bağlayan yaralarının 1798’den sonra sömürgeci Batı tarafından kaşınıp tekrar kanatılması ile günümüze kadar süren zulüm dönemi başlatılmış oldu.
Fransız'lar İngiltere ile sömürgecilikte öncelik yarışına girdikleri 1790'ların başında gözlerini Mısır'a diktiler. İngilizlerin Uzak Doğu sömürgeleri ile irtibatını kesmek ve ticaret yollarında stratejik üstünlük için 1798’de Napolyon Mısır'ı işgal etti.
Bu tarihi bilgiyi hatırlatmamızın esas hedefi şudur. Napolyon Mısır'ı işgale giderken yanında ilk kez 200 kişilik bir bilim adamı heyeti götürdü. Bu bilim adamları geleceğin şarkiyatçılarının ve sömürgecilerinin yol haritasındaki en önemli bilgileri bir metot içerisinde 20 ciltlik bir eserde topladılar: "Description D'Egyte" isimli bu ansiklopedik külliyede o günkü Osmanlının Mısır vilayetinin demogratif yapısı, coğrafi bilgileri, zoolojiden, botaniğe, siyasetten, tarihe, dini haritasından, etnoğrafik yapısına ve arkeolojisine kadar bilinen ve var olan tüm bilgileri tafsilatlı olarak yer almıştı.
Bu eser daha sonra İngiliz'lerin de Mısır'ı işgalinde işlerine çok yaramıştır.
Burada dikkat çekmek istediğimiz husus şudur. Bu eserden önce Mısırlılar elbette kendi ülkelerini , tarihlerini ve sosyal, etnik, yapılarını ve de coğrafyalarını biliyorlardı.
Fakat Napolyon bu bilim adamları vasıtasıyla kendi anlayacakları ve anladıkları şekliyle anlatıp hedef sömürge ülkelerinin halklarını yönlendirmeyi ve kendilerine hizmet edecekleri yapıları oluşturmayı hedefleyerek bu çalışmayı yaptırmıştı. Bu metot ayniyle daha sonra İngilizler, günümüzde de ABD ve yine Batılı müttefiklerince uygulanmıştır.
Lawrence da bu metodun güzel bir örneğidir.
Kureyşin Haşim'i soyundan olan, yani Peygamberimiz Muhammed Mustafa'nın ( sav ) soyundan olan Şerif Hüseyin'i Osmanlıya karşı kışkırtırken bildiği yedi Arap lehçesindeki Kur'an tefsir bilgisini kullanmıştı. Kışkırttığı Arap kabileler ile akraba gibi ünsiyetler kurmuş ve aralarındaki ihtilafların hakemi, ittifakların da öncüsü olmayı başarmıştı. Onların kendilerine ait olan kelimeler ve kavramlar ile değil, batının onlar için hazırlanmış kelime ve kavramları ile düşündürmeyi öncelikle Araplara öğretmişlerdi.

Bu hususta şarkiyatçılara yönelik eleştirisinde Edward Said şu tespitte bulunur:

" Şarkiyatçılar kendilerine göre üstün olan hususlarla, Orta Doğu'nun zayıf yönlerini karşılaştıran bir perspektifle Orta Doğu’ya yaklaştılar. Dolayısı ile doğu üzerinde kendi hedeflerine ve menfaatlerine göre tanımlar ve tezler, belgeler ürettiler ve bizleri de bu algı içinde yönlendirdiler."
Said'e kadar şarkiyatçılar hedefleri açısından pek sorgulanmamıştı. Ürettikleri birçok bilgi, belge ve tez Müslümanlar tarafından da kullanılmış ve benimsenmişti.

Orta Doğu adı gibi
Hangi ortanın doğusu ?
İngiltere "orta " olursa Yunanistan ve Balkanlar yakın Doğu, Türkiye, Irak, Suriye, Ürdün, Arabistan, Iran ve Mısır ortanın doğusu olur elbette. Ve ilginçtir 1902 yılında İngiltere'de yaşayan bir Amerikalının ilk defa kullandığı bu isimin ülkemizde bir üniversitemize ve bir devlet kurumuna ad olarak verilmesinde de hiçbir beis görülmemiştir.( Orta Doğu ve Amme İdaresi Enstitüsü)

Bize göre ise bu coğrafyanın ismi Şark vilayetleri.
Çünkü bu isim verildiğinde merkez ülke bizdik.
Önce Fransızlar sonra İngilizler İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerikalılar bir dönem Sovyetler bu arada Saddam'la derinden bölgeye sızan sinsi Almanlar.
Hepsinin neden geldiğini, niçin geldiğini biliyoruz ama nasıl geldiğini hangi metotla bölgeye yerleştiğini ve halen nasıl varoldukları hususunda ilmi, gerçekçi ve doğru bilgiye ve istihbarata ne kadar sahibiz?
Hepimize kabul ettirilen Orta Doğu’daki varlıklarının basit iki gerçeği, petrol ve İsrail'in güvenliği.
Peki, Orta Doğu'daki bütün halklar ve biz bu gerçeği bilmemize rağmen bu gerçeğin ortak paydasında niçin buluşamıyoruz?

Çünkü kendi tanım ve ıstılahlarımızla kaleme alınmış, özgün araştırma ve incelemelerimize dayalı Orta Doğu ile ilgili bilgi ve raporların sahibi değiliz.
Bugüne kadar ki dış politikamızda mihver olarak böyle bir metodun sahibi olmadığımız için de devletimiz de bir amaç veya hedefe uygun bilgi ve raporların sahip değildir. Acı ama gerçek bu.
Ben günlük karma karışık istihbari bilgilerin varlığından ve bilinmesinden bahsetmiyorum.
Ben sahip olunan kendimize ait bilgi ve ilişkiler sayesinde bölgeye nüfuz etme kabiliyetinin var olup olmadığından bahsediyorum. Eğer bu kabiliyet ve güç bizde olsaydı Orta Doğu'da her gün yeni gelişen olayları bir sürpriz olarak karşılamaz ve ne yapacağımızı günlük değişen siyasi kararlarla yüksek sesle konuşmazdık.
Orta Doğu'da savaşan taraflardan daha çok savaşmaya hazır tarafların varlığından ne kadar haberdarız?
Dün IŞİD'den haberimiz yoktu. Acaba ABD ve Fransa ve İngiltere'nin de mi haberi yok tu?
Dün Ebû Gurayb Hapishanesi’ndeki ırza geçmeleri, zulmü ve işkenceleri, katliamları zar zor cezaevi dışına çıkartılan basit telefon çekimi karaltılı kısa çekimlerle tesadüfen sınırlı olarak öğrenirken bugün IŞİD katliam filmlerini Hollywood kalitesinde haftalık diziler halinde bol bol seyrediyoruz. Niçin?
Bu tuzağın ülkücüler olarak elbet farkına varacağız ve tedbirli davranmaya hassasiyet göstereceğiz.

Sünni Arap dünyasının yıllarca ırzına, soyuna, haysiyetine, vatanına saldırıp ezmenin sonucunda geride kalanların çocuklarının ve torunlarının onlarca IŞİD örgütü çıkarabileceğini düşünmemek ve bilmemek neyle izah edilebilir? Hem de bütün dünyaca Arap kininin ne demek olduğunun bilinmesine rağmen.
ABD ve Batı bunun böyle olacağını çok iyi biliyorlardı.
Ona göre hazırlandılar. Kaynattıkları cadı kazanının içine Türkiye’yi atana kadar bu kazanı kaynatmaya devam edecekler.
Ve final hedefleri de unutulmamalı ve görülmelidir ki Türkiye'yi bu kazana atmaktır.
Fazlada zamanları yok. ( 3. Dünya Savaşı Başladı Mı ? başlıklı yazım. Haberhergün.)

Yazımın başında ülkücülerin Orta Doğu denilince zihinlerindeki bir filtreden bahsetmiştim.
İşte bu filtre bugün Türkiye'nin bu tuzağa düşmemesi için " devletimizin" Orta Doğu siyasetinin "mebranı" olmak durumundadır.
Sınırlarımıza " mebran " (*) özelliklerine sahip bir güvenlik seti çekilmeli, hiçbir hâl ve şartta ne ABD koalisyonunun ülkeleri arasına katınılmalı ne de savaşan taraflara "insani değerler" haricinde destek ve arka çıkılmalıdır.
Bu güçsüzlük ve zayıflık değildir. Türkiye dün kendisine ait olan Şark vilayetlerine Hristiyan ve Yahudi ittifakı ile birlikte saldırma veya girme macerasından kesinlikle uzak durmalıdır.
IŞİD, PYD, PKK vs. Bizden hiç kimse bu tiyatro sahnesinde yer alan ve alacak olan artistler için savaşmayı beklemesin. Biz sabırla ve büyük bir dikkatle Orta Doğu'daki tarihi din ve etnisite faylarını hareket ettirerek kana bulayan filmin rejisörü ve iş birlikçileri ile savaşacağımız mukadder güne hazırlanmalıyız.
Türkmenler konusundaki hassasiyetimiz bilinen bir gerçektir. Fakat unutulmamalıdır ki
Türk milletinin, Türk coğrafyalarının ve ümmetin ve de insanlığın kaderi, son kale Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığına bağlıdır.

Bu yüzden Başbuğumuzun bize öğrettiği ve emanet ettiği dış politika amentümüz aklımızdan çıkmamalıdır:
" Dış politikada hiçbir menfaat ve haklı gerekçe Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının tehlikeye atılmasının sebebi olamaz, olmamalıdır." Alparslan TÜRKEŞ

Bu doğruların ışığında konuyu daha da işleyip zenginleştirerek MHP ve Ülkü Ocakları paneller, toplantılar ve basın yayın organları aracılığı ile milletimizi hem uyarmalı hem de bilinçlendirmelidir. İktidarın sığ ve temelsiz, tarihi gerçeklerden uzak yönlendirilmiş Arap sempatizanlığının ve Kürtçülerle muhabbetinin sebep olacağı maceralardan Türk devleti ve milleti korunmalıdır.
MHP iktidar olmayabilir. Fakat MHP'nin ve ülkücülerin tarihi, iktidar olmadan da milletini, iktidarların gaflet, delalet ve hatta hıyanetinden koruyabilme gücünün izlerine sahiptir.
Allah (cc) son Tevhid Ordusu Türk milletini Korusun ve bu korumada ülkücüleri paydaş kılsın İnşallah. Âmin.

(*) Mebran : faydalı ve zararsız olanı geçiren , zararlı ve tehlikeli olanı geçirmeyen filitrasyon sitemi. Bu sistemin en mükemmeli böbreklerimizdir. Sanayi, böbrekleri örnek alarak bu sistemi bulduktan sonra başta temiz su elde etmek olmak üzere ileri teknoloji ürünlerinde bu filitrasyon sistemini kullanmaktadır.

Hakkı Şafak SES

YORUM EKLE