Ülkücü Hareketin Önündeki Gizli Engel: Derin Devletin Vasat Aklı

“Derin devlet” var mıdır yok mudur; nedir ne değildir, kimlerden teşekkül eder, kurumsal mıdır, nasıl çalışır? Bu soruları daha da çoğaltabiliriz. Komplo teorilerinin değişmez öznesi olan "derin devlet” sanıldığı kadar gizli, görünmez değildir aslında.

"Derin devlet",  devlet dediğimiz yapının, "Daire Başkanlıkları" ile "Müsteşarlıklar" arasında kalan "Askeri ve Sivil " bürokrasinin ortak aklının, sessiz fakat siyaset üzerinde her zaman etkin olan kararlarının ve hedeflerinin özetidir.

Bir devletin kurucu iradesi hangi toplumsal kesitin ortak paydasının gücüyle ortaya çıkmış ise o devletin "derin devleti" o gücün kontrolü altındadır.

ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’yı "devlet " yapan toplumsal güçler farklı olduğu için "derin devletleri" de farklı odakların kontrolündedir.

Genellikle "derin devlet" istihbarat örgütü veya gizli bir teşkilat olarak algılanır.
Aslında istihbarat örgütleri veya gizli oluşum ve yapılar "derin devletin" kendisi değil, ihtiyacı halinde kullandığı kurumlardır.

Her milletin, devletinin kurucu idaresi dönem dönem tarih içinde farklılıklar gösterebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu iradesi "asker ve sivil bürokrasidir".

Yazımın başında belirttiğim gibi bu asker-sivil bürokrasinin, daire başkanı ve müsteşarlıkları arasında kalan bürokratik kesitin ortak aklının karar ve hedefleri Türkiye'nin "derin devleti"nin görünen yüzüdür.

Son 50 yılda askeri bürokrasinin etkin kontrol ve belirleyiciliğinde oluşan "derin devlet" aklı, son 15 yıldır sivil bürokrasi yönünden biraz daha ağırlık kazanmasına rağmen ağırlıklı olarak yine de askeri bürokrasinin öncülüğünde ilerlemektedir.
Derin devletin, yani asker sivil  bürokrasinin üst düzey bürokratlarının ortak aklının en önemli görevi de devletin uzun vadeli stratejisini ve hedeflerini belirlemek ve uygulanmasına nezaret etmektir.

Siyasilerin, iktidardayken belirlenmiş bu stratejiden sapmalarına veya bu stratejiyi zayıflatmalarına pek hoş bakmazlar ve istenmeyen bir durumla karşılaşmamak için her türlü tedbirin alınmasından da kaçınmazlar.

Türkiye'nin bu çerçevede izahına çalıştığım kurucu iradesi olan derin devletinin "üstün  aklı", Atatürk'ten sonra " vasat" bir seviyeye düştü ve bugüne kadar işlevini sürdürdü.

Tedbirli, mütedeyyin, uluslararası dengelerde ülkeyi koruma refleksine dayalı, mevcut yapıyı ve sınırları koruma hedefleri, bu "vasat" aklın öncelikleri oldu.

Yani II. Dünya Savaşı sonrasında, iki bloklu Soğuk Savaş döneminde, ülkeyi ve devleti korumak için bu " vasat " akıl yeterli oldu, vaziyeti idare etti. "Vasat" bilindiği gibi  10 üzerinden 4,5--6,5 arsı bir değeri ifade eder.

Her devletin stratejik hedeflerini ve duruşunu o devletin "derin devleti " belirler.

Soğuk Savaş döneminden sonra, SSCB’nin ve buna bağlı Varşova Paktı ülkelerinin çözülmesi ile yeni dünya düzeni, her mihver ülkeyi yeni strateji arayışlarına ve kararlarını gözden geçirmeye itti. Birçok ülkenin sınırları, yönetim biçimleri değişti ve yeni devletler ortaya çıktı.

90’larda başlayan bu dünya siyasi depremi sonrasında Türk Devleti’nin de stratejisini gözden geçirme ve tartışma dönemi başladı.

Askeri bürokrasi yine öncüydü. Genel  Kurmay Genel Sekreteri Sn. Tuncer Kılıç Paşa’nın ilk kez Harp Akedemileri eğitim yılı açılışındaki konuşması bu husustaki en ciddi işaretti. O güne kadar dost ve müttefiklerinin de Türkiye’ye attığı kazıkların bileşkesi de bu arayışın en önemli gerekçelerini oluşturdu.

Yazımın konusu "derin devlet" değildir; bu konu çok yönlü ve kapsamlı, bol örnek ve tezli ayrı bir yazı konusudur. Bir gün nasipse onu da yazarız inşaallah. Bu yazımda ise ülkücü hareket ve derin devlet, yani anlaşılır tanımıyla asker-sivil bürokrasi ilişkisindeki geleceğimiz açısından önemli gördüğüm bir hususu izah edebilmek için bu girişteki bilgileri özet olarak vermeye çalıştım.

Yukarıda tanımını yaptığım kurucu irade ‘milli bir devlet’ olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur ve kurucu iradenin temel fikri Türk milliyetçiliğidir.

II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve NATO ile birliktelik, derin devlet stratejik hedeflerini bu kavrama göre yeniden düzenledi ve dış politikaya endeksli, kontrollü ‘millilik’ sınırlarına çekilindi.
Derin devletteki milliyetçiler, milliyetçiliği kendileri ile menkul ve sınırları kendilerince belirlenmiş bir çizgide tutarak, bu çizginin dışında kalan Türk Milliyetçileri’ni hiç sevmediler ve sürekli kontrolleri altında tutmaya ve yönlendirmeye çalıştılar.

MHP'ye ve Ülkücülere her zaman mesafeli oldular. Kendi belirledikleri yeni stratejilerde siyaset sahnesinde destekledikleri asıl oyuncuların önü kesilmesin diye, önümüzü kesmek için içimizde olmadık operasyonları planlayıp, manipüle ettiler.
Yeri ve zamanı gelince de bazı arkadaşlarımızı kullanmaktan, kullanıp bir köşeye atmaktan yada zindanlarda çürütüp bazen de denge için asmaktan hiç çekinmediler.
Tek tek Türk Milliyetçileri’nin varlığından rahatsız olmadılar.
Kendi planlarını bozmayan ve ülkeyi idare etme iddası taşımayan bazı dost Ülkücü, Türk Milliyetçisi odaklı dernek ve kuruluşlardan da rahatsız olmadılar.
Zaman zaman da bu tarihi ve eski kuruluşları MHP’ye karşı kullandılar.

Fakat teşkilatlı ve Türkiye'yi yönetme hedefinde olan Ülkücülerin ve MHP’nin her zaman yolunu kesmeyi , onu etkisizleştirmeyi, vasat akıllarının ortaya koyduğu stratejilerinin gereği olarak gördüler.

Türk derin devletine ait vasat ortak akıl,  Ülkücülerin iktidarının ve siyasette belirleyici ve etkin olmalarının önündeki en önemli engeldir!

Çünkü, dost kimlikli, bize hoş gelen cümleleri ve tavırları ile "devlet terbiyesi" özelliğimizin kolay istismar edileceğini iyi bildikleri için, emir komuta zincirine uygun teşkilat zaafımızıda kullanarak, içimize kolay sızmakta ve yönetici kadrolarımızı yönetmekte ve yönlendirmekte her zaman başarılı olmuşlardır.

Türk Devleti’ni yücelten ve bu devleti koruma iddiasını, fikriyatının  temel unsuru olarak gören bir siyasi hareketin; o devletin ‘derin’ yapısının hedefi olması gerçeğinin açmazı, kavramsal olarak zihinlerimizde şekillenemediği için bu karşıtlığa karşı bir tedbiri de yöntem olarak hiç bir zaman geliştiremedik.

Ben bu görüşümü tahmine dayalı veya kanaat olarak değil 60 yaşına gelmiş ve 16 yaşından beri Ülkücü Hareket’in içinde olan biri olarak yüzleştiğim ve yaşadığım gerçeklerin özeti olarak yazıyorum.

Çektiğimiz zulüm ve işkencelerde bize karşı daha acımasız davrandılar!

Kendi maaşlı ve kadrolu milliyetçiliklerini, bizlerin fisebilillah ve gönüllü fedakarlıklarla taçlanmış milliyetçiliğimizden üstün gördüler ve aslında her zaman kıskandılar. Onların ‘laik ve nasyonalite’ tanımlı, ‘kişiye’  dayalı milliyetçiliğine karşı, bizim ‘rıza-i ilahi’ hedefli, millet kaynaklı milliyetçiliğimizi hafife alıp, kavramaya yanaşmadılar.

Bu yüzden NATO konseptinde GLADYO yapılanmasında bize karşı sert tavırlar alırken, yabancılarla ittifakta ve işbirliğinde bir beis görmediler.

"Vasat" ve bazen de "işbirlikçi akılları" ile ülkemizde mevcudu korumak şantajı ile karşılaşınca, Türk Milliyetçilerini biçmekte hiç tereddüt etmediler.

Rahmetli Türkeş'i de hiç sevmediler ve üstüne üstlük, rahmetli Türkeş’in, kendilerinin işbirlikçisi olduğu yalanını utanmadan fısıltıyla yaymaktan da  geri kalmadılar.

Bugün bunları yazmamın iki sebebi vardır:

Birincisi , MHP ve Ülkücülerin mevcut hali ve önümüzdeki gündemi; ikincisi ise,  ‘derin devletin vasat aklının’ son 55 yıldır dengeler üzerinde koruduğu ve ayakta tuttuğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gündemindeki ağır sorunlarını, vasat aklı ile kurduğu yeni strateji ile bugüne kadar olduğu gibi Türk Milliyetçilerinin teşkilatlı mücadelesinin birliğinin önünü keserek çözemeyeceği gerçeğini vurgulamaktır.

Türk Milliyetçilerini  siyaset sahnesinden uzak tutarak,Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma stratejisi  ile sadece "dost kuvvetler" sınıfında tutmak, belki ABD ile ittifak ve NATO kavramında yanlışta olsa amaca uygundu. Fakat bugün Ortadoğu'daki kanlı fay  hatlarının harekete geçtiği ve ABD’nin Batı ile birlikte Türkiye üzerindeki projelerini yenilediği bu dönemde, ‘Kürt’ kartını hoş görerek kullanmak, AKP ve Erdoğan'la anlaşarak; Rusya, İran, Çin aksında Sünni İslam dünyasında pozisyon alma stratejisinin başarısız olma ihtimali oldulça yüksektir.

Çünkü Soğuk Savaş döneminde dengelere dayalı süper güçlerin menfaat ve güç kazanma savaşında tarafların risk değerlendirmeleri, ara sıra durup geri çekilmeleri Türkiye’ye yeni fırsatlar doğuruyor ve bu durumda varolan "vasat akıl" devletin altından kalkabileceği planları yapmak için yeterli  oluyordu.
Bügünse, ABD ve Anglosakson liderliğinde Batı’nın Türkiye merkezli planladığı; Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya’daki harita değişikliği hedeflerinin sebebi menfaat ve kazanç öncelikli olmanın çok ötesindedir.

Karşı karşıya olduğumuz tehtid, bu devletlerin varlıklarını ve bekalarını koruma hedefi ile kendileri için öngördükleri, gelecekteki tehlikenin tasfiyesi meselesidir! Dün Türkiye, onlar için sadece yönetilmek ve yönlendirilmek için Batı’nın ittifak tercihinde olduğu ülkeyken, ‘Yeni Dünya Düzeni’nde ise tasfiye edilmesi gereken hedef ülkedir!

Bu gerçeğin  kavranmasına rağmen, çare olarak belirlenen stratejide, Türk Milliyetçileri’nin ilk ve tek partisi olan MHP’yi ve Ülkücüleri siyaset sahasının dışında tutarak, tribünlerde oturtarak, sahaya sürdüğünüz takımların şak şakçısı durumunda tutma,  saha karışınca kolluk kuvvetlerine destek için sahaya sürme taktiği ve hesabı, bu ülkeyi korumak için kurduğunuz stratejinin en zayıf halkasıdır.

Ülkücü Hareket bu gerçeği görmeli ve MHP’nin Türk siyasetinde etkin güçlü bir şekilde yer alması için "dost kuvvetler " başlığı altında tutulan pozisyonunu değiştirme iradesini göstermelidir!

Devlet Bahçeli’nin sürekli hata ve yanlış kararlar verdiğini ve MHP’yi sağ seçmenden kopartarak AKP’yi ve dolayısıyla Erdoğan'ı % 60’lık sağ seçmenle baş başa bırakmasını siyasi beceriksizlik olarak görmek; tek başına aldığı, başarısızlığın kapılarını açan kararlarını psikolojik rahatsızlığa varan iddialar  ile tenkit etmek ne kadar gerçekçidir sorusunun cevabını "derin devletin vasat aklının" stratejisinde aramak gerektiğine inanıyorum.

Bu konular bu açıklıkta belki bir ülkücünün kaleminden ilk defa yazılıyor.

Sebebi açık, Türkiye Cumhuriyeti Devleti  kurulduğu günden bügüne kadar, hiç bu kadar gelecek endişesi ve bütünlüğünü tehdit eden yakın tehlike ile karşı karşıya kalmamıştır.

"Yeni Türkiye" laflarının örtülü gerçeğinin  "Yeni Devlet " demek olduğunu anlamayacak kadar aptal değiliz  herhalde!

Sözümüz önce, Türk Milliyetçilerini hesaba katmadan "yeni devlet" kurma hesapları yapan "vasat akıllı" derin devletedir.

Türk vatanında, Türk Milleti’nin yeni devletini kurma stratejisini belirlerken Türk milliyetçilerinin kendi teşkilatlarını ve partilerini sahadan uzak tutma ve tribünlerde oturtma planı gerçekçi değildir ve Ülkücüler bunu asla kabul etmeyeceklerdir.

Sonra sözümüz ülküdaşlarımızadır:

Konu sadece iktidar olma meselesi değildir!

Türk Milleti’nin istikbali ve istiklali için Ülkücüler, Türk siyasetinde iradelerinin olmadığı hiçbir oldu bittiyi kabul etmemeli ve bunun tedbirlerini alacak olan yönetimi MHP’de acilen göreve getirilmelidir. Son olarak, Türk Milleti’ne güven, ümit olacak faaliyetlere zaman kaybetmeden başlamanın yolunu bulmak zorunda olduğumuzun "imani" bir görev olduğunu kesinlikle unutmamalıyız.

 HAKKI ŞAFAK SES

YORUM EKLE