Ülkücü Dünya Görüşünde Teşkilat ve Teşkilatçılık

Ülkücü hareket son 19 yılında yaşadığı fetret devrinin en ciddi evresini 1 Kasım sonrası yaşamaktadır.
Merkezi teşkilat yapısının zafiyet ve başarısızlıklarının canhıraş feryada dönüştüğü günümüzde; “teşkilat” ve “teşkilatçılık” anlayışımız tehlikeli bir kırılmanın ve yaralanmanın arifesindedir.

Bilgilerimizi yeniden tazeleyerek yaşadığımız gerilimli ortamda unutmamamız gereken en temel hususları hatırlamamızda fayda var.

Ülkücü harekette “ teşkilat” varlığı itibarıyla paylaşılmaz yönetim iradesinin tek başına bölünme ve ayrılık kabul etmeyen kurumsal yapısını ifade eder.

Ülkücüler tek tek dokuz ışık doktrininin “ şahsiyetçilik ve hürriyetçilik” ilkesinin hassasiyet ve sorumluluğunu yaşarken, “ teşkilatçılık” anlayışı ile iradelerini topluca fikri hedefleri için “teşkilat”larının kurumsal yapısının çatısı altında toplar ve ortaya koyarlar.

1969 yılından bugüne kadar en temel kurumsal yapı olarak ülkücüler iki büyük teşkilat kurmuşlardır: Gençlik teşkilatı olarak Ülkücü Ocakları ve Siyasi Teşkilat olarak da Milliyetçi Hareket Partisi.
Türk milliyetçilerinin fikri ortak paydasında kurulan yüzlerce sivil toplum örgütü, yukarıdaki iki temel “teşkilatımızın” türevleri olup hizmetleri açısından da hepsi hedef ve fikir birliği içerisindedirler.

Ülkücü dünya görüşünde “teşkilat” bölünme ve parçalanma kabul etmeyen “tevhit” merkezli bir yapıdır.
Bu ifadesi ile “ teşkilat” paralel yapılanmaları ya da çift merkezli otorite odaklarının varlığını kabul etmez, edemez. Böyle bir durumun tezahürü “teşkilatın” varlığına yönelik bir tehdittir.
“Teşkilattan taviz verilmez.” sözü bu noktada anlam kazanır.

Bilindiği gibi fikri ve ideolojik birçok yapı ilk çıktıkları zamanda tek bir merkeze sahipken sonra gerekçeleri ve sebepleri farklı olmakla beraber farklı teşkilat yapılarına dönüşmüşlerdir. Bu tespitimize İslam öncelikli sosyal ve siyasal yapılar ve tarikatlarda dahildir.
Mesela sol ve sosyalist örgütler geçtiğimiz yıllar içinde onlarca fraksiyona bölünmüştür.
Bu bölünmede sadece Marksist-Leninist temelli fikri yorum farklılıkları değil, metot ve örgütlenme biçimlerindeki farklılıklarda önemli bir faktör olmuştur.
Din odaklı ve tek bir kişinin kaleminden çıkan bir külliyata sahip olmalarına rağmen
“ Nurcular da” farklı teşkilat yapılanmaları kurarak isimleri farklı olarak yeni tanımlamalarla bölünmüşlerdir.
Aynı silsileye bağlı isimler ile secere sahibi olan tarikatlar dahi bölünmüşlerdir.
Yol, yöntem ve mürit, mürşit ilişkilerinde farklı bir usul ve metot ortaya koymamalarına rağmen sadece “şeyh“ farklılığına dayalı otorite bölünmeleri yaşamışlardır ve yaşamaktadırlar.
Fikri ve ideolojik ya da isterse dini odaklı olsun her örgüt, cemaat ve tarikat farklı isimler altında teşkilat bölünmeleri yaşamış ve bazen de birbirlerine karşı acımasız rekabet ve çatışma alanlarına kaymışlardır
Ülkücü hareket tarihinde bu anlamda iki önemli sarsıntı geçirmiş fakat bölünme sonucunda ana merkezin teşkilat gücünden kopmalar sınırlı ve küçük kalmış, ayrılan parçalarda kitlesel bir etkinliğe ulaşamamışlardır.
1965-1969 yıllarında “Türklük” tanım ve kavramında daha hassa duruş gösteren ve soy-ırk odaklı, siyaset öncelikli olmayan kültür ve fikir merkezli bir hareket az sayıda da olsa Türk milliyetçileri arasında bazı kopuşlara sebep olmuştur. Fakat bu durum fikri tartışmaların dışına çıkmamış siyasi parti anlamında MHP’den farklı bir siyasi yapıya evrilmemiştir.

1980 Darbesi sonrası uzun mahkeme süreçlerinde cezaevinde yıllarca yatan arkadaşlarımızın dini duygularda yaşadığı yoğunlaşma, hassasiyet ve bilgilenme siyasi çizgimizde sınırlı da olsa bazı sorgulamalara yol açmıştı. 1990 yılların başında MHP’nin siyasi faaliyetlerinde bu arkadaşlarımızın farklı tavırları MHP ile yollarını ayırmalarına sebep oldu ve bilindiği gibi BBP doğdu.
Bunun sebebi “teşkilat” yapısı içinde temel siyasi öncelikleri farklı söylemleri ile siyasi çizgimizde çift odaklı bir yapının oluşması tehlikesiydi. Aynı partide merkezden farklı bir otoritenin varlığı “teşkilatçılık” anlayışımızla bağdaşmayacağı için kopuş oldu.

Teşkilatlarda bölünme; ya fikri ve ideolojik farklılaşma ya da fikri çizgi değişmeksizin hedeflere ulaşmada metot ve yönetim anlayışı farklılığından dolayı gerçekleşir.
Gerek 1967 ve gerekse de 1992 ayrışması metot ve yönetim anlayışından değil, Türk milliyetçiliğinin fikri çizgisindeki ifade önceliklerinin ve referans kaynaklarının sıralanması tercihindeki farklılıklardan doğmuştur

İşte ister fikri önceliklerin tercihinden olsun ister metot ve yönetim anlayışının farklılığından olsun hiç bir durumda ülkücü dünya görüşünde “ teşkilat” çift başlı, çift odaklı düşünülemez ve olamaz.
Böyle bir durum ya teşkilatın bölünmesine ya da varlığının sonlanmasına sebep olur.
Bölünen ufak parçalarda veya yollarını ayıranlarda artık başka adla anılırlar kendilerine ülkücü deseler bile teşkilatları ülkücü bir “teşkilat” olmaz.
Çünkü ülkücülerin her zaman gençlikte de, siyasette de tek teşkilatları olur.
Bugün olduğu gibi. Ülkü Ocakları ve MHP.

Ülkücülerin tüzel kişilik olarak, teşkilat olarak 47 yılda büyük fedakarlıklar ve çilelerle bedeli ağır ödenmiş bu kurumsal yapıları yönetenlerinin çapı ve ehliyeti ile mukayese edilemeyecek bir güç ve büyüklüktedir.
Yönetenlerinin varlığı ve liyakatı sadece ve sadece fikri hedeflerine ulaşmada başarıya etken bir faktör olup asla kurumsal varlığının gücünü ciddi olarak etkilemez.
İşte bu iki kurumsal varlığın gücünü oluşturan üç sacayağından birisi ve en önemlisi “teşkilat” yapısı ve “teşkilatçılık” anlayışıdır.
Onun içindir ki 14 yıldır her türlü sarsıntı ve kötü yönetime ve siyasi yenilgi ve de başarısızlıklara rağmen ayaktadır ve hâle Türkiye'nin kaderini belirleme gücüne sahiptir.

Şimdi bu uzun girizgahı yazmamın sebebine gelelim.
19 Haziran olağanüstü kongresinde yapılan bir tüzük değişikliği ile 1967 ve 1992’den sonra üçüncü defa ülkücülerin “teşkilat” yapısı çift otorite tehdidi altındadır ve “ Teşkilatçılık” anlayışı yaralanmıştır.

İlk önce bir konuda anlaşalım.
MHP’de bir yönetim değişikliği ülkücü hareketin kahır ekseriyeti tarafından istenmektedir.
1 Kasım sonrası bu talep çok ciddi bir potansiyele ulaşarak ete kemiğe bürünmüş ve fiili olarak mahkeme süreçleri dahil bir tavırda ortaya konmuştur.

Muhalefet cephesinde hiç kimse mevcut yönetimin devamından yana değildir.
Genel Başkan dahil yönetim değişikli olmasını isteyenlerinde kendi arasında ön alma ve rekabet halinde olmaları da gayet doğru ve kendileri açısından da bir haktır.

Şimdi esas dikkat çekmek istediğin konuya gelelim.
Bildiğiniz gibi 19 Haziran olağan üstü kongresinde 63-A maddesi 63.maddenin sonrasına ilave ek madde olarak eklendi.
Ve bu maddenin oylanarak kabulü ile bu madde dayanak yapılarak Genel Merkezin daha önceden aldığı kararlar iptal edilerek genel merkezin yetkileri yok hükmünde kabul edilerek 10 Temmuz’da Genel Merkez baypas edildi ve yeni bir heyet yetkilendirildi.
Burada ben kararların haklılığını ve hukukiliğini tartışmak istemiyorum. O ayrı bir konu zaten mahkemelik oldu.
Burada işaret etmek istediğim husus farklı iki yönetim odağının varlığı iddiasıdır.
Nitekim Çankaya 4. Seçim Kurulu bu iki farklı merkezin müracaatını sonuçlandırmak için YSK’ye başvurmuştur.

Şimdi bu durumda “teşkilat” yetkisi paylaşılmak ayrılmak istenmiş midir, istenmemiştir?
Çift otorite iddiası ileri sürülmüş müdür sürülmemiş midir?

Genel Merkezi beceriksizlikle, başarısızlıkla suçlamak ayrı şey teşkilatın tüzel kişiliğini kurumsal kimliğini yok sayarak parçalamak ayrı şey.

Bildiğiniz gibi imza yoluyla yönetimi değiştirmek isteyen genel başkan aday adayları kamuoyunun önünde Sayın Bahçelinin tüm siyasi kararlarını desteklediklerini ve doğru yaptığını stratejik hata yapmadığını fakat millete anlatamadığını ve halkla iletişim kuramadığını açık ve net bir şekilde ifade etmişlerdir. O zaman teşkilatın kurumsal yapısı ile bir sorunları yoksa niçin ülkücülerin “teşkilatçılık” anlayışına ters bir kararı almışlardır?

19 Haziran’da toplanan ülküdaşlarımız ve MHP delegesi arkadaşlarımız MHP’nin kurumsal kimliğinde böyle bir çatlağa ve çift başlılığa sebep olacaklarını acaba açıkça biliyorlar mıydı?

MHP’nin kurumsal kimliğine ileride de zarar verecek bir maddeyi kalıcı olarak “teşkilat” anlayışımızı ve yapımızı zayıflatacak bir halka olarak tüzüğe eklemek hangi iyi niyetin ürünü olabilir?
Genel Merkezi değiştirmenin yolu Genel Merkezi baypas etmekten geçer diyorsanız ve bu yolu açarsanız ve tüzükle de bu durumu kalıcı yaparsanız taktik bir hata değil stratejik bir değişiklik yapmış olursunuz ki bu da direkt “teşkilatçılık” anlayışımızın paradigmasının değişmesi demektir.
Sevdiğim ve gerçekten değer verdiğim birçok ülküdaşımın bu olayın ne kadar farkında olduğunu bilmiyorum.
O yüzden onların üzülmesini istemem.
Çünkü yürekten inanıyorum ki yarın ülkemin en zora girdiği günlerde yine aynı safta omuz omuza olacağız.
Ve onlarında teşkilatımızın bütünlüğüne tek bir zararı bilerek vereceklerine asla inanmam.
Çünkü aynı çileyi beraber çektik, aynı acıları beraber yaşadık, aynı terleri beraber döktük, aynı fedakârlıkları beraber yaptık.

Fakat bir gerçeği hatırlatmak isterim.

Ülkücülerin “teşkilat” ve “teşkilatçılık” anlayışı, tek siyasi kuruluşunun kurumsal yapısında belli dönemlerde olanların kolay vazgeçebileceği bir durum olsa da bu güne kadar fedakarlığı, çileleri, kaybettiği canları ve kanları pahasına her bir taşını ağır bedeller ödeyerek tek tek koyan bir nesil 47 yıllık muhteşem eserinden kolay kolay vazgeçmez ve vazgeçilmesine de asla izin vermez.

Lütfen bütün ülküdaşlarımdan ricam yaşadığımız sürece birde bu yönüyle bakmaları ve değişimin ülkücülerce estirilen rüzgârlarına kokusu bizim olmayan cephelerin rüzgarını karıştırmamaları ve bu duruma asla müsaade etmemeleridir.

YORUM EKLE