UFKA DİPÇİK VURUŞU

Yaz dedi, bir dost

 Halbuki benim kalemle aram hiç iyi olmadı ki. Yapmayı yazmaya tercih ederim. Keşke biz yapsak başkaları yazsa. Bizim medeniyetimiz de yazı üzerine kurulmuş bir medeniyet sayılmaz. Bilgelerimiz ruhlara üfledi bildiklerini, muhatabının ta gözlerinin içine bakarak, zaman zaman kelimeleri dahi aradan çıkararak. Gönüllerimize yazdı yazmayı bilenlerimiz, hem de ne yazmak! Ömürlerimizi ''vakf'' etti, nasıl yaşayacağımıza da niçin yaşayacağımıza da hükmetti. Biz sohbet medeniyetinin çocukları olduk, ruhlarımız öyle mayalandı.

 Yapamayınca yazacağız anlaşılan, ta ki tekrar yapabilmenin şartlarını oluşturabilene kadar. Bunun yazarak oluşabileceğinden şüpheliyim açıkçası. Yazmak bir nevi ''ufka dipçik vuruşu.''

 Yaz dedi bir dost, peki yazalım. Başlık;

UFKA DİPÇİK VURUŞU

 Dünya jeopolitiğinin kalbi Balkanlardan Çin'e uzanan bir hat üzerindeki topraklardır. Buna Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı da katın. Üzerinde yaşayan halkların, ki hemen hemen tamamı Türk veya Müslümandır, ne yerin altındaki zenginliklerin sahibi ne de yerin üstünün hakimidir. Bu topraklar üstünde II. Dünya Savaşı sonrası oluşan emperyalist bölüşüm ve denge yıkılmıştır ve yeni bir dengenin kurulması (paylaşım savaşları) için 20 yıldır amansız bir mücadele sürüp gitmektedir. 1990'larda Sovyet hakimiyetinin çözülmesi ile nisbi bir bağımsızlık sürecine giren Orta Asya ''istan''ları, ABD - İsrail bir buçuk imparatorluğunun dünya hakimiyeti şehveti ile Rusya, Çin gibi güçlerin oyun alanına dönüşmüştür. Bu devletler, Türklerin son imparatorluğu Osmanlı'nın çökmesi ile Ortadoğu ve Kuzey Afrika'nın 100 yıldır yaşadığı kaosun yeni ortakları oldular.

 Dünya jeopolitiğinin kalbi olan bu topraklar, hakimiyet için ''olmazsa olmaz'' bir öneme sahiptir. Bugün bu hususta söz söyleyen, hesap yapan, dünyayı köleliğe, zulme mahkum etmiş Batı medeniyeti temsilcileri, ya ABD - İsrail imparatorluğu açısından ya da Rusya - Çin - Avrupa eksenli ittifakların, ABD - İsrail eksenini dengelemeye yönelik hesapları peşinde koşmaktadır. Dünya ve bölge için kırk katır mı, kırk satır mı ? Sanki tek seçenek.

 Bugünkü dünyanın hiç şüphesiz hegemonik gücü olan ABD - İsrail imparatorluğu, Soyvetlerin çöküşü sonrası İslam'ı hedef tahtasına koyarak, bu toprakları içeriden karıştırarak ve dışarıdan saldırarak üzerinde yaşayan halklar yokmuşçasına pervasızca hakimiyet iddiasında bulunmaktadır. Teknoloji, askeri güç, finans düzeni, demokrasi, NATO, IMF, Dünya Bankası ve insan hakları söylemini birer silah haline getiren Batı tipi bir zorbalık, her türlü değeri ayaklar altına alan düzenini bütün dünyaya dayatmak için jeopolitiğin kalbgahına abanmaktadır.

 Biz de gönlümüzdekini, bize göre olması gerekeni söyleyelim; bir buçuk imparatorluğun şehveti kırılmadan, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir insanın huzur içinde uyuması mümkün değildir. Her geçen gün azgınlaşan sömürü düzeniyle, dünya tarihinin bu en müstebit imparatorluğu, bu coğrafyada er ya da geç Türk - İslam uyanışı ile hesaplaşacak, dünyanın jeopolitik kalbgahındaki bu hesaplaşma, dünyanın kaderini belirleyecektir.

 Bu bölgede üzerinde yaşayanları mutlu edecek adaletli bir düzen kurulmadıkça, hiçbir güç dünyaya hakimiyet mührünü vuramayacaktır. Bu düzen de, ancak üzerinde yaşayanlarca kurulabilir. Zordur; çileli, meşakatli bir süreci, başkaldırıyı, bilgiyi, sevgiyi, imanı, azmi, ölmeyi ve öldürmeyi bilmek ama daha çok da yaşamayı ve yaşatmayı bilmekle alakalıdır.

 Üzerindeki kuzu postunu atıp, bütün çirkinliği ile ortalığa dökülen batının ''medeniyet çatışması'' teziyle meydan okuduğu İslam dünyasının; İslam medeniyetinin bayraktarı ve kılıcı Türklerin, bu coğrafyayı uyandıracak, organize edecek, güven verecek nefesine, iman ve azmine, devlet - düzen kurma ve yönetme becerisine ihtiyacı vardır.

 Hayata bu perspektif ve ve bu imanla bakarak ülkücü olduk 70'li yıllarda. Bu milletin tarihinde, inancında, jeopolitik gerçeğinde mayalanmış misyonun yaşayan bedeni olduk adeta. Bu coğrafya o zamanlar paylaşılmıştı ve daha stabil idi. Biz ise tarihten kovulmuş gibiydik, belki de tarihte ilk defa ülkücüler aykırı, düzen bozucu, isyankar bir ses idi, statükonun hedefi oldu, belalara paratoner. Sonraları Sovyetler çöktü, statüko yıkıldı ve bu coğrafya hareketlendi. 70'li yılların çetin mücadelelerinden hayli yıpranmış ve yorgun çıkan hareket, yaralarını sarıp biraz nefeslenme ertesi yeni bir organizasyona başlama arefesinde iken, lideri Hakk'a yürüdü. Bu coğrafyada söyleyecek çok sözümüz, yapacak çok işimiz vardı. Türk - İslam medeniyeti yeniden inşa - ihya edilecek, adım adım yeniden cihana nizam verilecek, ülkücüler ömrünü bu ideale vakfedecek, bunun için yaşayacak ve düşünecek, bilgi, beceri ve kabiliyetlerini seferber edecekti.

 Türkeş sonrası zamanın, dünyada parçalanan dengeler dolayısıyla Türkiye'yi büyük imkanlar, aynı zamanda riskler barındıran bir sürece soktuğu bir gerçek. Bu duruma ülkücülerin gerek fikri, entelektüel, gerek duruma uygun strateji, teşkilatlanma, organizasyon, yeni siyasetler oluşturma seviyesinde cevapları ne olmalı sorusu hayati bir öneme haizken, dünyanın ve Türkiye'nin, özelde hareketimizin objektif bir fotoğrafını dahi çekebildiğimizi söylemek çok güç. Ülkücü hareketin barındırdığı bunca potansiyele rağmen mevcut durumu bize hareketin siyasi ve ideolojik karargahının Türkeş'le birlikte göçtüğünü, fonksiyonlarını yitirdiğini göstermektedir. Bu durum günübirlik her türlü başarı ve başarısızlıktan bağımsız olarak son derece vahim bir duruma işaret etmektedir. Samimi ülkücünün gündemini dahi besleyip, belirleyemeyen, ezberi bozulan kitlelerin tepkileri üzerine günlük siyaset yapan, ülkücü görünümlü sıradan sağ parti ile siyasetteki varlığımız dışında, toplumdaki varlığımızın kalıp kalmadığı, bu haliyle varlığımızın millet için ne anlama geldiğini ciddi biçimde sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. 

 Türk'ün tarihi misyonunu taşıyacak akıl, iman ve gücü oluşturacak, dünyanın gündemini geleceği kapsayacak, ona ışık tutacak düzeyde yorumlayıp, organize edecek bir silkinişe, uyanışa ihtiyacımız olduğu bir gerçek.

YORUM EKLE