UFKA DİPÇİK VURUŞU (II)

 Bizim neslimiz ''teşkilatsız ülkücü olmaz'' felsefesi ile yetişti. Doğrudur, kendini milletinin tarihi misyonuna adamış insanların, hayatı yapan, geleceği kuran iş - eylem bütünlüğü için organize olmaya, gücünü belli noktalara teksif etmesine ihtiyacı vardır. Günlük hayatta, sohbette her bir meselenin kendince bir ağırlığı, önemi vardır. Ancak ayağa kalkıp bir iş yapmak için hareketlendiğinizde, bütün meseleler bir önem sırasıyla alt alta sıralanmaya başlar. İşte teşkilat dediğimiz şey, bu öncelikleri belirleyen akıldır. İnanç sistemimizin, dünya görüşümüzün ışığında belirlenen bu öncelikler, imanımızın yarattığı enerjiyle işe eyleme dönüşür. Bu anlamda, birlik dediğimiz sihirli kuvveti oluşturan mekanizmadır teşkilat. Bir bütün olarak hedefe kitlenmenin sırrıdır. Yazarken kolay geliyor ama hiç de öyle değildir. Her biri farklı sosyal kesimden gelen, farklı ekonomik durumları, farklı hassasiyetleri, bilgi birikimleri, şahsi egoları, şahsi hedefleri olan farklı yaş grubundaki, faklı şahsi tecrübeye sahip insanların, bütün enerjilerini , güçlerini, birikimlerini tek noktaya teksif edebilmekten bahsediyorsak. Bu insanların herbirinin vasıflarını inkar etmeden, her birini ta içlerinden, gönüllerinden kavrayan, nefsi hesaplarını aşan, akıl, düşünce, inanç ve ilkeleri ve de güveni teşkilatın prensibi haline getirebilmemiz gerekir. Teşkilatı biçimlendiren temel faktör şüphesiz inanç sisteminin muhtevasıdır. Türk'ün inanç sisteminde, bütün sosyal ilişkiler ve teşkilatlanmalara hakim olan değer hiç şüphesiz adalet ilkesidir. Teşkilatın varlığı ve başarısı adalet dikkat ve hassasiyetini fertlere yerleştirip geliştirmesi, teşkilat eylemlerinde de bu prensibi birinci derecede gözetmesi ile mümkündür. Bu hiç şüphesiz sürekli bir eğitim ve kültür meselesidir. Adaleti, adil insanlar nefislerini ve ülkülerini belli ölçülere bağlamış, ilkelerinden değil nefislerinden fedakarlık edebilenler kurabilirler. Hedefleri için her vasıtayı meşru sayanlar, kendileri kadar ülkülerini de kirletmekten başka bir sonuca ulaşamazlar. İnsan güçlü bir iman ile saf doğru bir eyleme ulaşır. Bu da bizim idrakimizi aşan bir bereketin davetçisi olur. Saf eylem, o eylemi doğrudan maksadı için gerçekleştirebilmektir. Allah rızası kazanmak için ülkücü olanlar hizmetleri için herhangi bir karşılık beklemeyen dava adamlarıdır. Vermesini bilen eller, saf eylemi yakalayabilen yürekler çorak toprakları yeşertir, kendileri ile birlikte cemiyeti de kurtuluşa götürürler.

 Dava adamlığı, teşkilat prensipleri konusundaki bu özet hatırlatmalarla yazıya girişimiz herkesin katılmak zorunda olmadığı bir tesbihimiz dolayısıyladır ve bizce varlık - yokluk derecesinde hayati bir önem arzetmektedir.

 Bu tesbihimiz, ülkücüler ve ülkücü teşkilatlarda neredeyse yabancılaşma derecesine varan  çözülmeler yaşandığı düşüncesidir.

 Yabancılaşma sosyolojik olarak kendinden uzaklaşma, temel özelliklerini yitirerek kendine karşıt bir duruma gelmeyi anlatır. İman - eylem bütünlüğü bozulmaya, değerlerin sıralanması değişmeye başlar, yaratıcılık kaybolur, karşılaştığı meseleleri çözmekte acze düşer.  Yabancılaşmanın kurumlardaki belirtisi, oluşturulan çözümlerin, siyasetlerin ideolojiden, dünya görüşünden kopması, fertlerdeki tezahürü de ahlaki şahsiyetlerin zayıflayarak davranışların bencilleşmesidir. İlkeler kelime olarak tekrar edilir ancak eylem prensibi, teşkilat prensibi olarak hayata geçmez. Halbuki ülkücülerin kuvveti ''ülkücülük'' lafzından gelmez, ona bağlı olanların, samimiyet, sadakat, feragat ve gayretinden gelir. Fert olarak nasıl ki başımıza bir iş geldiği zaman, nerede yanlış yaptım diye bir nefis muhasebesine girişiyorsak, teşkilat olarak da, kendi iç düzenimize işleyişimize bakmak, oluşturduğumuz politikaları gözden geçirerek, Türk milletinin tarihinden, inancından kaynaklanan misyonu, prensipleri, inanç muhtevalarına uygunluğunu ve nerede tıkandığımızı tespit etmek zorundayız.

 Başlayalım... 28 Şubat süreci, Türkiye siyasetinin ciddi bir kırılma yaşadığı bir dönemi ifade etmektedir. Bu süreç, siyasetin belli güçlerce rehin alındığı, Türkiye'nin onyıllarının bu güçlerce dizayn edilme çabalarının yaşandığı bir süreçti. Doksanlı yıllar, Türkiye'de klasik merkez sağ - sol partilerinin, Türkiye'nin siyasi ve ekonomik problemleri karşısında acze düştüğü, esasında iki kutuplu dünyanın yerleşik statüsü içinde 50 yıldır hiçbir atılım yapmadan, yönetir gibi yaptıkları bu ülkede, Sovyetlerin çözülmesi, dengelerin değişmesi sonucu varlıklarının manasızlaştığı bir dönemi ifade eder. 28 Şubat, böyle bir dönemin iflasına kendilerine sistemin ve Türkiye'nin sahipleri olduğunu vehmeden güçlerin, statükoyu devam ettirme, siyaseti rehin alıp merkezi tekrar düzenleme, oluşacak yeni yapının iplerini de elinde tutma gayretlerinin adıdır.

 Siyasetin tıkandığını gören Türkeş, 1996 - 1997 yıllarını yeni bir organizasyonla MHP'yi siyasetin merkezi  yapma plan ve çalışmalarıyla geçirdi. Gerek 80 darbesi ile diğer sağ partilere dağılan, gerekse bir iktidar yürüyüşü stratejisi ortaya konulmadığı için pasifize olan ülkücülerin, yeni bir program, yeni bir teşkilatlanma ile toparlanarak, yeni katılımlarla 1997 Temmuz'unda  yapılacak MHP kongresinde, yeni bir iktidar yürüyüşü başlatmaya hazırlanan Başbuğ'umuzun Nisan 1997'deki ani vefatı, hareketin de Türkiye'nin de büyük talihsizliği olmuştur.

 Başbuğ'umuzun cenazesindeki müthiş bütünleşme, Refah ve diğer sağ partilerin 28 Şubat karşısındaki silik, ezik tutumu sebebiyle  kendini çaresiz hisseden halkın yeni adresi belli olmuştu, Türkiye'yi dizayn etme heveslilerinin de yeni organizasyon alanı(!)

 MHP'de oluşan yeni yönetim, dar kadrocu bir anlayışla MHP'ye yönelen bu büyük potansiyeli organize edememesine, ülkücüleri, küçük, kısır, nefsi siyasi hesaplarla, adeta birbirleriyle çekiştirerek, çatıştırarak, bu bütünleşme sürecini heba etmesine rağmen, MHP 1999 seçimlerinde, sağın 1. partisi oldu. 28 Şubat'a cevap veremeyen diğer sağ partiler ağır bir yenilgi ile siyaset meydanını terketme sürecine girdi. Tarihi bir fırsat yakalamıştık, 40 yıldır üstlendiğimiz misyona uygun politikalar, güçlü bir yönetim, kararlı bir siyaset anlayışını, teşkilat prensiplerimizi hayata geçirebilsek, onlarca yıl çok büyük bedeller ödeyerek sisteme yaptığımız muhalefeti sürdürebilsek, düzene kafa kaldırabilsek, milletin hak ve hukukunu hakim çevrelere karşı savunabilsek, kısaca ülkücü kalabilsek, kendi dünya görüşmüzü, devlet ve siyaset anlayışımızı, kadromuzu devreye sokabilseydik, bugün bir başka Türkiye'ye uyanıyor olurduk. Anlaşılmaz bir biçimde, tek kelime ile teslim olduk. İç yapımızda anlaşılmaz kavgalar çıkardık, anlaşılmaz küçük hesaplar peşinde, büyük potlar kırdık. Kırk yıllık siyasi hayatımızda iddia ettiğimiz her şeyin yaşanan süreçlerle teyit edildiği bir noktada, biz kendimizi reddettik. Yetmedi, Ecevit'ten devlet tecrübesi(!), merkez sağın arsız, hırsız politikacılarından ekonomi, siyaset tecrübesi(!), çavuşlardan ocak yönetim tecrübesi(!), devşirmeye kalktık. Her nesli ayrı ateş çemberinden geçmiş ülkücüler, herhangi bir güç odağının, lobinin adamı olmadığı için adam yerine konmadı, uyarıları dinlenmedi, belli güç odaklarının istemedikleri, yapıdan uzaklaştırıldı. MHP yönetimi enerjisini, MHP'yi ahlaken, siyasetin çökmüş, hiçbir zaman da halkın tam temsilcisi olamamış merkez sağa çekmeye harcadı. Özetle iktidar dönemimizi ancak ülküsüz ve ilkesiz bir yığın partisi olabilmenin temellerini atmaya harcadık, güç odaklarının bize uygun gördüğü rollere razı olduk.

 Daha sonraki muhalefet dönemlerimizdeki hareket prensiplerimizin de çok farklı olmadığını söyleyerek, analizini bir başka yazının konusu olmak üzere erteleyelim. Ancak ülkücülerin kendilerinin oluşturmadığı, kimin oluşturduğu da meçhul bir muhalefet stratejisi içinde,varlıkları milli kimliğe, milli politikalara, tarihe, dine düşmanlık olan çevrelerle, hangi ortak, temel değerler dolayısıyla birlikte saf tuttuğumuz sorusunu sormakla yetinelim.

 Yabancılaşan bir hareket içinde, ufka dipçik vuruşuna mahkum edilen, çile sevdalısı dava adamları, ''neylerse güzel eyler'' inancıyla ülkücünün bu yeni çilesi'sine katlanabilir. Soru, ilk görevi dava adamlarını, müşahas hedefleri ele geçirmek için organize etmek olan ''ülkücü teşkilat'' ve yöneticilerinin, bu zillete daha ne kadar katlanacaklarıdır ?

 

metinelci1957@gmail.com                        
YORUM EKLE