Türk Milleti Ekseninde Hz. Havva Annemizden Günümüze Kadın!

 Kuran-ı Kerimde kadınlarla ilgili tahmini 80 ayet geçmektedir! (1)
 
Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim ilk peygamber Hz. Adem’in yanında eşi Hz. Havva’nın var olduğunu bize söyler “Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz."
 
Buradan rahatlıkla şunu söyleyebiliriz. Dünya kadın erkek beraber başlamış muhtemelen sonuna kadar da beraber olacaktır. Bunun aksini söyleyen, gösteren bir emare yoktur!
 
Kadının insan olmaktan sonraki en önemli vasfı “Ana/Anne” olmaktır. Bu defa da Anne ve baba birliktedir velhasıl erkek ve kadının beraberliği devam etmektedir.
 
“Cennet annelerin ayakları altındadır” hadisinin, kaynaklarımızda iki rivayeti vardır. Bu iki rivayetten en meşhuru Enes b. Malik’in (ra) aktardığı rivayettir.  Bu rivayete göre Efendimiz (sas) bir gün: ” الْجَنَّةُ تَحْتَ أَقْدَامِ الْأُمَّهَاتِ/ Cennet annelerin ayaklarının altındadır.” buyurmuştur. (İmam Kuzâî,Müsned eş-Şihâb, c.1, s. 189) (2)
 
Türk Milletinde aile kavramı her dönemde önemini korumuştur. Aile toplumun temelidir!
 
Türkçede bu konuda birçok atasözü vardır mesela “Yuvayı dişi kuş yapar” Bu atasözü anlam olarak “Bir evin oluşumunu, direncini, gelişmesini ve refahını kadın sağlar. Çünkü kadınlar evinden sorumlu, çocuklarından, kocasından mükelleftir. Yuvasını yapanda kadındır, günümüzde çoğunlukla bozan da kadındır. Erkekler ise Allah güç verdiği için çalışma işini yürütürler.” şeklinde ifade edilir.(3)
 
Türk Milletinde İslamiyet’ten önce de kadının yeri çok önemlidir. Şöyle ki! Eski Türk toplumlarında aile en önemli sosyal birlik olduğundan, ailenin temelini teşkil eden kadın, Türk destanlarında ve Türk felsefesinde öyle yüce bir mertebeye kurulmuştur ki kadını öylesine yüce bir varlık haline getiren töreye ve kültüre hayran olmamanın imkânı yoktur. Kadın, erkeğin biricik yoldaşı ve çocuklarının anası olmak gibi önemli bir vazifeyle görevlendirilmiştir. Daha da önemlisi Türk Milletinin tek bereket kaynağıdır. Kendisine verilen bir takım haklardan dolayı hanların, hakanların, cengâverlerin önünde saygıyla eğildikleri bir şeref abidesidir.
 
İlk Türk yazıtlarından olan Bilge Kağan kitabesinde Kağan: “Sizler anam hatun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim…” hitabıyla söze başlar.(4)
 
Türk Milletinin tarihinde  “Selçuklu Medeniyeti” olarak ifade edilen bir medeniyet oluşturan Selçuklu Türk Devletinde de kadın öncelikle birey olarak değerli görülmüş ve bütün zorlukları ve hatta güzel anların paylaşıldığı bir arkadaş olarak kabul edilmiştir.
 
Selçuklu kültüründe kadının belinde silah taşımasının kucağında bebek taşımasına engel olarak görülmediği gibi; hayat arkadaşı olan eşine müzik çalan ya da içeceğini dolduran bir erkek de yadırgatıcı olarak kabul edilmemiştir. Kaynaklardaki anlatımlar ile de eşleşen bir şekilde tasvirlerde kendinden emin, başarılı ve güçlü bir Selçuklu kadın profili ile karşılaşılmaktadır. Selçuklu kadının toplum içindeki bu konumundan hoşlanan ve böyle olmasını bekleyen eşlerin, babaların, amca ya da dayıların ve hatta eşlerin varlığı da atlanmamalıdır. Selçuklu toplumundaki uyum ne kadın ne de erkek olarak bir cinsiyetin baskın tutumundan kaynaklanan bir durum olmayıp ortak görüş olarak hayata geçirilmiştir. Cinsiyet merkezli bir ayırım ne kadın ne de erkek için yapılmış İslamiyet ile de çelişmeyecek şekilde hayat birlikteliği esasından hareket edilmiştir. Yaşam şartları göz önünde bulundurulduğunda sürekli seferde olan Selçuklu toplumda erkeklerin ev ile ilgili endişe yaşamadıkları varsayılabilir.(5)
 
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu dönemde kadın, Eski Türk devletlerinde olduğu gibi üstün bir konumda ve toplumsal yaşamın içinde yer alır. Ancak Osmanlı Devleti’nin yükselme döneminde Türk kadını, yerleşik yaşama geçme, yerleşilen coğrafyada etkisi altında kalınan kültürler -Bizans, Đran- nedeniyle toplumsal hayattan dışlanır. Arka plana itilip sosyal hayatta ve kamusal alanda yer almasına izin verilmeyen kadın, Tanzimat’ın beraberinde getirmiş olduğu Batılı akımların etkisiyle evden dışarıya yönelir ve sosyal hayatta daha fazla görülmeye başlar. Tanzimat’ın ilanı Osmanlı toplumunda kadının sosyal statüsünün yükseltilmesi, eğitiminin artırılması ve çalışma hayatına atılması için sosyal bilinç oluşturulması açısından bir başlangıçtır. Kadına yatırımın geleceğe yatırım olduğunu anlayan Osmanlı aydınları ve yöneticileri, XX. yüzyılda kadının statüsünün farklılaşmasına yönelik kanunlar için uğraş verir, kadınının eğitimine yoğunlaşır ve kadının ekonomik yaşama atılması için çaba gösterir. Tanzimat ile başlayan kadının eğitimli, bilinçli olması ile toplumunda güçlü olacağına dair düşüncenin yaşama geçirilmesi kolay olmamıştır. Kadınların toplumsal konumlarının güçlendirilmesi, kadının eğitimli olması ve kadının çalışma hayatında yer alması fikri hep erkekler tarafından savunulmuştur. Kadınlar kendileri ile ilgili konular basın aracılığı ile tartışılırken ilgisizdir. Ancak Tanzimatla başlayan Meşrutiyetle devam eden Batılılaşma süreci içerisinde kadın, XX. yüzyılda bu tartışmalar içinde yerini almıştır.(6)
 
Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türk Milleti’nin milletler tarihindeki akışı içinde İslamiyet öncesi dönemler de dahil olmak üzere Hunlar, Selçuklu, Osmanlı zincirinde son halka kabul edersek kadının bir insan, anne, eş/hanım/hatun olarak son 91 yılına da bakmamız gerekir.
 
Mustafa Kemal Atatürk, Türk toplumunu çağdaş devletler seviyesine ulaştıracak gücün devrim ilkeleri doğrultusunda yetiştirilmiş kuşaklardan kaynaklandığını düşünmüş, Cumhuriyet’in ideal kadın tipini ailede, toplumda ve devlet idaresinde erkeklerle eşit koşullara sahip kadın olarak belirlemiştir. Bu bağlamda Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkenin geri kalmışlığı ile kadınların erkeklerden farklı, ikincil bir konumda tanımlanmış olması arasında bir paralellik kurulmuş ve kadının hem toplumsal hem siyasal alandaki konumu yeniden biçimlendirilmeye ve toplum içi görevleri yeniden tanımlanmaya yönelik çalışmalar başlatmıştır. Kadın, bir yandan çalışma hayatının içerisine çekilmeye çalışılırken bir yandan da aile içi rolleri daha da sağlamlaştırılmaya çalışılmıştır.(7)
 
Atatürk, 1 Aralık 1923 yılında İzmir’de yaptığı konuşmasında kadının konumunu şöyle ifade etmiştir  “...Bir toplum cinsinden yalnız birinin, çağın gereklerinin edinmesiyle yetinirse, o toplum yarıdan çok güçsüzlük içinde kalır. Bir ulus ilerlemek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel alarak kabul etmek zorundadır. Bizim toplumumuzun başarısızlığının nedeni kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz gevşeklik ve kusurdan doğmaktadır... Bir toplumun yaşamda çalışması ve başarılı olması için, çalışmanın ve başarılı olabilmenin bağlı olduğu bütün nedenleri ve koşulları kabul etmesi gerekir. Bundan dolayı bizim toplumumuz için ilim ve fen gerekliyse bunları eşit ölçüde hem erkek hem de kadınlarımızın elde etmesi gerektir”.
 
Atatürk’ün yeni Türk kadınının nasıl olması gerektiğine dair şu sözlerinde görebiliriz:
 
“Türk kadını dünyan›n en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil, ahlakta ve fazilette ağır, vakarlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi Türk’ü zihniyeti ile, pazusu ile, azmi ile muhafaza ve müdafaaya kudretli nesiller yetiştirmektir”
 
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaratılan kadın hareketinin amacı Anadolu Kadınını yüceltmektir. Atatürk’ün Anadolu Kadını tasviri şöyledir:
 
“Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, ürünlerini pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklar›n›n dumanını tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtı ile kağnısı ile, kucağındaki yavrusu ile, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakar, o ilmi Anadolu Kadını olmuştur”.
 
Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını birçok batı ülkesinden çok önce 1935 yılında kazandığı hususu ise hepimizin malumudur!
 
Bugün Türkiye’nin nüfusun yarısı kadındır, yöneticilerimizi belirleyen seçmen olarak ise erkeklerden 273 bin kişi fazladır!
 
Bu köşe yazısı her ne kadar Hun, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti ekseninde kaleme alındıysa da Türk’ün kadına bakışı diğer Türk Devletlerinde de paralellik arz etmektedir!
 
Türkiye Cumhuriyeti’nin 91. kuruluş yılını idrak ettiğimiz 2015 yılında insan, anne, eş,birey olarak Türk Kadını çok daha iyilerine layıktır!
 
İnancımız, devlet felsefemiz, töremiz, örf ve geleneklerimiz de bunun gerçekleştirilmesini emretmektedir!
 
 
(5)   Selçuklu Kültüründe Kadın’ın Konumu: Sanat Eserlerinden Hareketle Karşılaştırmalı Bir Değerlendirme/ Başak Burcu TEKİN/ Doç. Dr. Melikşah Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü
(6)   Osmanlı Devleti’nde Kadının Statüsü, Eğitimi ve Çalışma Hayatı (1839-1918) Sibel DULUM/Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
(7)   Cumhuriyet Dönemi Kadın İmgesi Üzerine Bir Değerlendirme Dr. Ayça GELGEÇ BAKACAK/Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisi
 
YORUM EKLE