Tasfiye Süreci -II

 Önceki yazımızda MHP’nin siyasetin dışına itilmesiyle ve Başkanlık sistemine geçişle sonuçlanacak iki olguyla karşılaşmamıza ramak kaldığını yazmış; Başkanlık rejimi üzerinde yürütülen tartışmaların yanlışlığından bahisle; Başkanlık rejimine geçişte görev alacak zihniyetin oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmeye çalışmıştım. Tasfiyeci güçler adına “EVET” cevabını verdiğimiz; “Başkanlık sistemine geçiş için Ülkücü hareketin tasfiye edilmesi mi gerekiyor?” sorusunu sormuş; Türk seçmen profilinin kazandığı milliyetçi karakterin “EVET” cevabının gerekçesini oluşturduğunu belirmiştim. Ülkücü hareketi tasfiye etmek isteyen soyguncu sistemin Başkanlık rejimi ile getirmek istediği iki bloklu siyasi yapıyla milliyetçiliğin yeniden edilgenleştirileceğine işaret etmiş, Başkanlık rejiminin bir kılıf olabileceğini belirtmiştim. Bu bölümde MHP’nin tasfiye sürecinde olup olmadığını, penceremizden gördüklerimizi paylaşmak niyetindeyiz.  
 
Öncelikle MHP’de yaşananların, gündeme getirilmesi yeni olsa da Başkanlık rejiminin hayata geçirilmesi politikalarının, yürütenlerin çapını aşan, bir üst akıl veya bir mutabakatın ürünü olduğundan, entegre bir proje olduğundan kuşku duymadığımı ifade etmeliyim. Ülkelerin dinamiklerini, dengelerini tamamen etkileyecek, değiştirecek, böyle projelerde uluslararası odakların dahlinin olup olmadığı şüphesi hep vardır. Tehlikeli olan yanı da budur. Bu bakımdan projenin menşei, markası ve Türkiye’yi taşıyacağı yer de şüphelidir.  
 
İki senedir devletin mahremini sokağa seren bir Fuat Avni meselesini çözemeyen kafada, bu tehlikeyi görebilme ferasetinin varlığından, çözebilme becerisinden umutvar değilim. Bu tehlikenin varlığını veya yokluğunu, inançların, değerlerin arkasına gizlenerek; nefsi arzularla, iktidar hırsıyla kutuplaştırılmış, zihin karışıklığı yaşayan toplumda, manipülasyon aracı anketlere bakarak değerlendirmek doğru olmaz. Bu tehlikenin varlığı veya yokluğunu, birçok bilgiyi elinde bulunduran kurumların tepkilerine, kurumsal tepkilerle, toplumsal tepkilerin paralelliğinde, hassasiyetine bakarak görebiliriz. Muhalefeti her şeye karşı olmak olarak gören, henüz muhalefeti bile beceremeyen partilerin, güdümlü patron derneklerinin, arka bahçe vakıfların dışında kurumsal bir tepkiden de bahsedemiyoruz.  
 
7 Haziran sonrasında gelişen olayları 1 Kasımda AKP’nin oya tahvil etmeyi becermesi, bunda Bahçelinin “Kör, parmağım kör gözüne.” Dercesine AKP’nin işini kolaylaştırarak, 1 Kasım seçimleriyle AKP’nin düşüşteki trendinin yeniden yükselişe geçirilmesi, 7 Haziran seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo ile riske giren entegre projenin gereği miydi? Sorusunun cevabı da bana göre EVET ’tir.
 
Yaşananlara baktığımızda; projenin zamana yayıldığını, ana ayağının MHP’nin ülkücülerden arındırılıp, tasfiye edilmesi olduğunu söylemek zor değil. “Milli devlet, güçlü iktidar”, “Kavgamız Vurguncu Düzenedir” sloganları ile yola çıkan; “Hak, hukuk, adalet” vadeden, Ülkücü hareket siyaset zemininde var olduğu sürece, çürümüş vurguncu düzen için en büyük tehlikedir. Onun için de siyasetin dışına itilmelidir. Bu sebeple önce Ülkücüler MHP’nin dışına itilmelidir ki; hareketin siyasi organizasyonu MHP de siyasetin dışına itilebilsin. Çürümüş soyguncu sistemin yeni ambalajı olacak Başkanlık rejiminde varlığını sürdürebilmesinin çıkar yolu bunu gerektiriyor.  
Bahçeli, geldiği günden beri bunu yapmaya çalıştı. Ülkücülerden arındırılmış bir MHP yaratmak için önce hareketin hafızasını yapının dışına itti. Beslemeleri, borazanları ile insaf, ahlak dışı iftira ve karalama kampanyaları ile kara çalınmadık, ajan, hain ilan etmedik kimseyi bırakılmadı. Ülkü ocakları, Gençlik kolları, Ülkücü Meslek kuruluşlarının yöneticilerinden, mahalli liderlerden, eğitimcilerden kendileri gibi görevli birkaç kişinin dışında; ülkücü düşünceyi, kimliği, kişiliği, gelenekleri koruyacak kim varsa hepsi itibarsızlaştırılarak yapının dışına itildi. Bugün bu insanların en çok ihtiyaç duyulan bilgisinden, tecrübesinden faydalanamıyoruz. Baş yok, hafıza bünyenin dışında, iskeletimiz tanınmaz halde. Ruhumuz fitne, fesatla ime lime ediliyor. Fikirden eser yok, geleneklerimiz ayaklar altında. Kaşın kara diyen herkes karalanıyor.
 
Demokrasilerde toplumsal baskı, yaptırım gücü en büyük maniveladır. Kitlede saklı olan güç kendiliğinden harekete geçmez. Siyaset bir yönüyle akılla yürütülen güç mücadelesidir. Kitleye dayanan, kitlenin gücün akılla organize edip kendinde toplamayı başaran, bu mücadelenin galibi olur. Kitle gücünü kullanmaktan çekinen siyasetçinin gücü kendi ağırlığı kadar olur. Kitlenin harekete geçmesi için öne çıkanda cesaret ve sorumluluk gerekir. Bu cesareti göstermez, bu sorumluluğu üslenip zamanında harekete geçiremezseniz bu gücü farkında olmadan kırarsınız. Muhalefet, kitleyi harekete geçirmeden imza toplama kampanyası başlatmakla en büyük gücü devre dışı bırakarak stratejik hata yaptı. Genel merkezin önüne on bin, yirmi bin kişi toplayarak psikolojik tepkiyi aksiyona, eyleme dönüştürebilseydi; toplanacak imza çok daha yüksek olur, Bahçeli de, arkasındakiler de direnme gücünü yitirirdi. Parti teşkilatlarıyla oynamalarına, kırgınlıklara meydan verilmez, zaman israf edilmezdi.
Aralarında neden aday olduğu sorusuna verecek makul cevabı olmayanlarında olduğu; stratejisi olmayan, istişareden uzak, nefsine, hırsına mağlup, bir araya gelemeyen muhalif adayların öngörüsüz acelecilikle imza kampanyasına girişmesi, 1 Kasım’ın oluşturduğu dip dalgayı önemli ölçüde kırdı.
 
Kitle hareketi yapılmadığı için ipler tekrar Bahçelinin kontrolüne geçti. Muhalefetin kitle gücünün olmadığını düşünerek mahkeme kapısını gösterdi. Mahkeme yasanın öngördüğünden fazla imza toplandığını tespit etti, fakat ipler halen Bahçelinin elinde. Temyiz safhasını uzatmak ve temyiz aşamasını etkilemek için mahkeme kanalıyla dosyaya önemli iki bilirkişinin raporları ekletti. Temyiz süresi ne kadar sürer bilinmez, ama temyize gidilmese, kongre hemen yapılması en erken bir ay, kırk beş günü bulur. Yönetim değişikliği olduğunu var sayarsak yeni yönetimin hukuki gerekleri tamamlaması, oturması, dengelerini kurup çalışmaya başlaması gene bir, iki ayı alır. Bu da MHP’nin üç dört ayının daha bu didişmeyle boşa geçmesi demektir.    
 
Baskın seçim senaryo olmaktan çıktımı? EVET.
 
Oysa geriye dönüp bakarsak; MHP de Muhalefetin olağanüstü kongrenin yapılması için mahkemeye müracaatından sonra Erdoğan ve Davutoğlu’nun seçim startını verdiğini görürüz. Hükümetin seçmenin gözünü boyamaya dönük, vaatlerini alelacele yerine getirme kararlarının peş peşe sıralaması, Başbakan’ın bu kararlar sanki uygulanmaya başlanmış gibi ekranlardan anlatmaya başlamasının, AKP’nin anayasa değişimiyle ilgili dayatmalarının, bu dayatmalarla muhalefeti uzlaşmaz göstermeye çalışmasının başka bir yorumu olamaz. Sayın Erdoğan’ın ABD dönüşünden sonra keskin milliyetçi söylemlerini artırması, telaffuz etmekten kaçındığı Türk kimliğini üzerine basarak terennümü, seçim için değilse; “Düğün değil, bayram değil, eniştem beni niye öptü” tekerlemesi gibi boşlukta kalır. Bir taraftan Sayın Erdoğan’ın müjdeli açılışları, bir taraftan hükümetin güneydoğu ziyaretleri, surda namaz kılmalar, daha birçok gösterge seçimin kapıda olduğunu gösteriyor. Benzer düşüncelerin, kanaatlerin basında yer almaya başladığını da görüyoruz.  MHP yönetiminin mahkemenin kararını temyize götürmesinden kısa bir zaman sonra seçim sözcüğü siyasilerden en çok duyacağımız sözcük olacak.
 
Bu durumda MHP yönetiminin temyize gitmesi; kongreyi geciktirecek zaman kazanmaktan çok, seçimi AKP’nin kazanmasına yardım edecektir. Bırakın Bahçeliyi bunu zırdeli bile hesap eder. Seçim sözcüğü AKP tarafından kullanıldığı gün, MHP de hiçbir muhalif aday seçimi kaybetmenin sorumlusu olmamak için kongreyi diline bile alamayacaktır. Bahçeliyle gidilecek seçimin sonucuysa şimdiden belli. Ülke terör belasıyla yangın yerine dönmüşken, seçmen köprü geçerken at değiştirmez; İki, üç ay sonra yapılacak kongrede göreve gelecek kim olursa, olsun, denge kurup, sağını solunu tanımadan gireceği seçimden elde edeceği sonuç ta aşağı yukarı aynı olur.
 
Alın size kayyum Bahçeli. Alın size anahtar teslim MHP tasfiyesi. Başkanlık ta bonusu.
 
Önceki yazımızda “Öyle görünüyor ki; bu dönemin sonunda, iki olguyla karşılaşmamıza ramak kaldı.” Dememin sebebi budur.
 
Bu oyunları, bu planları yapanların unuttukları bir şey var;  Türk’ün oyunu. Batılıların; “Osmanlıda oyun bitmez” sözünü de biz oyunbazlara hatırlatalım.
 
Peki, bu oyun nasıl biter?
 
Öldürmeyen her darbe yeniden varoluşun, dirilişin de yolunu açar. Bu noktada önemli olan; yeniden açılan diriliş yolunda yeni ölümcül darbeler almadan yürümeyi başarmaktır. Ülkücüler bunu başarmak zorunda.
Yarından tezi yok; muhalif adaylar başta yapmaları gerekeni yapmalı; temyiz müracaatı yapılmadan Ankara’ya elli bin kişiyi toplayıp dip dalgayı tavana çıkartmalıdır. Baskın basanındır. Bu dalga ile oluşacak heyecan, hareketlenme; kongrenin de, yapılacak baskın seçimin de sonucunu şimdiden tayin edecektir. 
Bu iş artık ortaya çıkan adayların işi olmaktan çıkmış; imkânı olan, olmayan her ülkücünün var olma meselesi haline gelmiştir. Adaylar sadece baş tutmakla sorumludur. Bu sorumluluktan kaçanlar da Bahçeli kadar sorumlu olurlar.
 
Önceki yazımızın başında “Eğer bir oyunbozan çıkmazsa öyle görünüyor ki; bu dönemin sonunda, iki olguyla karşılaşmamıza ramak kaldı.” Demiştim.

Bu oyunu bozacak olan gene Ülkücülerdir. Ülkücüler Haydi Ankara'ya.

YORUM EKLE