TANRI İNANCININ TAPINAĞI


1990’dan başlayarak Türkistan ülkelerine gezilerim oldu. Kazakistan’ın Türkistan
Kalesindeki (şehir) Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi’ni Tonguç (ilk) başkanı olarak 14 yıl
yönettim. Bu arada bölge insanlarıyla yoğun görüşmelerim oldu. Anılarımı Türk Dünyası
Deyince adlı kitapta yazdım.


Bu yazıda başlıktaki konu ile ilgili gözlemlerimi yazmak istiyorum.
Kazaklar-Kırgızlar, yüzeyde Müslüman olsalar da derinlerde eski inançları yaşamayı
sürdürüyorlar. Söz gelimi yedi atanın çocuklarının birbiriyle evlenmemesi kuralı, eski inancın
gereğidir ve bugün de geçerlidir. Bu yüzden tüm Kazak-Kırgızlar yedi atalarını ve onlardan
gelen yakınlarını bilmekle yükümlüdürler.


Bu durumu bir örnek olarak verdim, asıl anlatmak istediğim başka… Türkistan’a
gitmeden önce de çocukluğumda başlayan ilgim dolayısıyla bu bölgedeki insanların
yaşayışlarıyla ilgili bilgilerim vardı. Buna rağmen birçok olay bana da şaşırtıcı geliyordu.
Kazakistan’da ilk yıllarımdan biriydi. “Arça Evliyaya yemek yemeye gideceğiz.”
dediler.


Arça Evliyaya gittik. Bir büyük ardıç ağacının altında kurulan sofrada kımızlı, kazılı,
kuzulu bir yemekten sonra “Arça Evliya nerede bir ziyaret edelim.” dedim. Şaşırdılar. “İşte
burada ya, bu ağaç arça ağacı ve evliya budur.” dediler. Şaşırmak sırası bana geldi: “Ne
yani, burada evliya mezarı yok mu?”demem üzerine “Yok, yok, mezar yok, bu ağaç
evliyadır.” dediler.


Başka bir gün Çimkent’te “Damçı Evliya”da yemek yedik. Artık öğrenmiştik, Damçı
Evliya, çok güzel bir bulak idi. Damla damla akan sular, derecikler oluşturuyor, onlar da
birleşip dere olup Seyhan’a doğru akıp gidiyorlardı.


1992 yılında Almatı’da “Dünya Kazaklarının Kurultayı” yapıldı. Kurultay Başkanı
ile birlikte sahnede oturduk. Salonda oturanlara bakarken gözüme en önde oturan ilginç bir
kişi takıldı. Akpak giyinmişti, elinde ak bezlere sarılmış bir asa tutuyor ve dimdik oturuyordu.
Başkan’a bunun kim olduğunu sordum. “Sarı Evliya” dedi. “Yani kim?” diye yeniden
sordum. “şaman” dedi. “baksı” dedi.


Akşam televizyonda Sarı Evliya ile söyleşi vardı. Evliya sağaltıcı ve durugörücü idi.
Sunucu soruyor, “Evliya” karşılık veriyordu. Arada şöyle bir konuşma geçti:
-Sarı Evliya gücünü nereden alıyorsun?
-Tanrı Dağlarının ruhundan…
-Müslümansın, dağların ruhu olur mu?
-Elbette vardır, olmasaydı Kur’an’da “Biz emaneti dağlara vermek istedik de
kabul etmedi.” denmemiş mi?

Sarı Evliya gerçekte atalarının inancını yaşıyor, ama buna Kur’an’dan da delil
buluyordu.


Atalarının inancı ağaçlara, sulara, dağlara “evliya” diyen bir inançtı.
“Binlerce yıl Tanrı inancıyla yaşayan, bu inançla içini yüceltip toplumda barış ve
dinçlik sağlayan, iyiliği izleyip kötülükle savaşan Türk Atalardan neden camiler, kiliseler,
havralar gibi “tapınaklar” kalmamıştır?” sorusunun karşılığı işte tam bundadır.
Tanrı İnancında olanlar için Tanrı her yerdedir. Yeryüzü tapınak’tır. Dağların,
tepelerin uygun yerleri, suların başı, ağaçların altı ya da çadırların, evlerin içi Tanrı’yı
tek tek ya da topluca anmak için tapınaktır. Tanrıyı anmak, O’na ulaşmak isteyen için
her yer tapınaktır. Ayrıca tapınaklar yapılmaz.


Açık havada Güneş’i ya da Ay’ı görmek için en uygun yerler Ataların
İnancındaki tapınma için yeterlidir. “Tanrı’nın Evi” diye bir kavram Ataların
İnancında yoktur. Çünkü Tanrı’nın evi olmayan ev yoktur. Sonsuzluk bir eve, bir
yapıya nasıl sığar?

YORUM EKLE