Sofya'ya çarşısına uymayan hesaplar

 Toplumda ihtiyaç olsa da, herkes yol gösteremez.
           Son yıllarda kimin iyiliğimiz için çalıştığını, kimin ise bazı hesaplar peşinde olduğunu anlayıp değerlendirip seçim yapmakta güçlük çektiğimizi itiraf ediyorum. Bizden biri olan, hemşerimizdir deyip elini öptüğümüz, saygımızı eksik etmediğimiz bazı ağabeylerimizin son dönem çıkışlarına da anlam vermekte zorlandık, desem yalan olmaz.
           Bir hafta önce Sayın Turhan Gençoğulu Sofya’ya gidip geldi.
           Ondan önce 2 defa art arda olmak üzere Trabzonlu Aziz Babuççu da Sofya’daydı.
           İkisinin ziyaret amaçları bu defa çakıştı.
           Oradaki Türkleri birleştirmek gibi önemli bir misyona giderken 20 – 30 kişilik bir “Belene” mağdurları grubunu da beraberlerine almaları iyi olurdu. Çünkü gün ışığında olduğu üzere, sayıları büyük olan ve hala “biz olmasaydık, hiçbir şey olmayacaktı” havasını soluyan bastonlu ağabeylerimizden bazıları belki HÖH “fahri” Başkanı Ahmet Doğan’a “a be gülüm, biz hala ayakta dururken, sen bizim davamızı canlı mezara gömdün, neden böyle yaptın!” sorusunu yöneltebilirlerdi.
           Çok üzücü olduğu kadar, bu bir de acı bir gerçektir bu. Öz davamızın aziz ve canlı abideleri olan bu kardeşlerimizi yürüdükleri dikenli yolların boyunda uyanış, diriliş ve direniş yaşandı. Tarih yazıldı. Şehitlerimiz düştü. Anıları canlıdır.
           Lütfi Mestan ile Mustafa Karadayı “bizim hak ve özgürlük davamızın köklerinde” yoktu. Kasım Dal gençliğinin en güzel yıllarını Sofya hapishanesinde geçirdi. Kuşaklaşıp dertleşmeleri iyi olurdu. 1989’da bu “Belene” mağduru kardeşlerimizin hepsi savaş alanında, aynı ruhta, ortak eylemde ve hedefte birleşmiştik.  Mücadele eden bir halkın en büyük erdemi ruhsal birlikte buluşmaktır. Bu olmuştu.
           Şunu özellikle bilmenizi isterim. Bizim davamızın köklerinde, toprağımızın mayasında Türk-Müslüman kimliğinin mücadelesi suyu vardır. 1990’ın 04 Ocak gününde, HÖH partisinin kurulmasıyla bizim olan direniş ağacımızın dalları değişik kalemlerle aşılanmaya başladı. İlk kalem Ahmet Doğandı. İhanetçi çıktı. Taç belirledi ve dava ağacımızın şeklini, meyve tadını değiştirdi. Burada Belenecilerinin çoğu desteklemişti Doğanı, neden?
            Son 28 yılda aşılanmadık dal-budak kalmadı desem yalan olmaz.
           Aşı kabul etmeyenler daha 1989’da Türkiye’ye kovuldular. Memlekette kalan ve eritilerek kimlik davası değiştirme baskılarına tepki gösterenlerin güçlü kimlik sahibi olanları da git gide anavatana toplandılar.
           Şimdi sorun şudur. Kök suyu yüklü yaprak, tomurcuk, bahar, sürgün, meyveden eser bile olmayan, tamamen değişen olguları birleştirmek mümkün değildir. Bunları budayarak öze dönmek de olası değildir. Yol tektir. Köke (öze) dönebilmemiz için ağacı kökten kesmek ve yeni özünden filiz sürmesini beklememiz gerekir. Risklidir. Yeni bir bilinçlenme, fedakarlık ve son derece sorumlu bir kararlılık gerektiren bir süreçtir.
           Ne yazık ki, başka bir çıkış yolu da yok gibi… Varsa, o da Türkiye’ye giden kardeşlerimizin modern Türk kimliği taşıyıcısı olarak kaybettikleri memleketlerine dönüp davamıza dört elle sarılmaları olabilir. Bu bir şeref meselesidir. Önce birçok aydın emekli bunu yapabilir. Özel bir misyondur ve yürek ve irade ister. Bunu ancak avuçlarında ve kanatlarında hayal olan yürekli kardeşlerimiz yapabilir. Bunu davası olan dertli olanlar ancak becerebilirler.
            Bugün bizi yeni arayışa iten nedir?
YORUM EKLE