Seçmek…

Seçmek bir tercihtir… Var olanların arasından kendi değer algısını taşıyan, beklentileriyle örtüşen veya örtüşeceğine inanılan tarafa meyleder zihin. Kendi ile uyum ve uygunluk arar seçmeye seçeceğinde. Kişisel veya toplumsal seçimlerin altında ne olursa olsun önce insanın kendi özü saklıdır.

Seçilen veya tercih edilen seçenlerince övgüye değer bulunur. Çünkü seçenlerini ve onların algısını onaylamıştır. Genellikle kazananın ardından pek olumsuz bir şey denmez ama kaybedenle ilgili uzun ve detaylı konuşmalar yapılır. Bu konuşmalar kaybedenden çok kaybedenin neden kaybettiğine dair sorularla yüklüdür. Seçmenler, seçmediklerinin neden seçimi kaybettiğini tartışır. Oysa kazananın neden kazandığı ve kaybedenin neden kaybettiğinden çok irdelenmesi gereken seçmenin ne yaptığı, neden yaptığı olmalıdır.

Seçmen kendisi için, kendi refahı, ülkesi ve geleceği için “seçme” yaparken neye göre neden seçmektedir? Onu sandığa götüren nedenler nelerdir? Hangi isme neden dikkate almaktadır?

“Seçmek” sanıldığı kadar kolay değildir. Pazarda domates bile seçerken durup düşünüp kendi tercihini yapan halk, kendisini yönetecek kişiyi seçmek için haliyle daha fazla özen göstermelidir. Göstermelidir göstermesine de “seçmek” bir irade, bir tercih, bir farkında olma hali gerektirmektedir. Hal böyle olunca öncelikle seçmeyi yapacak kişinin kendini ve çevresini nasıl algıladığı, neleri beklediği, neleri umduğu veya nelerden endişe duyduğu oldukça önemlidir.

Bölgesel özelliklerinden ötürü savaşın kıyısında duran ülkelerin halkları, her şeyden önce öncelikle gücü önemserler. Bu biraz da geçmiş öğrenmelerinden kaynaklanmaktadır. Onlara göre güç, ses getiren, karşı durabilen, sert olabilendir. Güç, fiziksel olarak sergilendiği zaman da, söyleme yansıyan haliyle de hükmetmek demektir.

Söze, söyleme döküldüğünde dinleyen kişi söylemin niteliğini pek çözemese de, görünenin sunulan halinden etkilendiğinde o tavır ona yön verir. Kişinin kendi içinde gerçekleşen ankette, sakin, aklı başında ve dengeli bir söylemden çok gelenekte var olan savaşkan söylem ve görsel otorite tercih edilir olacaktır. Bu özellikleri birey olarak kim taşıyorsa makbul olan, doğru olan da o olacaktır.

Türkiye coğrafyasının özellikle nüfus yoğunluğunun gelenekçi, feodal ve otoriter özellikler taşıyan bölgelerinde hükmetmenin çok önemli olduğu bir sır değildir. Böylesi bir durumda yapılan ve yapılacak olan her türlü “seçmenin” eğitimle ilişkisine bakmak gerekir.

Bilinen odur ki eğitim, insan algısını farklılaştırırken, değerlerini ve beklentilerini de biçimlemektedir. Hal böyle olunca eğitimli insanın diğer insanlara oranla tercihleri, beklentileri ve değerlere yüklediği anlamlar seçme kavramını doğrudan etkilemektedir. Eğitilmiş insan algısının diğer insanlara göre daha berrak, yenilikçi, çağdaş ve sorgulayıcı olması beklenir ve bu normal bir beklentidir. Seçen, bu özelliklerinden ötürü seçtiğinden ve seçme nedenlerinden emin olarak seçimi yapmış olur. Böylece “seçme” daha sağlıklı bir kararla gerçekleşir.

Eğitim ve algıyı etkileyen faktörler arasında baskın yaptırım gücüne sahip olan korku, yoğun endişe ve “şiddet esareti” eğitim kadar, algı kadar öne geçebilmektedir. Özellikle de sessiz sedasız insanı ve toplumu ele geçiren şiddet, bütün halleriyle kendini benimsettiğinde toplum bambaşka bir öfkeyle dönüşür. Şiddetin en büyük düşmanı olan eğitim işte bu nedenle hem toplumsal barış, hem bireysel barış, hem de irade özgürlükleri açısından çok önemlidir. Birey kendi iradesini kullanmayı korkularından ve şiddete teslim olan tarafından sıyrılmayı başardığında seçimleri de berraklaşacağından yönetilecek tarafı iradi tarafı ile dengeye kavuşacaktır.

Türkiye seçmeninin yaptığı “seçme” değerlendirilirken seçmeni sandığa taşıyan algının, titizlikle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yani topluma, eğitim, kendini ve toplumu algılama ve değer-kimlik ilişkisi ve beklenti açısından bakmak yerinde olacaktır.

YORUM EKLE