Seçim Sonuçları ve Vicdan Muhasebesi

Millet, herkesin ağzının payını verdi, tıraşını önüne indirdi, herkes saçının akını, karasını gördü. Tiyatro bitti ama kayıkçı kavgasının biteceğini beklemek hayal. Çok şey yazılacak, çok şey söylenecek, dedi ki-demiş devam edip gidecek. Ne kadar üzülsek de burası üçüncü dünya ülkesi çünkü.

Fikrin kıymet etmediği, düşüncenin horlandığı, düşünen idealistin sevilmediği yerdir üçüncü dünya. Üçüncü dünyada dedikodu, iftira, hakaret, küfür, saygısızlık vardır. En çok bağıran, en küfürbaz, en yalancı, en iyidir, toplumu germek marifettir üçüncü dünyada. Televizyona çıkıp adam gibi, insanca konuşup, tartışmak, medeni davranış üçüncü dünyada olmaz. Eğitime, tahsile, nede ilme ihtiyaç yoktur. Onun için lider olmak kolaydır üçüncü dünyada.

Toplumu bu kadar germek hangi akla hizmetse gerilim, kutuplaşma doruğa tırmandırıldı. Gerilimden beslenen sorumsuzların yüreğimizi ağzımıza getiren gerilimli zamanlar şükür geride kaldı. Sorumsuzların baş tacı olduğu yerde geçmişin korkularından, pişmanlıklarından sıyrılıp, günün mutluluğunu yaşamak, gelecekten umutla bahsetmek zor.
Ülkenin başındaki muhterem ne yasa dinledi, ne hukuk. Herkesi bağlayan hukuk, baştaki muhtereme sökmedi, ortalığı zücaciye dükkânına girmiş fil misali kırıp döktü. Küfürbaz imama rağmen caminin temizliği cemaatin iyiliğindendir.

Millet sözünü söyledi; Erdoğan’a yetkini aşma dedi, hevesini kursağında koydu. AKP nin şımarıklığına, yozlaşmasına dur dedi. Muhalefetin tutarsızlığını, yetersizliğini kafasına bir daha vurdu.
Tek başına hükümet kurma yetkisini kaybetmiş olsa bile seçimin galibi AKP. Bir dizi rezalete karşı 2011 seçime göre, 13 yıllık iktidar yıpranması % 8. 2011 de seçime katılmayan HDP oyları dikkate alınırsa oy kaybı % 4 demektir. Buna karşı CHP oylarını HDP ye kaptırırken kendisini alkışladı.

MHP Genelbaşkanı bir yandan 80 milletvekili beklediğini açıklarken, diğer yandan ülkücü tabanı "devletin başına devlet gelecek" diye bağırtarak tabanı bir daha kandırdı. Seçmen kanmadı, Bahçeliyle bu işin olmayacağını bir daha söyledi.

Umulur ki bu sonuçları gördükten sonra 2007 oranının bile üzerine çıkmayı beceremeyen MHP yönetimi yetersizliğini kabul eder, haysiyetli bir davranışla istifa denen müessesenin varlığını hatırlar.  Goygoycularda salya sümük zırlayıp, önüne yatmazlar ve ülkücü hareketin yolu açılır.  

Ülkücü hareketin yolu nasıl ve neden kapanmıştı? Artık bunu bir vicdan muhasebesine tabi tutmak zorunda olduğumuz noktadayız.
Ölüm, tecrübesi olmayan her canın bir kere tadacağı gerçek.

Her fani gibi Türkeş de tattı, fakat tecrübesi kabil olmayan bir duruma karşı hazırlıklı değildik, ne yapacağımızı bilemedik. Türkeş’ten kurtulmak için idam sehpalarında sonuç alamayan soyguncu sistemin hamilerinin ümitlerini Azrail’e bağladıklarını bilmemize rağmen unuttuk. Türkeş ölünce bu hesabın bittiğini sandık. Azrail’in, Türkeş’in yoluna çıkmasına el ovuşturulduğunu, ülkücü hareketin bitirilmek istendiğini görmedik. Ölümcül hata yaptık; Türkeş’in emanetini karabasanlara teslim ettik.

Türkeş sonrasında 18 yıldır yaşananlarda fert-fert herkesin vebali, sorumluluğu var. Düştüğümüz tuzağı teşhis edemediğimiz yetmezmiş gibi; mevki, makam uğruna destek verip, meşrulaştıranlarımızın tarih önündeki vebali bir o kadar daha ağır. Her ne surette ve her ne sebeple olursa olsun yardım edip, destek verilmesi; tuzağı teşhis edenlerin hainlikle, ajanlıkla suçlanmasına, ülkücü hareketin fikir temelinden uzaklaşmasına, ülküdaşlık hukukunun ortadan kaldırılmasına, ateş çemberinde destan yazan kahramanların hareketin dışına itilmesine, hizmet etti. Kongrelerde zihinleri bulandıran danışıklı adaylıklarla buna katkı yapanlar başta olmak üzere herkes Allah indinde, tarih önünde, yerin altındakilere ve üstündekilere karşı mesuldür.

Türkeş’in aksiyoner çizgisinden, ülkücü siyasetten, ideolojiden yana tavırlı, emek vermiş, çile çekmiş dava adamlarının; iftiralarla, dedikodularla, yalan ve uydurma haberlerle adeta bozuk para gibi harcanmasına ya sessiz kaldık, ya da alkış tutuk. 18 senedir önünü, ardını sorgulamadan önümüze konanı yedik “geçiş dönemi” yutturmacalarıyla hareketin canına geçildiğini görmedik. Türkeş çizgisini savunanlara “Türkeş’in çaşıtları” denmesini duyan olmadı.Duyanlarda istikbal kaygısıyla yutup oturdu.

Ülkücü harekete ruh veren şehitlerimizin, gazilerimizin, istikballerini harcamış çilekeş ülkücülerin kahramanlık destanı “şehit-gazi edebiyatı” diye alay edilip, aşağılanıp, hakaret edilirken vicdanımızı rafa kaldırıp, hesap peşinde koştuk. Sanki başlar göğe erecekmiş gibi, bir yerlere gelebilmek için “Başbuğ Türkeş” ağızların sakızı, emaneti hesapların, çıkarların aleti olurken biz sustuk. Biz susarken şehitlerimizin kemikleri, gazilerimizin yürekleri sızladı, milletimizin harekete bağladığı umutları kırıldı. 

“Allah’ın varlığı tartışılır” diyen devşirmeler ve çocukları milletvekili yapılıp, ülkücü hareket iğdiş edilirken kimsenin çıtı çıkmadı. Allahtan Azrail imdada yetişip adamı erken götürdü de millete rezil olmadık. Gezdikleri kapılarda adam yerine konmayan gemiyi terk etmiş fırsatçı kemelerin baş tacı edilmesine, yuvaya döndüler diye bayram ettik. Kitle partileri ideolojik eksen oluştururken, ideolojik ülkücü hareket içi boşaltılıp, özü çürümüş kitle partisine dönüştürülürken hesaplarımız uğruna seyirci kaldık.

Ülkücü harekete kimin zararvereceğini en iyi bilenin Türkeş olduğu unutup, Türkeş’in dövdürdüğüne hareketi teslim ettik. İşte ölümcül hata; Türkeş’in dövdürdüğüne ülkücüyüm diyenlerin itibar etmesiydi.
  
Bu ağır hatanın bedelini hep birlikte ödedik. Taşı, taş üstüne koymadan, yeni kadrolar yetiştirmeden 18 seneyi heba ettik. En ağır bedeli de vefa adına, insanlık adına, arkadaşlık adına, tuz-ekmek hakkı adına kafası kırılıp masanın altına sokulduğunda yurt dışında olmasına rağmen sahip çıkan Ramiz Ongun, Ali Güngör gibi ülkü devleri ödedi.

Bedevi Hz. Alinin (ra) yolunu kesip hançerini çeker “seni öldüreceğim” der.

Hz Ali (ra) bedeviye “Benim sana bir iyiliğim dokundu mu?” diye sorar.

Bedevi “Hayır” der. 

Hz. Ali (ra) “O zaman bana bir şey yapamazsın.” Der.
 
Vefaya, dostluğa, iyiliğe düşmanlıkla karşılık veren çürümüş bir ahlak. Önce kendisine sahip çıkanları, altına koltuk koyanları hedef seçti. Yiyecek bir şey bulamayınca önce yavrusunu yiyen kertenkele misali.
Kimse lâyüs’el değil, insanda cevher adına bir şey varsa eleştirilir. Eleştiren, eleştirilen kim olursa olsun, fikrimizin “Ahlakçılık” prensibini rafa kaldırarak, Türk töresini, İslam ahlakını bir tarafa iterek eleştirmek ülkücü fikrin dışına çıkarttı bizi. Eleştirinin boyutu ahlak dairesinde, vicdan ölçüsünde, hakkaniyete dayanmalı, isnada, iftiraya, ifrata varmamalı. Birinin Yüzüne söyleyemeyeceğimiz sözü arkasından söylemek eleştiri olmaz, gıybet, iftira, dedi kodu olur.     
                                                                                                                                                                                           
Türkeş çizgisini silmek, baba evinden kovmak için en ağır iftiralar, en büyük yalanlar, en büyük tuzaklar Ongun'a kuruldu. Sayfa, sayfa uydurma haberler, iftira, hezeyan dolu ısmarlama galiz yazılar yazdırıldı, gene de yazdırılacak. Durmadan çamur atıldı, tutmasa da izi kaldı.

Sevin yâda sevmeyin, kızgın olabilirsiniz, küskün olabilirsiniz, hatta kampanyaların, atılan çamurların tesiriyle nefrette edebilirsiniz. Bunların hiç birisi Ramiz Ongun’un Türkeş çizgisinin devamı olduğu, bunun için hedef seçildiği gerçeğini değiştirmez. Partinin dışına itilmesine rağmen, Türkeş’ten sonra en çok eleştirilen, hakkında en çok yalan, dedikodu, fitne üretilen, iftira edilen, çamur atılan ikinci kişi Ramiz Ongun oldu.

Ramiz Ongunu kimin neden eleştirdiği, kızıp, küstüğü, suçladığı ile ilgilenmiyorum, bende eleştiriyorum. Benim, eleştirim; kaldırılmaması gereken eli kaldırmasına, başta kendisi olmak üzere büyük bedeller ödenmesine, ülkücü hareketin 18 yılının heba edilmesinedir.

Ancak geldiğimiz noktada kimsenin kimseyi suçlamadan, herkesin başını ellerinin arasına alıp, ahlak dairesi içinde, vicdan muhasebesi yapmak zorundayız.
Geçte olsa görmemiz gereken ülkücü hareketin önünde iki yol var;

Ya bu hareket kendini inkâr etmeye, misyonundan kaçmaya devam ederek; “kullanılmaya, yönetilmeye, yönlendirilmeye” elverişli, iradesiz, kişiliksiz bedhahların elinde bir yandan doğan medyanın kuyruğuna takılıp, diğer yandan omurgasız sağın payandası, cemaatlerin goygoycusu, Marksist-materyalist Türk düşmanlarına yaşama alanı sağlayan “vasat akıllı” derinlerin oyuncağı olmaya devam edecek ve yok olacak.

Ya da yüklenmiş olduğu misyona sahip çıkarak; ülkücü siyasetle Turan yolunda, milliyetçi Türkiye yolunda, Türkeş’in çizgisinde “Türkeş’in çaşıtları” ile Allah’ın şahitliğinde millete verdiği sözleri, milletin huzurunda yaptığı yeminleri tutmak için, kutlu yoluna devam edecektir.

İki yolumuz var; ya hesaplarımızın, korkularımızın esiri olup, bedhahlara eğilip bükülmeye devam edeceğiz. Yada inançlarımız, ideallerimiz için ayağa kalkıp ülkücü ruhla medeniyet iddiamızı ihya edeceğiz.

İki yolumuz var; ya düştüğümüz tuzakta enerjimizi birbirimizi yok etmeye harcayacağız. Yada harekete geçip hep birlikte yeni destanlar yazacağız.
İki yolumuz var; ya gücümüzü inkâr edip köşemizde iradesizlere tabi olacağız. Yada sahip olduğumuz gücü harekete geçirip ilk gün ki gibi; inancımızla, imanımızla, ülkümüzü hakim kılmak için, Türkiye’ye ve Dünyaya yeniden yön vermek için Kürşat gibi kükreyeceğiz.

İki yolumuz var; ya savunmada kalıpıp eriyip yok olacağız. Yada en iyi savunma hücumdur deyip soyguncu düzenin tuzağından kurtulacağız.
Ülkücü hareket için üçüncü bir yol yoktur.

Bugüne kadar yaşananlardan yeterli dersin alınmış olmasını temenni ederken; her ne surette olursa olsun, herkesi sorumlu davranmaya, vebal altında olduğumuzu hatırlamaya davet etmek durumundayız. Türk milletinin en dinamik, en güçlü, en zinde, en ferasetli damarı ülkücü hareketi mecrasından çıkartan “vasat akıl” bu hareketin hafızasına yönelik ahlaksız operasyonda yeni bir aşamaya geçerken hiçbir ülkücünün şahsi hesap yapma lüksünün kalmadığını, seçim sürecinde bir hanıma yönelik operasyon açıkça anlatıyor olmalı.

Bugün bir araya gelinmeyecekse bir daha gelinemeyeceği gün gibi açık. 

Şimdi bir yandan seçim sonucunun kritiği ile toplum meşgul edilirken, diğer yandan yeni “geçiş dönemi” dümeni işlemeye başlayacak. Bunun dümen olduğunu, geminin yeni bir kuklaya teslim edilme çalışmalarının seçimden önce başladığını, şimdi ise bunun detay çalışmalarına geçileceğini görmek zorundayız. Ülkücü hareketi itibarsızlaştıracak oyuna kirli iktidarı aklayacak, çözüm sürecini MHP eliyle gerçekleştirecek koalisyonla başlanacak.

Ülkücülerin artık doğru zamanda, doğru yerde delikanlı gibi doğruları yüksek sesle söyleyerek, doğru tavır koyma zamanıdır.

YORUM EKLE