Savaşçı Ruhu

Yoldaşı yoldan aziz bilmek, öncelikli saymak gerek evvelâ… “Yoldan evvel yoldaş” demişler büyükler zira.

12.000 halife çıkarmış Hoca Ahmet Yesevî Baba’nın tarikatının dayandığı 4 temel vardır.

Birincisi “Rapt-ı sultan” derler, Allah’a (celle celalühü) sınırsız itaat, kudretine kat’î teslimiyet. Her şeyiyle O’nla olma, O’nda olma hali.

İkincisi “İhvan-ı tarik” derler, yolda olanların tam kardeşliği anlamında.

Üçüncü temeli “zaman” ki, ezeli ve ebedi arasındaki vakitler anlaşılır. Günlük sıkıntılarla izah edilmez asla.

Dördüncü dayanağı da “mekân”la ilgilenir.

Yani yoldan da aziz olan, yoldaşların tam kardeşliği temel başlangıç noktasıdır. Sonra diğer şeyler.

Kültür tarihimiz boyunca, bütün büyük inkilâplarımızın arkasında muhakkak büyük zatlarımız olagelmiştir. Milletin kaderi sadece idarecilere terk edilmemiş, sorumluluk üstlenilmiş, idarenin dertleri de paylaşılmıştır. Bizde, ilmiyle muamele edene, alim denmiştir.

Yesevî Baba 63’ünde, peygamberimiz (aleyhis selât ü vesselâm) efendimize samimi ve aşk derecesinde bağlılığı, yoldaşlığı sebebiyle köre inmiş, bir kavle göre 120 yaşında vefatına kadar da körden dışarı çıkmamıştır. Ağaç yontarak geçimini sağlamıştır. 91. yılda ziyaretine giden bir kazak yoldaşım, köre inmiş, ağaç yongalarından bir tutam yanında getirmişti. Şimdilerde yerin altındaki hücresi (kör) muhafaza için kapatılmıştır.

Bir ellerinde asâ, bir ellerinde Kur’an, Anadolu’yu yurt edinen kolonizatör Türk dervişleri, şimdiki Kazakistan, Kırgızistan, Doğu Türkistan coğrafyasından beri, batıya göç eden koskoca bir milleti iskan etmişlerdir Yesevî Baba himmetiyle yani gayretiyle.

Tarihin en yoğun mücadelelerinin geliştiği ortamda geçen hayatımız sebebiyle de dinamizm, savaşçılık milletimizin genetik hafızası, karakteri olmuştur.

Modern tıp, genetik hafızanın 5.000 yıl kaybolmadığını, ihtiyaç duyduğu her zaman açığa çıktığını kaydetmektedir.

Vatikanın bu çağda pazarladığı bir reankarnasyon masalı var. Süfliyatlarını gizleyip, köleleştirme zemini hazırlayarak, bizi dağıtmaya çalıştıkları hilelerinden biri. Bir an düşünsenize, bu silahlarını onlara çevirsek başlarına neler gelebileceğini, büyük Başbuğ Atillâ’nın yeniden hayata gelmesiyle olabilecekleri meselâ. Benzer masalların binlercesini anlatan masalcı babalar Vatikanı teslim alır Alîm Allah.

Bir de, bütün psikiyatr servislerinde tedavi gören, kendinin Hz. İsa (a.s) , Mehdi ya da Atatürk, Fatih Sultan Mehmed Han olduğuna inanan hastaların zamanlama içerikli istatistiklerini inceleyelim. Modern ilmin verileriyle kim velidir, kim delidir, kimler masum, hangileri zan içinde kendini kandırmaktadır? Topluma faydaları , zararları nelerdir? Tam da “öteki gündem” konuları benzer sorular. Yine de bilmemiz gerekir ki modern ilim de, yetkin bütün istihbarat unsurları da bu suallerin cevapları ile meşguldür.

“Ahkamın güzeli sulhtur” buyuruyor peygamberler imamı Muhammed Mustafa. O’na bütün ciddiyetimle, saygımla en güzel selâm olsun.

Beden mülkünde sulh eceldir. Yani çok zor, çok kavi bir sanattır sulh ahkâmı.. İki nizalının barıştırılması, kırmızı ya da mavi kuvvetlerden birinin tarafı olmak değil sulh adamlığı..

Kan dolaşımı ya da boşaltım sistemlerimizin mükemmeliyetini düşünün , inceleyin lütfen.

Bedenin herhangi bir yerinde kirli kan veya zehirli atıklar birikip, cerahatlı bir çıban çıksa, kendi kendine çalışan sistem gereği, temiz kan bölgeye hücum eder, bölgede ağrı hissedilir, hastalık oluşur. Hatta kendi alanı dışında faliyetini arttırması nedeniyle de dışarıdan iradî müdahaleye ihtiyaç duyabiliriz. Ya da temiz kan, bir sebeple boşaltım sistemine ulaşsa, şiddetine niteliğine göre müdahale gerekir..

Sağlık için arzu edilenin, herkesin ve her şeyin maksada uygun, belirlenmiş ahenkli bütünlük içerisinde itidalle hareket etmesi, kendi görevini yapmasıdır.

Zıddı, ecel (ölüm) sebebidir. Ve önderimiz, peygamberimiz (aleyhis selâm) “ölüm en büyük nasihattır” buyurmuştur.

Şimdi, hastalıklı ya da hatalı yakıştırmalarla kendini aldatan ferdî bir noksanlığı değil, topluma ait bir derdimizi dile getirmek istiyorum.

20 yıldır, Pensilvanya’da yaşayan cemaat vaizine “Fatoş Abla” yakıştırmasında bulunanlardanım. Hastalıklı bir halini görüp tedavi etmek istedim. Biraz, kalenderliğe dayanıp kadere razı olmakla, biraz da, öne çıkarılıp taşıyamayacağı bir güçle alakalanmaktan gururlanmış yeterlik duygusuyla tedaviyi reddetti. Belki de kendisini tedavi edebileceğime ihtimal vermedi. Ya da hastalığı reddetti. Her neyse, bu durum kendi dünyası. Alışığım bir çok hastanın “ben iyiyim, hasta değilim, kaderime razıyım” demesine. Ben de doktorluk iddasında değilim çok şükür..

Esasta anlıyamadığım, bunca erbab-ı siyaset, bunca toplumu muhafaza eden kurum idaresinde bulunanların, bu hastanın ya da hastalığın kendilerine verdiği zarara kayıtsız kalmalarıdır. Toplum sağlığımıza verdiği zararların önlenemeyişidir..

Sözün kısasını da söyliyeyim..

Kenan Evren “şak” dedi, Turgut Özal “tak” etti. Savaşçılar cennetinde mukim, Başbuğ Alparslan Türkeş’e hased ettiler… Fatoş Abla’ya sınırsız destek verdiler. Yetmedi 28 şubatçılar ablayı terfi etti, NSA’ya komşu kıldılar..

Recep Tayip Erdoğan da üstüne 10 yıl nikahsız aşk yaşadı ablayla. Şimdilerde “anladım hilesini, verdiği zararı, hata ettim, hatamı düzelticem” diyor. “İnşallah” diyorum. Hatadan dönmekte fazilettir.

Hükümetin kararlılığını hissedip, bağlamacılık da sökmeyince, abla cemaatına talimat verdi. Herkes şartlara göre tedbir alsın, tedbir geliştirsin filan. Ben yokum herkes kendi başının çaresine baksın anlamında. Savaşı bilmez ki savaşsın. Savaşçılardan yoldaşı olamaz ki, yol tutsun. Sadece hedef küçültüp kaçmayı bilir ya da hiç görünmemeyi.. Fotoğraf kimlik taşır, azimet meclisinden nasibsizdir anlayacağınız. Kazık çakacaklar dünyaya, ölümü sevdiremedik bunlara..

Hz. Mevlanâ (k.s.a.) “Bizim kadın ve erkek tabirimiz uzuv farkından değil, akıbet nazarı sebebiyledir. Akıbet nazarı olana erkek, olmayana kadın vasf ederiz” buyuruyor. Kadınlığı Fethullah ismine yakıştıramadığımdan, Fatoş diye tashih ettim kendi lisanımca.

Derdimi daha net anlatayım.. At uşağından bey olmaz. Reçberden savaşçı… Bu cemaatle alakalanan hiçbir insan, silahlı kuvvetlerde görev alamaz. Ne poliste, ne orduda, ne de toplumun bağımsızlığına hizmet eden bir kurumda. Zira savaşçı ruh, güçlüden taraf olmak, güçlünün dümen suyunda vaziyet alıp idare-i maslahat etmek şeklinde hayat nizamı arayışındakileri asla kabul etmez, barındırmaz.

Savaş, dirilik ve hayat sebebidir. Ölüm sebebi değil..

Bu nasihatten dileyen nasibini alsın, “Nasuh Tevbe” etsin dilerim.. Genetik hafızamız ayaklanıp da, elimizden hiç eksik olmayan keskin kılıçlarımız sizi kesmeden önce. Ne de olsa “yoldan evvel yoldaş” demiş büyükler.

Yolun cazibesine kapılıp, yoldaş terk eden zalimler, Türkoğlu Türküz biz. Defolun vatanımızdan.. Hiç birinize savaşçı ruhu unutturmayacağız …

Savaşacağız.. Savaşacağız.. Savaşacağız..

Bakî Selâmlar
YORUM EKLE