Sahi, O Gençler Neredeler?

1980’leri ikinci yarısıydı. Üniversiteye başladık. Farklı bir şehir, farklı insanlar…  

Türkeş hapisten yeni çıkmış, siyasi yasaklı. Bulunduğumuz şehirde parti falan yok, ocak zaten yok, gözlerimiz tanıştığımız herkeste ülkücülüğe ait izler arıyor, yok, yok…

Birbirimizi bulmamız bir seneyi buldu. Önce birkaç kişiydik, birkaç ay içinde en çok da bizi şaşırtan bir sürprizle yüzlerce kişi olduk. En büyüğümüz yirmi yaşında bile değildik… 

Ankara’da bizim Ocak dergisi çıkıyor, bir haber dolaştı; “dergi teşkilat olacak, temsilcilikler yoluyla teşkilatlanacağız” diye.  

Şehir bize mesafeli duruyordu. Birkaç istisna dışında kapısını çaldığımız herkesin yüzünde ilk okuduğumuz ifade korku oluyordu.

Şimdiki gençler pek bilmezler, devletimizin bizle ilgilenen birimi, Basın veya Dernekler Masası değil, o zaman adı 1. Şube olan Terörle Mücadele’ydi. MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası devam ediyordu. Büyüklerimizin çoğu hala hapisteydi. Biz ise artık neredeyse her yere, 50 metre arkamızdan bizi takip eden refakatçilerimizle gidip geliyorduk. Abartmayalım, kendi şartları içinde eğlenceli bile sayılabilirdi. 

Allah için, senede bir iki kez, gaza gelip, öğrenci evlerine, “çocuklar ihtilalden önce biz de ülkücüydük” diye çay içmeye gelen polisler olmuyor değildi. Biz, bizim öğrenci evlerinin önünde nöbet tuttukları minibüste üşüdükleri için geldiklerini varsayıyorduk 

Okuduğumuz üniversite yaşadığımız ülkenin bir kesitiydi. Ülkenin her bölgesinden, her ilinden, her sosyal sınıftan, her gelir gurubundan öğrenciler vardı. Ama en zekileri, en ahlaklıları, en cesurları, en imanlıları bizim çocuklardı… En iyi futbol oynayanlar onlardan çıkardı… En iyi şiiri, yazıyı bizim gençler yazardı… En iyi bizimkiler kavga ederlerdi… Satranç şampiyonları, masa tenisi birincileri, okul birincileri hep bizim gençlerdendi…  

O dönemde bir referandum, herhalde birkaç da seçim yaşadık. Şehirde, güç bela kurulan MÇP’nin yükünü hep bizim çocuklar çekti. 

1989 yılıydı sanırım. Ocağı açıp, rahmetli Türkeş’i davet etmiştik. “Benim salonum 3000 kişilik nasıl dolduracaksınız?” diye soran düğün salonu sahibi, yaptığımız programın olduğu gece, salonun asma katlarının yıkılacağından korktu. Tahminen 5000 kişi vardı salonda ve çoğu üniversite öğrencisiydi. 

Ülkemizi seviyorduk, milletimizi seviyorduk, inançlarımıza ölesiye bağlıydık. Nasıl bir ruh haliydi? İnandıklarımız için ölmenin hayaliyle yaşıyorduk… 

Allah’a iman ettiğim gibi iman ettim: O gençler bir gün ülkeyi yöneteceklerdi… O geçler, bir gün ülkeyi yönetmelilerdi. Bu milletin makûs talihini sadece o gençler yenebilirlerdi, olmadı… 

İlk şaşkınlığı 1992’deki istifalarda yaşadık. Bir şeyler oluyordu ve olanlara kendimizi çok yabancı hissediyorduk. O günlerde, okuduğumuz şehirde Ocağımızı kurduğumuz arkadaşlarımızın pek çoğu mezun olup memleketlerine döndüler. Bizim Ocak’ın adı değişti, arkadaşlarımızın bir kısmı Ülkü Ocağı’nı, diğerleri Nizam-ı Âlem Ocakları’nı çıkardılar. Tadı tuzu yoktu hiçbir şeyin, gazozun gazı kaçmıştı bir kere… 

Sonra… Sonra hızla yaşlandık…

Bizim çocuklar şimdi neredeler, ne yapıyorlar bilmiyorum. Onları kıskanıp onlar gibi olamayanlar, onlara benzemeye çalışıp benzeyemeyenler, asla onlar kadar zeki, onlar kadar ahlaklı, onlar kadar cesur, onlar kadar imanlı olamayanları her gün televizyonlarda izler olduk. 

Yüzlercesi milletvekili, binlercesi belediye başkanı, onbinlercesi bürokrat, işadamı, istisnasız tamamı zengin oldular, bizim gençler yoklar… 

Sadece okul arkadaşlarımız değil, o yıllarda Ankara’da kurultaylarda, toplantılarda buluştuğumuz diğer illerdeki Ocak başkanlarımız da yok... Ocak genel başkanlarımız yok… Bizim Ocak dergisinin sahibi bile ortalıkta yok… Neredeler? 

Bizim Ocak bir dergiydi. Ama asla sadece bir dergi olmadı… O gençler sadece Ülkücü Hareket’in değil, bu milletin geleceğiydi, kimsenin umurunda olmadı. 

Siyasetçilerimize illa hesap soracaksanız, saçma sapan şeylerin hesabını sormayın… O gençlerin nerede olduğunu sorun. İktidara tutundukları gün yüzlerini neden onlardan çevirdiklerini sorun. En değerli hazinemizi nasıl kaybettiğimizi sorun. 

Bugün, artık en gençleri 40 yaşlarında olmalı.  

Bizim Ocak dergisinin sahibi, bir gün başını kaldırıp da “Haydi, ülkenin size ihtiyacı var, milletin size ihtiyacı var, davanıza sahip çıkın” deyip hepsini bir araya toplayabilir mi? Belki… 

Hayali bile güzel...


YORUM EKLE