Pek Sayın Biraderime Mektup

Pek sayın biraderim, son halini hiç iyi bulmadığımı, bu haline biraderin olarak herkesten çok üzüldüğümü bilmeni isterim. İstikameti, ne yapacağı, nerede duracağı, neden neyin yanında, neyin karşısında olacağı, ne zaman, hangi şartlarla ve neden istikamet değiştireceği, kendinin dışındakilerce bilinmeyen, hatta bazen kendinin bile bilemediği, iç dünyasıyla muamma, bilmece bir varlık olan; dün sana inandığı gibi, bugünde başkasına inanma hakkı olan insandan bahsetmek istiyorum. Çok sevdiğin rakamların karmakarışık ettiği kafana; önce insanın matematikle tarif edilebilen ve fakat matematiksel bir kavramla uyuşmayan bir varlık olduğunu yerleştir. İnsan, matematik kurallarına göre toplanıp, çarpılıp, bölünemez. Üçgeni, üçgenle birleştirip, tabanından Ekmeleddin çıkardığın, dokuzu, dokuzun katlarıyla çarpıp, bölüp, herkesi güldüren; hayali formüller kurduğun, bilmem daha gün yüzüne çıkmamış hangi formüllerinde, hangi kalıba soktuğun, ama içlerine girmekten korktuğun varlık değildir insan.

İnsanın “yekûn” hanesini kapanmayan, yekûn hanesi kapatılıp iki + iki = dört denecek veya başka bir matematik formülle; toplanan, çıkartılan bir varlık değil. İnsanın, insanlığa yaptığı hizmetleri, yaptığı iyilikleri, kötülükleri, varsa “yekûn” hanesi kıyamete kadar kapanmaz. İnsan, hayatı devam ettiği sürece bu yekûn hanesinin kapanmamasını gaye edindiği, bunun farkında olduğu zaman insan olmanın şuuruna varmış denebilir. Bu şuurdan, gayeden uzaksa günün insanı dediğimiz; ‘ver Allah’ım ver garip kulun yer’ diyen; nefsi için yiyen, içen ayakyoluna necaset taşıyan, has bel kader bulunduğu mevkii kaybetmemek için bin bir dessaslık yapan; nefsinin hizmetinde ana, bacı, kardeş, dost ayırmadan, ahlak, vicdan, inanç, fikir tanımadan, insanlara zulmeden bir varlık olmanın ötesine geçemez. Mahkeme kadıya mülk olsaydı, adalet de kadıyla birlikte gömülürdü. Makamlar sadece nöbet ve imtihan yeridir. Unutmayasın diye ; insanın Bir’den gelen ve sonuçta da Bir’e dönecek olan, ölümlü bir şahsiyet olduğunun altını çiziyorum. Ne dünyaya, nede bulunduğu makamlara kazık çakan olmadı henüz. Bilmem anlatabildim mi?

İnsanı bir de çok sevdiğin sayılarla anlatayım;
İnsan dediğimiz ölümlü, her şeyden önce bir şahsiyettir. Bu şahsiyeti sayıların ilki olan ‘bir’ sayısı olarak var sayalım. Şahsiyet de sayıların katları gibi yükselir, eksilir. Bir sayısının önüne ilave edilen, sayı katlarını temsil eden her sıfır, ‘bir’ sayının ifade ettiği rakamsal değerini nasıl sonsuza kadar yükseltirse; şahsiyeti de her iyi işi, eylemi, ihlası, ahlakı, imanı, sevgisi, muhabbeti, samimiyeti, bilgisi, yükseltir.

‘Bir’ sayısının önüne konan sıfırların kattığı değerle; trilyon, katrilyon gibi yükselen, sonsuzluğa giden rakamsal değerin önündeki ‘bir’ sayısı silindiğinde geride nasıl ki bir sürü sıfırdan başka bir şey kalmazsa; insanın şahsiyeti, kişiliği silindiği zaman da geriye sadece hiç kalır. Yalnız bir tek farkla; ‘bir’ sayısını biz sileriz, şahsiyeti, kişiliği, insanın kendisi siler. İnsanı hiçleştiren kendisidir. Onun için insanın kendi, kendine yaptığını kimse yapamaz denir. Umarım bunu da anlamışsındır.
Biraderim şimdi birazda kopardığın sanal fırtınadan bahsetmek istiyorum;

Her tarafı tarumar etmen benim için sürpriz değil, lakin gene de; bu ne sinsilik, bu ne nefret, bu ne dessaslık, oyun bazlık? Demeden edemiyorum. Doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. Akıl işi desem, ispat için bin şahit lazım. Deli işi desem oda değil. Deli olsan tedavi ettirir, Allahtan umut kesilmez der, şifa dilerim.

Geçmişimizde çok acı, çok zor, kelimenin tam anlamıyla; çok çileli zamanlar yaşadık. Canımıza, istikbalimize kastedildiği, çareyi, çaresizliğin sardığı, kapımıza kilit vurulduğu zor günler gördük. Nice tuzaklar bozduk, ama böyle tuzak görmedik. Nice hileler, desiseler kuruldu, nice iftiralara uğradık, nice çamurlar atıldı, ama ak anlımızda iz bırakamadı. Hiçbirinin gücü mazimizi karalayamadı, atimizi karatmaya yetmedi. Ama sen Galip Abinin dediği “VIZ” noktasını aştın, senden sonrası tufan olsun istiyorsun, bunu anladım.

O paralel, parabol neme nem şeyse ki, olabilir, dün sana söyleniyordu, bugün sen başkasına söylüyorsun. Be birader bu edepsiz, ahlaksız sıçanlar senden habersiz nasıl yerleşti evin başköşesine?

Bu kadar yerleşmişlerse daha bir sene önce alayı vala ile seni oraya tekrar neden oturttular?

Tamda fırsat ellerindeyken şimdi yapmaya çalıştıklarını neden bir sene önce yapmadılar? Şirketlerini, holdinglerini, gazetelerini, televizyonlarını kurtarırlardı belki. Bir sene sonra durup dururken karakışın kara gününde yollara dökülmezlerdi. Birader seni iyi tanırım, zerre kadar vicdanının olmadığına yemin etsem başım ağrımaz. Yalancı çoban misali, hiç inandırıcı olmadın. Söylediğine kendin inanıyor musun ki, başkası inansın. Yok, yok bu numarayı bende yemedim zaten.

Peki, söyler misin; paralel, parabol her ne zıkkımsa, köşe, bucak her yere sızarken Ankara’dan dışarı çıkmayan sen, pancar tarlasında mıydın, pürçek yolmaya mı gitmiştin, yoksa bostan mı bekliyordun?

Yoksa her işi birlikte kotardığın şu seninkilerle, başka kozmosta aziz milletimizin parlak geleceği için destan yazmaya mı gitmiştiniz, evimiz elden gitti? O destanın rüyasına bile on ev feda olsun.

Herkesten iyi sen bilirsin, bu memlekette seninkilerin geçit vermediği sineğin bile uçmadığını. Allah için söyle; seninkilerin kangren yapmadığı, kezzap dökmediği, yara var mı?

Her taşın altından çıkan, dostluklarına da, düşmanlıklarına da güven olmayan, o, seninkilerin kuyrukları baksana bu taşın altından da görünüyor. Hep bir ağızdan herkesi yaralayıp, kırıp geçiriyorsunuz. Ortalığı ateşe vermek için benzin elinizde hazır kıtasınız maşallah. Evimize eğer paraleli seninkiler yerleştirmediyse kel olayım. Kaç senedir bizim saf marabalara; bunlar sonunda sizi kazıklayacak, yuvayı yakacaklar dedik, ama kimseyi inandıramadık.

Allah var ya seninkilerin bir dediklerini iki etmedin, çok çalıştın, tezgâhlarını bozacak kimseyi bırakmadın. Tabi kolay olmadı, çokta yoruldun, yıprandın, sağlığın bozuldu. Bu halinle daha fazla şey veremezsin. Zaten geriye bir tek yakmak kaldı. Seninkilerin bilindik huyu depreşti, çok yıpranmış maşa ellerini yaksın istemezler tabi. Onlara yeni yanaştırma lazım şimdi. Nasıl olsa fikirden, düşünceden ırak, “öldü kral, yaşasın yeni kral” diye bağıracak gani.

Artık iyilerin kapı dışarı ettiğin yerde giden kötünün yerine, yeni bir kötünün gelmesi ihtimal değil kaçınılmaz oldu. Bu rahatlıkla yeni yanaştırmayı gizlemenin en kolay yolu; zihin karışıklığı ve karmaşadır. Onun için saf temiz marabayı, alttan alta yeni yanaştırmaya ittiğinizi görmeyecek kadar saf değilim. On dokuz senedir iznin olmadan, kimse birbirine selam bile veremezken, bu paralel parabol hikâyesini yuttururum sanma. On dokuz sene öncede benzer bir filim seyretmiştik.
Birader, lütfen ekmek-tuz hakkı için; karanlığa taş atıp başımızı yarma. Biz ettik sen etme, şanlı maziyi lekeleyip, parlak atiyi karartıp köreltme. Hırsına mağlup olma, bir koltuk sevdasına değmez bunca insanı karalamak, akılları karıştırmak. Düş yakamızdan, daha gidecek çok yolumuz var. İnancımızı, sevgimizi, sevdamızı yerle bir etme. Bu güne kadar her ne ettiysen ettin; sessiz, sedasız sabrettik, katlandık. Tamiri mümkün deyip, sustuk, oturduk. Ama şimdi öyle değil be birader. Baksana herkes ayakta, sen oradayken kimse oturmaz, oturmayacak, istenmiyorsun artık. Çanak çömlek patladı, oyun bitti, yol bitti, su bitti, hesabı buraya kadar. Artık helalleşme zamanı. Es kaza birinin burnu kanasa artık sorumlusu sensin.
Senden son bir ricam var; bu çaldığın kara var ya; bu lekesiz, gölgesiz marabalara CIA, MOSSAD, bilmem daha hangi beladan daha çok zarar verdiğini artık gör be birader. Bunu yapma, kanla, acıyla yoğrulmuş, ateş çemberinden geçmiş, seni şunca yıl taç yapmış, tuz, ekmek, hakkı olan bu insanlara bunu yapmak kahpelik olur.

Pek sayın biraderim, yapmayacağını tahmin etmiyorum, ama gene de vicdanının sesini sana ulaştıracak son bir tavsiyede bulunmak istiyorum; Bunu ben hep yaparım, sende yap. Keşke doğruyu arayan herkes yapsın isterim.
Aynanın karşısına geç ve gözlerini açabildiğin kadar aç, aynadaki adamın yüzünü iyice tara tanı. Sonra yalnız gözlerinin içine bakarak; duyacağın bir ses tonuyla şu soruyu sor; ben neyim, ne yapıyorum, ne yapmam gerek?

Bu soruyu sorduktan sonra yaşadıklarını ve yaşananları, yaşanacakları düşün. İçine baktığın aynadaki nur pınarları cevap verinceye kadar gözlerini sakın onlardan ayırma. O, nur pınarları sana ne yaptığını, neden yaptığını, yaptığının doğru mu yanlış mı olduğunu söyleyecektir. O, ses vicdanından gözlerine yansıyan, belki de hayatında ilk defa doğru yapmanı söyleyecektir.

İnsanın yaptığı her terazi yanlış tartabilir. İnsanın her azası yalan söyleyebilir, fakat Allah’ın verdiği vicdan terazisi asla yanlış tartmaz, nurdan yaratılan gözler asla yalan söylemez. Unutma, eğer aynadaki gözlerde yaş görürsen bil ki bundan sonraki hayatında elem ve gözyaşı peşini bırakmayacaktır.

YORUM EKLE