Muhalefetten Beslenen İktidarlar

Türkiye'de tek başına ve uzun süreli iktidarlar, her zaman “denize düşen yılana sarılır.”atasözünün gerçekçiliğini doğrularcasına ortaya çıkmıştır.

Ve tek başına iktidara gelenlerin iktidardan gidişleri de ya darbe ile ya da yolsuzluk batağına saplanmaları yüzünden olmuştur. Ve tek başına iktidar sonrası hükümetler her seferinde ancak koalisyonlarla kurulmuştur.

Koalisyonlar sonrası çıkan kaoslarda olağanüstü şartların oluşması sonucu, mevcuttan ne pahasına olursa olsun kurtulmak düşüncesi, oyların öncelikli olarak kimden kurtulunması gerektiği sorusunun cevabı ile yönlenmiş ve gelecek olandan çok gitmesi gerekenin önceliği yeni tek başına iktidarları ortaya çıkarmıştır.

Çok partili siyasi hayata ilk geçişte CHP zulmünün nefret ve intikam dalgasına dönüşen rüzgârı DP’nin ( Demokrat Parti) tek başına 10 yıl süren iktidarının yolunu açmıştır.
Demokrat Partinin “biz ve onlar” diyerek bölücü ve yüzde elli seçmeni dışlamaktan öte rakip değil düşman gören siyasal çizgisi ile zorunlu Rusya’ya yakınlaşması sebebi birleşince DP iktidarı, ABD ve Batı desteğini kaybetmiş ve “Kanlı bir Darbe” ile iktidardan uzaklaştırılmıştır.

Dört yıl süren darbecilerin koalisyon ve azınlık hükümetleri sonrası serbest seçimlerle oy sandığı yeniden önüne gelen halk yine nefret ve intikam duygusu öncelikli, kime karşı olduğu kesin bilinci ile sandığa gitmiş biraz da darbe ile gasp edilmiş hakkın teslimi duygusu ile hiç tanımadığı, siyasi kimliği ve geçmişi olmayan Demirel’i AP ile tek başına iktidara getirmiştir.

6 yıllık AP ( Adalet Partisi) iktidarı yine bir askeri darbe ile 12 Mart’ta iktidardan uzaklaştırılmış ve Türkiye yeni bir istikrarsız iktidarlar dönemine girmiş, ilk önce teknokrat ve bürokratlar hükümeti, sonrasında da 1980 darbesine kadar koalisyonlar ile yönetilmiş ve bu dönemde ayrıca düşük yoğunluklu bir iç savaş hali yaşamıştır.

Kenan Evren darbesine karşı halk yine kimden kurtulunmasının kararı sonucu, kızgınlık ve nefretinin rüzgârı ile seçim sandığının önüne ilk geldiği 1983 yılında yine siyasi geçmişi ve siyasi tanınmışlığı kitlesel olmayan Demirel gibi bir bürokrat olan Özal’ı tek başına iktidara taşımıştır.

Yine 1950’den beri olduğu gibi tek başına iktidarı “kimin gelmesi gerektiğinin şuurlu bir tercihi değil, kimden kurtulunması gerektiğinin kızgınlık ve nefreti seçimin sonucunu belirlemiş ve tek başına yeni bir iktidarı, Özal dönemini başlatmıştır.

Özal ile başlayan tek başına ANAP iktidarı yolsuzluk batağında ufalarak yok olup gitmiştir.

Yine koalisyonlarla devam eden bir sürece giren Türkiye sonunda 57. ANAP, DSP ve MHP koalisyon hükümeti sonrasında bunalan halkın ve çöken ekonominin kızgınlık ve nefret dalgası ile savrulmuş yine kimin gitmesine öncelikli karar veren halk bu sefer olağanüstü şartların uluslararası güçlerle ittifakının sonucu kurulan Erdoğan liderliğindeki AKP’yi tek başına iktidara getirmiştir. Yine seçim sonucunu halkın iktidar olması gerektiğine şuurlu bir tercihi değil öncelikli olarak kimin gitmesi gerektiğine verdiği kızgınlık ve nefreti tek başına AKP iktidarının belirleyicisi olmuştur.

Buraya kadar izahına çalıştığım yaşadığımız demokrasi serüvenindeki iktidar oluşumlarının sebepleri ise çok daha uzun yazıların konusu. Ben burada sebeplerden değil sonuçlardan hareketle siyasi iktidarların şekli ve devir teslim olaylarındaki denkleme dikkat çekmek ve günümüze gelmek istiyorum.

Kısaca denklem şöyle: Türkiye'deki tek başına iktidarları öncelikli olarak bunalan halkın kin ve nefretleri ortaya çıkarır ve bu iktidarlar ya darbe ile ya da yolsuzluk ve talan yüzünden yıkılırlar ve ardından Türkiye istikrarsız koalisyonlar dönemi yaşar, tekrar biriken halkın öfkesi ilk fırsatta yeni bir tek başına iktidarı ortaya çıkarır.
1946’da başlayan ve 2015‘e kadar ,69 yıl, devam eden demokrasi serüvenimiz bu.
Peki, bundan sonra da böyle mi devam edecek ?
İşte can alıcı soru bu.
Devam etse fazla sorun yok.
İniş çıkışlara rağmen Türkiye yoluna devam ederdi.
Fakat görünen o ki demokrasi serüvenimizin birinci dönemi bitiyor.
Sorun tek parça olarak ikinci döneme geçebilecek miyiz ve seçme, seçilmeye dayalı yeni sistemimiz ne olacak?

Yukarıda 69 yıl süren ve denklemini kurmaya çalıştığımız birinci dönemde dış faktörlerin Türkiye söz konu olunca konuşlanması iç siyasetimizde varlığımızın bütünlüğünün korunarak yönetilmesi ve sömürülmesi ortak paydasında sınırlanmıştı. Ama yeni dönemde durum tam aksi.

Türkiye'nin bütünlüğü ve birliği üzerinden bu yeni dönemde yönlendirme ve yönetme istenmiyor.
Balkanizasyon benzeri parçalara ayrılarak her parçanın ayrı ayrı yönetilmesi ya da kontrollü yönlendirilmesi isteniyor.
İşte o yüzden AKP iktidarının zayıflamasına rağmen muhalefet partilerinin hiçbirinin arkasında uluslararası tercihe dayalı bir gücün rüzgârı güçlü bir şekilde hissedilmiyor.
Ama aynı netlik muhalefet partilerinden birinin ardında hissedilmiyor.

MHP’nin arkasında Batı’lı, Atlantik’e dayalı bir devlet gücünün olmaması normal. Zaten MHP tarihi boyunca Batı’lı bir gücün gizli açık bir desteğini hiçbir zaman görmemiştir.
Tam aksine Batı’lı güçlerin MHP‘ye bolca kösteği ve tuzağı olmuştur.

CHP,AP, ANAP, AKP dönüşümlü olarak ve gerek görüldüğünde Batı’lıların destek ve gücü ile iktidar olmuşlardır.
Daha yasaklıyken ve milletvekili olmadığı halde Erdoğan'ın ABD, Beyaz Saray kabullerini ve AB desteğinin ayyuka çıktığı yayınlarla estirilen rüzgarı hatırlayın.
Ya şimdi, gitmesi gerekende kesin ittifak varken, gelmesi gereken için sinsi bir sessizliğin olması rahatsız edici değil mi?
Atlantik ve Avrusyacı güçlerin eski Türkiye üzerinde bilek güreşine tutuştukları günler fazla tehdit yaratmıyordu. Fakat şimdi bu iki blok, yerli ittifakçıları ve iş birlikçileri ile Türkiye'nin iki başından tutarak çekiyorlar. Parçalanması pahasına...

Bütün bu çekişme atmosferinde, vasat akıllı derin devlet ise bu toz dumanın oluşturduğu kaosta, kokan ve güven kaybeden; demokrasinin adalete ve hürriyete dayalı tüm erdemlerinin ayaklar altına alınarak kokutulan parlamenter sistemi “başkanlık” sistemi ile değiştirmek ve gücü tek odaklı hale getirme gayret ve çabasında.

Milletimizin ve devletimizin gerçekten üstün akıllı milli bir gücün yönetimine bugünlerde ne kadar ihtiyacı var değil mi?
7 Haziran bu fırsatı bize sunabiliyor mu?
Sunuyor diyorsanız sorun yok.
Yok eğer sunmuyor diyorsanız, 7 Haziran sonrasını şimdiden görev ve sorumlulukları ile düşünmeye başlayalım diyorum.









YORUM EKLE