MHP ve Başkanlık Sistemi

MHP’nin önümüzdeki seçimde bir tuzağın içine çekilmek üzere olduğunu ve başkanlık sistemi tartışmalarında yanlış yerde konumlandığını yazdığım yazım için bazı dostlar tarafından AKP’nin lehine kanaat oluşturabileceği şüphesi ile serzenişte bulunuldu.

Aslında AKP’nin hareket alanını daraltmak için ve her seçimde kurnazca kurduğu ve muhalefetin her seferinde büyük bir aymazlıkla düştüğü tuzağa dikkat çekmek istemiştim.

Erdoğan nefretine dayalı siyasi tepkilerimizi ve AKP karşıtlığını “Çarşı AKP’nin her şeyine karşı” sloganı sınırlarını aşamayan sığlıktan kurtaramadığımız takdirde, kızgınlığımız ve kinimiz doğruları görmemizi engelleyecek ve Erdoğan'ın basit seçim taktikleri karşısında her seferinde yenilmenin kaçınılmaz olduğunu ne zaman anlayacağız.

Bu yazımda bu konuyu biraz daha açık yazmaya çalışacağım.

Tahmin ettiğim gibi son yazımdan bugüne kadar geçen sürede siyaset gündeminin birinci maddesi hep başkanlık sistemi oldu. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan bulduğu veya planladığı her toplantı ve mitingde bu konuyu hep gündemde tuttu. 7 Haziran seçimlerine kadar da ısrarla gündemde tutmaya devam edecek. İlk çıkışları test niteliğinde yumuşak ifadelerdi.Ne zamanki CHP, MHP ve HDP tüm muhalefet karşısına geçip başkanlık sistemine şiddetle karşı çıkınca rahatladı ve talebinin dozunu artırarak son Bursa mitinginde AKP’ye Anayasa değişikliği için 400 milletvekili istedi. Direkt AKP demedi fakat Anayasa'yı değiştirecek ve başkanlık sistemini getirmek isteyen 400 milletvekili isteyince ve AKP’den başka başkanlık sistemini isteyen parti olmadığı için de adres belliydi.

İşte son yazımda dikkat çekmek istediğim husus buydu.

Erdoğan, sağ seçmenin nabzının attığı damarı iyi biliyor.Bunun yanında ayrıca millet çoğunluğunu oluşturan bu vatandaş kitlesinin yıllardır soğuk savaş döneminden beri “devlet - millet” çelişkisinden dolayı milli ve dini hassasiyetlerine yönelik taleplerini gerçekleştirme hasret ve özleminin duygusal gücünün ne kadar büyük olduğunu da biliyor.

Muhafazakâr, mütedeyyin, dini ve milli hassasiyetleri öncelikli bu sağ seçmen kitlesi öncelikle her zaman bir tercihle karşı karşıya kaldığında “akla” öncelik vererek karar vermez. Duygu ve hisleri ile mensubiyet duyduğu manevi değerlerin psikolojik öncelikleri kararlarında her zaman belirleyici olur.

Dini ve milli hassasiyetleri her siyasi tercihte ağırlıklı olarak yer alır. Bilindiği gibi seçmen kitlesi içinde ideolojik ve fikri tavırlı kesin inançlı kesimler yüzde yirmilik bir orana bile zor ulaşır.

Buradan sağ seçmenin aklını öncelikli olarak kullanmadığı için aklı ile hareket etmiyor sonucu çıkarılmamalıdır.Duyguları ile mensubiyet duyduğu inanç değerleri fıtrat ile çatışmadığı için genellikle duyguları ile verdiği kararlarını aklını kullanarak delillendirmeyi iyi bilir ve gerekçelerini ortaya koyarak şiddetle savunur. Yani “aklı“ “duygularına” hizmet eder.


Bu seçmen kitlesi 1946’da “yeter söz milletindir” diyen DP hareketiyle ilk iktidarına ulaştığında öncelikli olarak sadece “ezanın“ Arapça aslı ile okunması kararının hürmetine DP iktidarını ve Menderes'i on yıl omuzlarında taşıdı.

27 Mayıs Darbesi’nde Menderes'in kanı ile ellerini kirleten CHP’ye bir daha iktidar yüzü göstermedi ve yine ayni duygularla Menderes'in izinden giden Demirel’i de on yıl iktidara taşıdı. Yine darbe ile önü kesilen Demirel'in yerine darbecilerin işaret ettiği Sunalp Paşa’yı değil hiç tanımadığı bilmediği sırf Kenen Evren istemedi diye duygusal olarak Özal’ın yanında yer aldı. Bu üç liderde sağ seçmenin içinden geliyordu ve özlemlerini biliyordu. Seçmen duygusal tercihle onlara iktidarı sunmuştu. Fakat onlarda akılları ve vizyonlarıyla iktidarda kalmayı becerdiler.

Sol’lun temsilcisi Ecevit bile sağ destekli her iktidara gelişinde halkın duygusal davranışının temeli yine milliyetçilik oldu. 1974’teki CHP –MSP koalisyonunda Kıbrıs fatihi Karaoğlan ( bu lakap bile duygusal verilmiştir) Ecevitbaşbakan olurken 1999’da da Apo’ yu yakalayan Ecevit yine MHP- ANAP ile sağ destek sayesinde başbakanlık koltuğuna oturdu.


Erdoğan'a gelince ayni kitleyi bir baş örtüsü ve adaletsiz meslek liseleri uygulaması ile kaç defa peşine taktı ve kaç seçim kazandı hepimiz biliyoruz.

Menderes'in “ezanın” Arapça aslı ile okunması kararı onu sağ seçmen nezdinde nereye taşıdı ise Erdoğan’ı da “ baş örtüsü” meselesi aynı zirveye taşıdı.

Yine duygular ve inanç öncelikli belirleyici oldu.

MHP de sonradan baş örtüsü yasağına karşı tavır aldı ve baş örtüsünü serbest bırakan kanunu AKP ile birlikte çıkardı iddası bir savunma olamaz. Çünkü MHP’nin, Ecevit'in avurtlarını ve şah damarını patlatırcasına Meclis kürsüsünden yaptığı konuşması ile baş örtüsünü Meclis’ten kovduğu gün, süt dökmüş kedi gibi Meclis koltuklarındaki suskunluğu ve kendi milletvekili Nesrin Ünal Hanımefendi’nin başını açtırarak Meclis’e sokması ile zaten baş örtüsü meselesindeki samimiyetini muhafazakar kesim gözünde kaybetmiş ve gelecekte AKP’nin tükenmeyen kozu olarak ona çoktan teslim etmişti.

Bana göre MHP’nin 2002 seçimlerinde barajı aşamamasının en başat sebebi ne DSP ile koalisyonu ne de Apo’nun asılmamasıdır. Baş sebep, koalisyon ortağı ve “Sağ’ın” birinci partisi iken sağ seçmen kitlesinden koptuğu " baş örtüsü “kovulurken Meclis’te sessiz kaldığı gündür.


Bu kısa özeti sağ ve muhafazakâr seçmenin tercihlerindeki bilinen öncelikleri hatırlatmak için yaptım. Sizce övündüğümüz Türk milletinin bugüne kadar bu dini ve milli hassasiyetlerinin önceliğinde verdiği bu kararlar yanlış mıydı?

İstismar edildi, kandırıldı, yanıltıldı derseniz o zaman doğruyu iyi anlatamadınız, inandırıcı olamadınız demektir.

Suç millette mi , siz de mi yani biz de mi?


İşte önümüzdeki seçimlerde de ayni kitleyi “ başkanlık sistemi “ tercihinden yana olma heyecanı saracak. Çünkü öncelikli olarak önümüzdeki günlerde gelişen olaylar ve seçim heyecanın dozunu artıran konuşmalar, tartışmalar arttıkça başkanlık sistemine karşı olanların cephesi netleşecek ve Erdoğan bu kitlenin renklerini ve desenini sağ seçmenin önüne koyacak. Bugüne kadar yanında tuttuğu seçmenin duygusal nefretinin ve kızgınlığının olduğu iç ve dış tüm kesimleri " başkanlık karşıtı " cephede toplayarak, "Türkiye'nin büyümesini, güçlenmesini istemeyen düşmanlar”olarak yüzde altmış beşe ilan edecek ve bu kitleden en az yüzde elli biri ikna etmeyi hedefleyecektir.


Burada dikkat çekmek istediğim husus “başkanlık sisteminin“ bizzat sistem olarak tartışılması olmayıp planın “kimlerin karşı olacağı” üzerine kurulmuş olduğu hususudur.

Bir an düşünün CHP ve MHP ( HDP zaten istemez)“ evet başkanlık sistemini biz de tartışır eğer milletle bir mutabakatı oluşturursak birlikte inşa ederiz. Biz başkanlık sistemine karşı değiliz deseler, ayrıca MHP kendi tarihi teklifi ve düşüncesi istikametinde nasıl bir başkanlık sistemi istediğini şiddetle savunmaya başlasa , Erdoğan cumhurbaşkanı sıfatı ile şehir şehir meydan meydan gezerek hangi gerekçe ile AKP’ye örtülü olarak oy isteyebilir?

Muhalefet sadece “padişah olmak istiyor, diktatör olmak istiyor” diyerek bütün seçim boyunca başka hiçbir gerekçe ileri sürmeden seçmeni sizce ikna edebilir mi?

Başkanlık sistemini tartışmadan, örneklemeden kötü bir yönetim olduğunu nasıl anlatacak?

Başkanlık, "diktatörlüktür" demek yeterli olacak mıdır?

Aksine, aslında sadece MHP başkanlık sistemini savunsa ve nasıl olması gerektiğini ve de gerçek kuvvetler ayrılığı ilkesinin başkanlık sistemi ile mümkün olacağını açıklasa ve “Türk milletine” ve “ Türk devletine” kimlerin hangi sıfatı taşıyanların başkan olabileceğini anlatsa ve Türk milletine başkan olacak olanın mazisinde olması gereken titizliği ve temizliği milletin önüne koysa hem oyunu bozup hem de daha başarılı olmaz mı?

Bugün için başkanlık sistemini istemeyen seçmen çoğunluğunun anketlerde yüzde yetmiş beşlerde, seksenlerde görülmesi sizi yanıltmasın. Karşıtlıklar ve ötekileştirmeler netleştikçe anketlerin hızla değiştiğini hep birlikte göreceğiz.

Muhalefetin parlamenter sistemde kuvvetler ayrılığı ilkesini savunması ve diktatörlüğü önleyen sistem olduğu iddiası, bugün bizzat “Erdoğan'ın” konumu ve ona yöneltilen eleştirileri kabullendiğimizde iflas etmiş olmuyor mu?

Bu sistem değil midir Erdoğan’ı zirveye oturtan?

Bugünkü sistemde diktatör olan parti liderleri, Partiler Kanunu sayesinde önce üye kayıtlarını minimumda tutarak kendilerini seçecek olan delegeleri seçiyorlar, sonra da kendilerini demokratik (!) kongrelerde genel başkan yapıyorlar. Sonra seçimler geliyor milletvekillerini sadece tek adam olarak kendileri atıyorlar. Millete de bu “tabldot demokrasinin” sunduğu alternatifsiz tek menüyü güya demokratik olarak kabullenmek kalıyor.

Siyasi Partiler Kanunu’nun tek seçici ve diktatör yaptığı parti liderlerinin, Erdoğan'ın diktatörlüğünü önlemek için “Başkanlık sistemine“ karşı olmaları komedisi ancak bizim çarpık “parlamenter demokrasimize” yakışır herhalde.

Tek seçicilerin atadıkları vekilleri seçtikten sonra “yasama” organının içinden ayrı bir kuvvet olarak “yürütmeyi” çıkarıyoruz. Sonra “Yürütmenin“ içinden de yine kuvvetler ayrılığı ilkesinin üçüncü ayağı ”yargıyı” Adalet Bakanlığı şemsiyesi altında yarı atama yarı yönlendirme ile oluşturuyoruz. ”Kuvvetler Ayrılığı” ilkesine bakar mısınız.Matruşka bebekleri gibi.


İşte bu sistemin adı bugün ülkemizde uygulanan parlamenter sistemdir. Tam bir “ Hisseli Harikalar Kumpanyası”.


On iki yıl koyun koyuna yattığı “cemaat” ile birlikteliklerini sadece “yanılmışız”, “ kusura bakmayın” sözlerinin savunması sonrasında casus ilan ederek, casusluktan birini bile henüz tutuklamamışken kendi veballerini düşünmeksizin meydanlarda cemaatin kirli çamaşırlarını her gün ortaya dökme becerisini ve pişkinliğini gösteren AKP, acaba kendilerini bu makama ve güce çıkaran bu sistem değilmiş gibi yaşadıkları örnekler ile parlamenter sisteminin nasıl paçavrasını çıkaracak hep birlikte göreceğiz.


Bunun karşısında, seçmenin yüzde otuzunu sandığa küstürmüş, yüzde yetmiş beşinin parlamentoya olan saygısını kaybettirmiş, halkının yargıya güvenini sıfıra indirmiş, her seferinde kim iktidarda ise yürütmenin midesini devletin gücünü arkasına alarak haramla dolduran; köhnemiş, her tarafından adaletsizlik akan mevcut sistemi yani bugünkü parlamenter sistemi, muhalefet seçmenin önünde sizce acaba nasıl savunacak?


Tabloya bakar mısınız bir tarafta dökülen ve köhnemiş sistemi savunan muhalefet diğer tarafta bu sistemin ortaya çıkardığı ve zirveye oturttuğu iktidarın bu sistemi yerden yere vurarak halka yeni bir sistem sunma heyecan ve hedefi.

Bu saçmalığı görmemek ve her zaman yanlış yerde konumlanarak seçmenin önüne çıkmak sizce sadece siyaset gafleti ya da beceriksizliği olabilir mi?
YORUM EKLE