MHP'nin Ülkücülerin ve Türkiye'nin Gündemi

 MHP’nin gündemi ile ülkücülerin gündemi artık farklı.

Yönetimden gitmek istemeyenler ile yönetimi değiştirmek isteyenler karşılıklı salvolar ile sadece kendilerini ilgilendiren gündemle meşguller.

Fakat MHP yönetiminin ve ülkücülerin gündemlerinin bir ortak paydası var:
Türkiye'nin gündemi ile ilgilenmemek.

Ülkücüler maalesef son yıllarda ülkenin sorunlarına ve geleceğin Türkiye'sine ait tek bir projenin ve heyecan uyandıran iddianın sahibi değil.

Muhalif ülkücülerin MHP’yi yönetme iddiası; ülkeyi nasıl ve ne şekilde yönetecekleri ve Sayın Bahçeli yönetiminin beceremediği iktidar hedefli muhalefeti nasıl yapacakları vizyonundan en ufak bir işareti bile taşımadan laf salatası ile yürütülmeye çalışılmakta.

1 Kasım sonrası Bahçeli yönetiminin ciddi bir dip dalgası ve ülkücülerin bugüne kadar görülmemiş yaygın bir taban isyanı ile sarsılması yönetimin değişmesine yönelik büyük bir potansiyel enerjiyi hazır hâle getirmişti.
Fakat bugün için bu büyük ve güçlü potansiyel; imza yoluyla olağanüstü yapılacak üst üste iki kongre ile yönetim değişikliğinin gerçekleşebileceğine inanan muhtemel genel başkan adaylarınca harcanmış ve bir deli gömleği ülkücü muhalif potansiyele giydirilmiştir.

Sayın Bahçeli’nin mahkemeyi işaretindeki ince ve zaman kazanmaya yönelik kurnaz taktiği, onu çok iyi bir satranç oyuncusu olarak en az beş hamle ilerisini görmekle öven muhalefetin genel başkan adaylarınca da görülememiştir.

İmzaların toplanması ile ulaşılan saygın ve merkezin psikolojisini alt üst eden güç,
mahkeme yoluna girilmesi ile Bahçeli, Hükümet ve Saray üçgeninin paslaşarak olağanüstü kongre sürecini top gibi gezdirmesine fırsat doğurmuştur.

Bu düşüncelerimizi bugün her şey olup bittikten sonra söylemiyoruz.
Muhalefetin heyecanını kırmadan fakat uygun bir üslupla açık olarak aylar öncesinden üst üste birkaç yazımızda ifade etmeye çalışmıştık.

Artık olağanüstü kongreler süreci sonu çıkmaz sokak olan labirentlerle dolu engelli bir koşuya dönmüş bulunmaktadır.

Ve bu arada atı alan Üsküdar'ı geçecektir.

Önümüzdeki gündemi yeniden özetleyelim.

Türkiye devleti ve hükümeti ABD, AB ve RUSYA ile ciddi anlaşmazlık ve gerilim içeren bir süreci yaşamaktadır.
Vasat bir akılla yönetilen devletimiz oldukça zor bir gündemin altından kalkmaya çalışmaktadır.
“ Vasat akıllı devletimiz; dış müdahale ve iş birliklerine açık manipülasyonu kolay, muhalefet alanları geniş ve potansiyel milli gücünü karşılıklı siyasi çekişmelerle tüketen “Türkiye modelli parlamenter sistem”den, “Türkiye modelli başkanlık sistemine” geçmeye karar vermiştir.

Başkanlık sistemini sadece sarayın talebi olarak görmek ve bunun bir AKP projesi olduğunu iddia etmek çok eksik ve yanıltıcı olur.
Sayın Bahçeli'nin sadece kendi koltuğunu ve oligarşik yönetimini korumak için Sarayla sıcak ilişkiyi kurduğunu iddia etmek kolaycılığa kaçmak ve aynı zamanda altı doldurulması ve izahı zor bir iddia olur.
Eğer “vasat akıllı devletimiz” Sarayın ağzındaki başkanlık iddiasından rahatsız olsa ve istemese Sayın Bahçeli'ye tek “telefonu” yeter.
Kocayayla öncesi, Gül'ün seçimi öncesi, referandumda sol oylar cephesinde konumlanması ve benzeri birçok telefonda olduğu gibi.
Sayın Bahçeli’nin dünya ikbali, gücü, saltanatı, ihtişamı, şan ve şöhreti için ihtiras içinde siyaset yaptığını iddia etmek bühtandan öteye gitmez ve bugüne kadarki yaşamından da örneklenmesi imkânsız bir iddia olur.
O ilk günden beri aynı slogan ile politikasının en temel ve değişmez düsturunu ilan etti.
“Önce memleketim ve milletim sonra partim ve ben.”
Bizim muhalefetimizin temelini ise “memleketin ve milletin” için her dediğini yaptığın akıl vasattır ve ülkücülerin gücünü ve aklını hafife alır sevmez, sürekli kendi planlarının parçası yapar ve kullanır.

Bu slogana ve ne anlam ifade ettiğine dair geçmişte yazdığım bir yazı bulunmaktadır.

Sonuçta Sayın Bahçeli AKP ve Sarayla koltuğunu korumak için değil “vasat akıllı “ devletimizin bugün gündemine aldığı sistem değişikliği planına destek için politik bir duruş sergilemektedir.

Eğer MHP yönetimini değiştirmek isteyen muhalefet, ülkücü dünya görüşünde bir başkanlık sistemi tartışmasında uygun bir vizyonla konumlanmayı becerebilseydi ve “milli güvenlik tehdidi” olarak kırmızı kitapta yerini almış FTÖ’nün ve de onunla aynı paralelde “devlet-iktidar” karşıtlığı içinde olan dış rüzgârların yelkenlerini şişirmesine fırsat vermeyip daha dikkatli olsaydı bugün belki de seçimli kongrenin yapılması yoluna girilmişti.
O zaman önümüzdeki sorun kontrollü bir devir teslim mi yoksa ülkücü iradenin kendi öz yönetimi mi sorunu olacaktı ki o da bizler için çözülmesi bugünkünden daha kolay bir düğüm olurdu.

Artık bu fırsat kaçmıştır.
Allah'ın ecelle ilgili emri ilahisinden başka dünyevi hiçbir çaba bu süreci kolay kolay durduramaz sürecin yönünü değiştiremez.

Önümüzdeki gündeme gelince …

Dokunulmazlıklar kaldırılacaktır.
Son tura girilirken CHP teröre karşı bir referandum hezimetini göze alamaz.
Dokunulmazlıkların kalkması ile milletvekillerinin beşte biri Cumhuriyet Savcılarının ve mahkemelerin önünde sıraya girecektir.
Parlamenter sistem iyice kokutulacaktır.
AKP yeni genel Başkan'ını ve Başbakan'ı bu süre içinde atayacaktır.
AKP ve MHP iş birliği yaparak başkanlık sistemi sürecinde 330’u bulmaya ve referandum yolunu açmaya çalışacaktır.

Eğer 330 bulunamazsa erken genel seçimin düğmesine basılacaktır.

İşte dillerde dolaşan 5. parti bir tavşan kılığında o zaman vücut bulacaktır.

Küskün AKP’liler, unutulmuş eski DYP ve ANAP’lılar ve de MHP üzerinden siyaset umuduyla MHP'li olmuş fakat olağanüstü kongre yapmayı becerememiş olan sonradan olma MHP'liler bir heyacan ve hırsla yelkenlerini şişirecek olan FTÖ ve paraleli olan dış odakların rüzgârı ile bir solukta bu tavşan partide akıbetleri hüsran olmak üzere buluşacaklar.

Ülkücülerin bölüneceğini düşünen odaklar bir kez daha yanılacaklar ve planları tutmayacaktır.

330 bulunursa yeni anayasa referandumundan sonra yeni parlamento ve başkanlık seçimleri yapılacaktır. ( tahminen 2017 baharında)
330 bulunamazsa önce erken seçim sonra yeni anayasa referanduma gerek kalmaksızın yapılacak sonra yeni anayasaya göre yeni parlamento ve de başkanlık seçimleri tekrar yapılacaktır.
Bu sürecin üç saç ayağından biri Sayın Bahçeli’dir.
Ben burada bir tespit ve olabilirliği yüksek bir tahmin yapmaya çalışıyorum.
Doğrulama yapmıyorum.
Olacaklar karşısında kullanabilinir olmaktan çıkıp belirleyicilerin arasına ülkücüler olarak nasıl girebiliriz diye düşünüyorum.
Bahçeli gitsin gerisi kolay. Her şey kendiliğinden hallolur demek ne kadar doğru?

Bu durumda ülkücüler ne yapmalıdır?

İşte bu “ne yapmalıdır”ın cevabını bulmak için birliklerini bozmadan sanal kongre gündemlerini normal kongre gündemine çevirerek düşünmeli, tartışmalı ve Türkiye'nin yeni sistemine yeni teklifleri neler olmalıdır belirlemeli ve sadece karşıyız, istemiyoruz diyerek iki kelime ile gündemi savsaklayarak rüzgâra doğru tükürmemelidirler.

Aydınları, bürokratları, yazarları, politikacıları,akademisyenleri ve düşünen tüm kadro zenginliği ile birlikte tüm ülkücü sivil toplum örgütlerinin katılımlarıyla Türkiye'nin yelken açtığı yeni sistemi sorgulanmalı ve ülkücülerin teklifleri seslendirilmeli kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Peki o zaman şimdi bizim kongre işi ne olacak diyorsunuz değil mi?
O fasıl geçti.
Onu saray hukukuna ve halk nazarında güvenilirliği %24’lere düşen adalet kurumunun mahkemelerine düşmeden önce düşünecektik.

Şimdi aşağıdaki resme baktıktan sonra bu yazıyı tekrar okuyalım.



YORUM EKLE