Kongre Süreci mi, Tasfiye Süreci mi? - I

Türkiye, hukuka, demokrasiye inanmayan, ahlak zaafı içindeki, amiyane tabirle arızalı siyasilerin elinde hercümerç ediliyor. Bunların olduğu yerde düşmana iş düşmez. Allah bunlardan düşmana de versin diye dua eder hale geldik. Terör, soygun, rüşvet, iltimas, iğfal, taciz, tecavüz, iftira, fitne, fesat gani. Ahlak, adalet yerle bir. Yollar, köprüler yapılıyor diyenler, ekonomi şöyle, böyle diyenler birde yol kenarlarına düşürülenleri görebilseler. Arka bahçe vakıflarda, derneklerde iğfal edilen sabilere gözlerini kapayanların, suçluyu sahiplenip, suçu, suçluyu övenlerin, yol kenarına düşürülenleri görmesini beklemek; balığın kavağa çıkmasını beklemek gibi bir şey olsa gerek.

Siyasetçilerimizin dillerinden düşürmediği demokrasi, siyasetçilerimizi aşıp partilere giremediği için, her alanda olduğu gibi siyasette de zor ve sancılı bir dönem yaşanıyor. Eğer bir oyunbozan çıkmazsa öyle görünüyor ki; bu dönemin sonunda, iki olguyla karşılaşmamıza ramak kaldı.

Birincisi; Hukuk tanımayan MHP yönetiminin, mahkemenin kararını ülkücü mücadele geleneğini yürütmek isteyenlerle birlikte MHP’yi siyasetin dışına itip tasfiye görevini tamamlaması olacak.
İkinci olgu ise; MHP’nin siyasetin dışına itilmesiyle doğrudan ilişkili olan, devleti işleten mekanizmaları belki de bir daha düzeltilemez hale getirme riskini taşıyan rejim değişikliği. Yani başkanlık sistemine geçiş olacak.

Başkanlık sistemi ortaya atıldığından beri sadece sistemin şekli, tepeye geleme ihtimali olan kişi özelinde tartışmalar yürüyor. Hiçbir sistem bir kişilik olmadığı gibi, kişiyle de kaim değildir. Sistem çok insanın fonksiyon olduğu bir mekanizmadır. Sistemin şeklini, işleyişini, yasa belirler. Fakat ruhunu insan oluşturur. Bu bakımdan sistemin kuruluşunda görev alacak insan ve zihniyeti, sistemin şeklinden ve tepeye gelecek kişiden çok daha önemlidir. Asıl üzerinde durulması, tartışılması gereken budur.

Mevcut şartlarda Başkanlık sistemine geçirilmesi durumunda, sistemin kuruluşunda fonksiyon olacak zihniyet; ABD’nin Yeşil kuşak projesinin omurgası; İslam’ı siyasallaştıran, İslam’la ilgisi sınırlı, her konuda samimiyeti tartışılır, “Türk” üst kimliğine tavırlı, bölücülüğe sempatizan bir zihniyet olacaktır. Bu zihniyetin sistemin içine yerleşmesi, bize göre devletin bekası açısından; PKK teröründen daha büyük ve daha yakın bir tehlikedir.
1960 anayasası yapılırken “Türkiye cumhuriyeti sosyal bir devlettir” ibaresini üç harfli bir ek olan “ist” eki ile “Türkiye cumhuriyeti sosyal(ist) bir devlettir” şeklinde devletin vasfını değiştirmek isteyen zihniyetin sinsiliğini fark eden hocasına bir akademisyenin kül tablası fırlatılması tecrübesi ortadayken, yeni bir sistemin kurulmasında müessir olacak zihniyetin ajandasındaki bilinen unsurların en azından bir kısmının yerleştirilmesinin tehlike olmadığını söylenemez. Benim hırsızım çalmışsa meşrudur fetvası veren, tecavüzcünün barındığı yere göre tavır alan anlayışının hakim olduğu bir zihniyet için ajandanın sisteme yerleştirilmesi vaka-i adiyedir. Onun için belki de devleti işleten mekanizmaları bir daha düzeltilemez hale getirme riski taşıdığının altını çiziyorum. Birbiri ile iç içe, biri diğerinden önemli, birçok meseleyle karşı karşıyayız.

Başkanlık sistemine geçiş için Ülkücü hareketin tasfiye edilmesi mi gerekiyor? EVET
Buna neden ihtiyaç duyulduğunu sayfamızın elverdiği ölçüde izah etmeye gayret edeceğim.
Demokrat Parti iktidarıyla birlikte Türk seçmeni önce DP, CHP, 1960 sonrası da Sağ-Sol diye kaba bir kategorik yaklaşımla bloklaşmaya itildi. Milliyetçiler bu blokların içinde varlık gösteremedikleri gibi, sinsi bir eritmenin muhatabı oldu.
CHP’nin zamanla tasfiye ettiği milliyetçi aydın kanat, DP de yer aldı. Fakat istedikleri hiçbir fikri hayata geçirmede başarılı olunamadı. Başarılı olmak bir yana, tabiatında aksiyonerlik olan milliyetçilik, edilgen, konuma getirildi. Keyfiyet ve kemiyet olarak sürekli eritildi. Çünkü merkez diye yutturulan bu partiler Türk milliyetçiliğine alerjili birtakım beynelmilel kulüplerin güdümündeydi. 12 Eylül sonrası aynı uygulamanın ANAP ta yapılmasına da şahit olduk. Bu partilerin ilintilerinin projenin menşeinin anlaşılmasına yardımcı olacağı kanaatindeyim. Milliyetçilik onlara göre AKP’nin yaptığı gibi; halkın oyunu almak için temayüz etmiş, toplumun aşina olduğu birkaç milliyetçi adaya yer vermek ve meydanlarda hamasi nutuklar atmaktır. Sosyolojik gerçekliğe göre merkez; milletin değerlerini ifade eden milliyetçiliktir. Milleti reddeden, omurgası olmayan, kitleleri gütmeyi ölçü edinen hiçbir siyasi yapı merkez kabul edilemez. Burada MHP’yi bugünkü anlamda merkeze çekip, kitle partisi yapacağını söyleyenlere; asıl merkezin milliyetçilik olduğunu hatırlatmak isteriz.

1963 sonrasında Ülkücüler Türkeş’in önderliğinde Türk milliyetçiliğini edilgenlikten kurtarıp, etken, dinamik, değerler sistemi, inanç, kültür ve yaşama biçimine dönüştüren ideolojik bir hareket haline getirdiler. Türkeş’in kişiliği ve bu ideolojik kalıpta şekillenen; çürümüş soyguncu sistemi sorgulayan ülkücü insan modelinin, ülke meselelerine bakışındaki isabet, ülkenin karşılaştığı Marksist, bölücü akımlar karşısında ortaya koydukları fedakârlıklar, toplumu ve seçmen profilini milli karaktere yöneltti. Bugün, bölücü, Marksist, İslamcı marjinal partilere oy veren seçmen dışındaki, CHP seçmeninin önemli bir kısmı dahil, seçmen modelinin en önemli yanı milliyetçi karakterinin öne çıkmasıdır.
Son senelerde Bahçeli ekibinin özel gayretlerine rağmen, ülkücü düşünceyi ayakta tutan geniş tabanın milli düşünceyi yayma fonksiyonunun kırılamaması, ülke üzerinde oynanan oyunlar, uzun zamandır yaşanan bölücü terör, gelişen birçok sosyal, kültürel olaylar, iletişim araçlarının çeşitliliğinin sağladığı etkileşim toplumda milli ruhun daha hızlı tebarüz etmesinde etkili oldu. Öyle ki 12 Eylül öncesi ülkücü, milliyetçi düşmanı solda bile milli ruh, milliyetçi söylemler, milli kültürü sahiplenme, kurumsal ve toplumsal bir gerçeğe dönüşmeye başladı.

Üst kimliğin AKP döneminde haddinden fazla örselenmesi, milliyetçiliğin ayaklar altına alındığı meydanlarda bangır bangır bağırılmasına karşılık, gelişen olaylar seçmenin milli karakterini güçlendirmeye devam etmiştir. Son üç seçimde AKP, bütün samimiyetsizliğine rağmen en fazla milliyetçiliği kullanmıştır. AKP iktidarlarının belirleyicisinin İslamcılık değil, milliyetçilik olduğu 1 Kasım seçimleriyle bir daha teyit edildi. Bu durumda seçmenin zihninde, ruhunda berraklaşan Milliyetçilik siyasetin merkezi, milliyetçi ideoloji, iktidarın tek alternatifidir. Ancak soyguncu sistem ve dinamik güçleri bundan çok çok rahatsızdır. O halde yapılacak şey; 1950 lere dönmek ve milliyetçiliği, sağ partilerin içinde edilgen hale dönüştürüp eritmek için gene iki kutuplu, iki bloklu bir siyasete dönmektir. İç dinamikler bakımından Başkanlık sistemi bunun kılıfıdır.
Peki, ülkücüler bu oyunu tersine döndürebilir mi?
Hangi oyunu tersine döndürmediler ki?
Erbabının elinde her oyun, sahibinin başına geçirilir. Böyle baktığımızda ERBABININ ELİNDE Başkanlık sistemi herkesten önce Ülkücü hareketin iktidar aracı olur. Önemli olan Ülkücü hareketin O, ERBABI bulup çıkartmasına bağlıdır.

Bize göre Başkanlık sistemi dış güçler, dış dinamikler nazarında çok ayrı anlam ifade ediyor. Bunu anlamak için Libya’nın Kaddafi’sini, Irak’ın Saddam’ını, Suriye’nin Esat’ını, Sudan’ın El Beşiri’ni nasıl kullandıklarına bakmak, onları kullanarak ülkelerini ne hale getirdiklerini görmek yeterli olur. Zira gücün insanı zehirleyen fetiş bir yanı vardır. Ortadoğu da yaşananların arkasında güce tapan Şark kültürünün zehirlediği gücü görmeden batıyı suçlamak gerçekçilik olmaz.
Siyasi parti liderlerinin bu güç zehirlenmesiyle demokrasiyi nasıl despotizme dönüştürdüklerini ülkemizde de görüyoruz. Dolaysıyla Batının dişini her zaman kıracak güce sahip olan Türkiye’de başkanlık sistemi bir Saddam yaratmanın aracı olma niteliği barındırdığı gerçeği gürlemelidir. Oryantalist Batının bunu yapmasının zor olmayacağını düşünmeleri kadar tabii bir şey olamaz.

Bir faninin faniliğini unutup, devletin devamlılığını kendine endekslemesi güç zehirlenmesi değilse egoizmin son aşamasıdır. Ben gidersem devlet yıkılır sözünün zihnimde Saddam’ın, Kaddafi’nin aczini, zavallılığını canlandığını inkâr edemem. Başka bir faninin de Saddam veya Kaddafi olmayacağını kimse garanti edemez. Tedbirleri geliştirilmez se dış dinamikler için başkanlık sistemi Türk Kaddafi’sini, ya da Türk Saddam’ını yaratmanın aracı yapılabilir.


Not- Konunun bir köşe yazısını aşan boyutu sebebiyle tasfiye süreciyle ilgili kısmını bir sonraki yazımızda paylaşmak zorunda kaldığım için özür dilerim.

YORUM EKLE