Keşke Yaşasaydı

Yıllar, yıllar öncesinden bir görüntü hatırlıyorum:

MHP’nin, iktidarda olduğu yıllarda yaptığı kongrelerden biriydi herhalde. Kongreyi evde, televizyondan izliyordum.

Bilirsiniz, kongrelerini yapan siyasi partiler, diğer bütün partilere davetiye gönderirler. Davetiyeyi alan partiler de, olağanüstü bir durum yoksa kongrelere, kendilerini temsil etmek üzere yetkililerini yollarlar…

Sabah, delegeler, partililer, salonu doldurmuşlar, genel başkanlarının konuşmalarını bekliyorlar. O konuşma öncesi, kongreye katılan misafirler anons ediliyor...

Canlı yayın kamerası, protokole ayrılan bölüme odaklandığı için, anons edilenler ekranda rahatlıkla seçilebiliyorlar…

Sıra ANAP’a geldi, ANAP’ı temsilen kongreye katılan Mustafa Taşar anons edildi. Salondan gök gürültüsü gibi bir “Yuh!” sesi yükseldi.

Hala gözlerimin önünde… Taşar’ın o kendinden emin gülümsemesi yüzünde dondu. Yüzünde, tedirginlik ve acıyı okuduğum, yüreğimi burkan bir ifade belirdi.

*        *        *

Ben 80’li yıllarda üniversite öğrencisiydim.

Henüz iletişim çağı başlamamıştı.

Neler olup bittiğini, Yeni Düşünce’den, Bizim Ocak’tan takip ediyorduk.

Çok gençtik…

Çok heyecanlıydık…

Çok samimiydik…

MÇP’nin, o günlerde varla yok arasında bir yerlerde olması hiç önemli değildi. İktidara geleceğimizden, Türkiye’yi hatta dünyayı değiştireceğimizden emindik. O kadar emindik ki, sanki gün sayıyorduk…

*        *        *

Yeni Düşünce ve MÇP’nin sözcülerinin hedef tahtasında nedense hep ANAP’lı eski ülkücüler vardı.

O günlerde elbette eğreti durduğunu düşünmüyorduk ama çok eğreti duran bir üslupla, çok tuhaf bir kampanya yürütülüyordu.

O gazeteleri hala saklarım. Gündemin birinci sırasındalardı.

İsimleri bile telaffuz edilmezdi. En çok hücum edilenlerden Namık Kemal Zeybek’in adı “Nazım Hikmet Zeybek”, Yaşar Okuyan’ın adı “Yalaka Yaşar”, Mustafa Taşar “Otel Ayısı”ydı…

Biz, malum etkilerle, zaten hepsine, hiç tartışma kabul etmeyecek şekilde, ölümüne düşmandık…

Yıllar önce yazdığım, “Bayat Yumurta” başlıklı yazıda birkaç kelimeyle bahsetmiştim.

“…kendimizi kâinatın en kutsal topluluğunun mensupları hissediyorduk, eski MHP’li ANAP’lıları da dünyanın en zelil yaratıkları addediyorduk…”.

Neden? Sebebini, yıllar geçmesine rağmen hala bilmem.

İnsan siyasete nasıl bakarsa baksın…

Siyaset, “memlekete hizmet etmek” midir?

Siyaset, bir “meslek” midir?

Ya da haydi biraz egzajere edelim; siyaset, toplum içinde daha iyi bir hayat sürmek, daha fazla saygı görmek ya da daha iyi bir sosyal statüde yer almak için bir “araç” mıdır?

Neye inanırsanız inanın, nasıl yorumlarsanız yorumlayın, bir insanın siyaset yapmak için sizin içinde olduğunuz siyasi partiyi değil de başka bir siyasi partiyi tercih etmesi onu neden “hain” yapar? Nasıl “değersiz” kılar? Sizce de çok saçma değil mi? Biz bu saçmalıklara yıllarca neden inandık?

*        *        *

Yıllar, günlerle yarışırcasına hızlı geçti.

Yıllar, yüzyılları kıskandırırcasına hırpaladı bizleri.

MÇP, önce MHP oldu, sonra tahmin ettiğimiz gibi hızla büyüdü.

ANAP yavaş yavaş eridi ve nihayet tükendi.

Mustafa Taşar öldü…

Yaşar Okuyan ve Namık Kemal Zeybek, yıllarca, kendilerine hiçbir sebebe ihtiyaç duymadan sövenlerin coşkulu alkışlarıyla, muhteşem törenlerle MHP’ye geri döndüler ve kendilerine yapılan hakaretleri yalanlarcasına çok önemli görevlere getirildiler…

İşin ilginç yanı, sonra tekrar ayrıldılar ve kim bilir belki tekrar geri dönecekler…

Hangi zaman diliminde hain ve değersiz, hangi zaman diliminde kahraman ve önemli olduklarını artık hatırlayamıyorum.

Kendimi biliyorum sadece:

Çok gençtik…

Çok heyecanlıydık…

Çok samimiydik…

Çok cahildik…

*        *        *

Yıllar, yıllar sonra, Ankara’da, bir çay ocağında, bizim çok genç, çok heyecanlı, çok samimi ve çok cahil olduğumuz yıllarda, rahmetli Türkeş’in özel kalem müdürlüğünü yapan kişiyle tanıştık. Sonra, yüreğimizde, eski günlerin ateşinden kalma kıvılcımların hatırına olacak herhalde, samimi olduk.

Yaşar Okuyan’ın, çocukluğundan, tutuklu olduğu MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’ndan tahliye olduğu 1982 yılına kadar geçen süreçteki hatıralarını anlattığı, yayın tarihi 2010 olan, “O Yıllar” adlı kitabını okumuştum.

Kitapta, rahmetli Türkeş’le, vefatına kadar, irtibatının hiç kopmadığını, hatta 1991 yılında Okuyan’ın kızı nişanlanırken, nişan yüzüklerini rahmetli Türkeş’in taktığını, 1997 yılında, Türkeş’i, vefatından 3 gün önce bile, Ankara Gaziosmanpaşa’daki ofisinde ziyaret ettiğini ve uzun bir görüşme yaptığını yazmıştı.

Bizim öğrenci olduğumuz, Türkiye’nin ANAP’lı yıllarında, Türkeş’in özel kalem müdürlüğünü yapan kişiye, kitapta yazılanları sordum.

Hakikaten Türkeş, ANAP’lı eski ülkücülerle görüşüyor muydu?

Çok sıradan bir olaydan bahsedercesine, Türkeş’in, ANAP’lı eski ülkücülerle sürekli ve düzenli olarak görüştüğünü, etrafından gelen talepleri onlara ulaştırdığını, o taleplerin tümünün, emir telakki edilerek yerine getirildiğini anlattı.

Sadece Türkeş mi?

Sonra, o dönemde MÇP Genel Merkezi’nde görev yapanları da sordum, içlerinde Yeni Düşünce’nin sahibinin de bulunduğu, tüm MÇP yöneticilerinin ANAP’lı eski ülkücülerle irtibatları, eskisi gibi devam ediyordu. Pek çoğu, özellikle, devletle iş yapanlar, o dostlukları, sıradan vatandaşın girmekte zorlandığı kapıları açmakta çekinmeden kullanıyorlardı.

Biz, dünyayı değiştirmek üzere gün sayan, her konuda uzman olduğunu zanneden, her şeyi bildiğini düşünen, hatta zaman zaman devleti yönetenlerin neden bize danışmadıklarına çok şaşıran, Anadolu’nun dört bir yanındaki gençler, acemice yazılmış bir senaryonun filmini yıllarca, büyük bir saflıkla izlemiştik.

“Peki, yüz yüze de görüşürler miydi?” diye sordum…

Evet, görevdeki bakanlar dâhil, pek çoğu, hatta makam araçlarıyla ofise gelirler, Başbuğ’larıyla görüşürler, sonra aldıkları talimatları yerine getirmek üzere giderlermiş.

O dönemde, Türkeş’ten giden hiçbir talep geri çevrilmedi.

O dönemde, ihtilalin darbesini yemiş onbinlerce ülkücü devlet memuru oldu, istediği yere tayin oldu, terfi etti, akademisyen oldu… Kısacası, çoğu toplumun en alt gelir grubunun, en alt sosyal tabakalarının mensubu sayısız ülkücü, verdikleri yaşama kavgasında, hor gördükleri, her fırsatta sövdükleri ANAP’lı eski ülkücülerin yardımlarıyla sırtlarını devlete yaslayıp, hayata tutundular. Ha, tecrübelerimden biliyorum, o insanlardan nefret etmekten de asla vazgeçmediler. O insanlara asla oy falan da vermediler…

Bir ara biraz da magazinsel bir merakla sordum:

“En çok, en samimiyetle, en gayretle yardım eden kimdi?”

“Mustafa Taşar.” dedi, gülümseyerek ve hiç düşünmeden.

Aslında o ana kadar hiç ismi geçmemişti. Şaşırdım açıkçası… Çünkü Taşar’ın,12 Eylül öncesinde de MHP’yle herhangi bir bağlantısı olup olmadığını bilmiyordum. Hala da bilmiyorum.

“Neden?”

Nedeni şuydu; çünkü o çoğu zaman bakan değil, partide genel sekreterdi. Diğerleri gibi sadece bulundukları bakanlıkta veya makamda değil tüm bürokraside sonsuz bir gücü vardı. Ve o gücü kullanırken, ocak başkanından emir almış mahcup bir liseli ülkücü gibi, büyük bir acele ve ciddiyetle görevini yapıyor, sonra arandığı yere konuyla ilgili bilgi veriyordu.

*        *        *

Mustafa Taşar’ı hiç tanımadım.

Hatta -tesadüf de diyebiliriz-  o dönemde aynı ortamda bulunmadığım, hatta canlı olarak görmediğim, birkaç siyasetçiden biridir.

Bu yazdıklarımı öğrenene kadar, asla sempatik bulmadığımı da söyleyebilirim.

Ama bugün vicdanımda büyük bir yara taşıyorum.

Eğer Allah varsa, eğer ahiret varsa, eğer kul hakkı varsa benim de dâhil olduğum pek çok kişi, rahat uykuları hak etmiyor demektir.

O görevlere onları biz mi getirdik

Bize borçlular mıydı?

Sonra, bizden bir şey mi talep ettiler?

Hayatları boyunca, neden bizim işaret ettiğimiz yerde durmaya mahkûmlardı?

Ama sanki buna mecburlarmış gibi, kendilerine her denileni yaptılar ve hizmet etiklerini zannettikleri onbinlerce, yüzbinlerce insanın nefretini kazandılar

Sahi, onlara niye düşmandık ki…

*        *        *

Hepimiz MHP iktidarını da yaşadık. Etrafınıza bakın, muhakkak, ama muhakkak, o günlerde zor duruma düşüp teşkilatlara, Genel Merkez’e sığınmaya çalışan, dertlerine oralarda ilaç arayan birilerine rastlayacaksınız.

Ne muamele gördüklerini sorun, anlatsınlar, insanlığınızdan utanacaksınız…

İtiraz edenler olabilir, bana ulaşsınlar. İçlerinde MHP davasından hüküm giymiş, yıllarca hapis yatmışların da olacağı, asgari ücretle bir işe girmek için yardım istemeye Genel Merkez’e gidip, orada alay edilircesine bütün kapılar yüzlerine kapanan yüzlerce örnek göstereceğim kendilerine.

*        *        *

Çok gençtik…

Çok heyecanlıydık…

Çok samimiydik…

Çok cahildik…

Çok aptaldık…

Keşke bize, daha 20 yaşına gelmemiş gençlere, ilk ders olarak birilerine düşman olmayı öğütleyenler, vicdanlı olmayı, akıllı olmayı, düzgün, çalışkan, ahlaklı insanlar olmayı öğretselerdi.

20 yıldır yazıyorum…

Artık sayısını unuttuğum yerlerde, isimlerle, yüzlerce, binlerce sayfa…

Yazdıklarımın bir işe yaradığı veya bir değer ifade ettiğiyle ilgili çok iyimser değilim.

Ama bir kişi bile okusa, bizim yaptığımız hataları, bu okudukları vesile olsa da bir kişi bile yapmasa, 20 yılı boşa geçmiş saymayacağım.

Sahi siyaset neydi ki?

“Memlekete hizmet etmek” mi?

Siyaset, bir “meslek” mi?

Yoksa toplum içinde daha iyi bir hayat sürmek, daha fazla saygı görmek ya da daha iyi bir sosyal statüde yer almak için bir “araç” mı?

Ne olursa olsun, hangisi doğru kabul edilirse edilsin, bu kadar hokkabazlığa değer mi?

20 yıldır yazıyorum…

Bir işe yarıyor mu bilmiyorum ama yazmak, bence bir yönüyle çok önemli.

Mesela, kendinizi, çaresiz hissettiğiniz haksızlıklara karşı, “hiç olmazsa” duygusuyla yazarak, vicdanınızdaki sızıyı bir ölçüde hafifletebiliyorsunuz. Eğer başarabiliyorsanız.

*        *        *

Bugün, Mustafa Taşar’la helalleşebilmeyi çok isterdim.

Keşke yaşasaydı.

Allah rahmet eylesin…

e-mail  : ahmetuzun001@gmail.com

twitter : AhmetUzun001

YORUM EKLE