Katip Çelebi Günümüze Işık Tutuyor (1)

 Bugün ve yarın Katip Çelebi’nin Mizan adlı eserinden alıntılar yaparak, yorumu size bırakmak istiyorum:

Lakin nice boş kafalı kimseler İslamlığın başlangıcından bir maslahat için ortaya konan rivayetleri görüp cansız taş gibi akıllarını kullanmadan salt taklit ile donup kaldılar. Aslını sorup düşünmeden red ve inkar eylediler. Felsefe ilimleri diye kötüleyip, yeri göğü bilmez cahil iken bilgin geçindiler. “Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı?” (A’RAF 7:185) tehdidi kulaklarına girmedi. Yere ve göklere bakmayı öküz gibi göz ile bakmak sandılar.

Ulu Osmanlı devletinin ilk çağlarından Sultan Süleyman Han zamanına gelinceye dek hikmet ile şeriat ilimlerini uzaklaştıran gerçek araştırıcılar ün salmışlardı. Ebülfeth (Fatih) Sultan Mehmet Han, Medaris-i Semaniye’yi yaptırıp kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış, Haşiye-i Tecrid ve Şerh-i Mevakıf derslerinin Hidaye ve Ekmel derslerini okutmayı akla uygun gördüler. Yalnız bunlarla yetinmek akla uygun olmadığı için ne felsefiyat kaldı, ne Hidaye kaldı, ne Ekmel.
Bununla Osmanlı ülkesinde ilim pazarına kesat gelip bunları okutacak olanların kökü kurumaya yüz tuttu. Kıyıda köşede, Doğu Anadolu’da yer yer kanuna göre ders gören öğrencilerin daha başlangıçta olanları bile İstanbul’a gelip büyük tafra satar oldular. Onları gören kimi kabiliyetli insanlar zamanımızda hikmet öğrenmek istediler.

Fakir (ben) de yoklama ve ders okutma sırasında istidadı olan öğrencileri, Sokrat’ın Eflatun’u heveslendirdiği gibi, varlıkların gerçeğini araştıran ilmi öğrenmeleri için heveslendirdim; bu risalede de öğüt ve hepsine nasihat olsun diye şu birkaç maddeyi ele alıp söyledim. Ta ki mutlak ilim adına olanı elden geldiğince öğrenmeye çalışsınlar, elbette bir yerde lazım olur, zararı olmaz. Kötüleyip inkar eylemeyenler; çünkü bir şeyi inkar, o nesneden uzak ve yoksul kalmaya yol açar.

1- Hendese bilen müftü ile hendese bilmeyen müftünün fetvasıdır.

2- Hendese bilen kadı ile hendese bilmeyen kadının hükmüdür.
Ama bazı ulu şeyhler-Tanrı onlara rahmet eylesin-hükema-yı müteellihin yoluna gitti; onların şartına göre gönüllerini arıtma yolunda ruhu nefsini yenmiş olan sülük taliplerini şevklendirmeye müessirdir diyerek, kimi ney, kimi dümbelek (darbuka), kudüm kullandı; çoğu sema adıyla usul ve kaidesine uygun olarak nağmeleri dinledi. Bunların tarz ve tavrı hakimane düşünüp, tedavi yolunda zehirli ilaçlar kullanmak kabilinden oldu. Çünkü çoğu tasavvuf ehli hikmet-i işrak üzerine dayanmaktadır ve terimleri de ondan alınmadır.

Lakin her zamanda, şeriatçı geçinenler onlara laf atıp işlerine burunlarını sokmaktan ve kendilerine sataşmaktan geri durmadılar. Onlarda bildiklerinden kalmayıp, çaldılar, çağırdılar; nay ü udun ne söylediğini sen bilmezsin. Ey vedüt sen bana yetersin, sen bana el verensin, diye karşılık verdiler.

“Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır” (Bakara: 2:148) dediklerince her iki bölüğün sözünün ve işinin hep bir yönü oldu; lakin bu davada hiçbir zaman kesilip atılmadı.

Tasliye ve tarziye, ulu peygamberlerden birinin adı anıldıktan sonra “Tanrının salat ve selamı ya da Tanrının salavatı onun üzerine olsun” demek yahut “Allah’ım Muhammed’e onun soyuna sopuna salat ve selam olsun” demektir.
Bir kez peygambere salavat getirmek farz, geri kalanının da müstehap olduğu rivayet edilmiştir.

Şafii fakihlerinden beş yüz dörtte (1110-11) ölen Abdülhasan Ali Bin Muhammed Kiya’l-Herasi ve sonrakilerden Sa’dettin Teftazani gibi kimi sünnet ehli bilginleri de “Yedi dinsiz ve kafirdir, kafir olduğuna kimi şiirleri delalet eder,” diyerek onlara uydu; ama sünnet ehlinin çoğu bunu caiz görmediler. Hüccetü’l-İslam İmam Gazali de caiz olmadığına mufassal fetva verip yasak ettiler.

YORUM EKLE