Kaosun İçindeyiz

Türk siyasi hayatının temel problemi; Siyaset kurumlarında tartışmasız tek adam anlayışının hakim olmasıdır. Tartışmasız tek adam olma anlayışı; kolektif aklın, kolektif düşüncenin önünde her zaman aşılması güç bir bariyerdir. Kolektif akıl problemin çözülmesinde tabandan tavana akan bilgi ve düşüncelerin bütünüdür.
Kolektif bütünsellikle, kolektif akıl genelde birbirine karıştırılır.
Kolektif bütünsellik; ferdi düşünce önemsenmeden fertlerin belli sebeplerle bir araya getirilip, sağlanan birlikteliğin ortaya çıkardığı gücün kinetik enerjiye, eyleme dönüştürülmesidir. Kolektif bütünsellik yukarıdan verilen bilgi ve yapılan yönlendirmeyle oluşur ki bunu kitle partileri özellikle de bugün AKP çok güzel uygulamakta.

Kolektif aklın oluşup, oluşmadığının en önemli göstergesi krizlerin yönetiminde ortaya konan tavır ve başarılardır.

AKP’nin iktidara geldiği günden beri hiç değişmeyen en dikkat çekici yanı krizleri yönetmekteki başarısızlığıdır. Bu değişmez başarısızlığın en önemli unsuru hiç şüphesiz RT Erdoğan’ın “tartışmasız tek adam olma” anlayışıdır. Yani kolektif akla mani olması.
Krizler, kolektif düşüncenin önü kesildiği durumlarda yıkıcı zararlara sebep olduğu gibi, kolektif akılın kolektif eyleme dönüştüğü durumlarda fırsata dönüşme kabiliyetine de sahiptir.

AKP iktidarının kriz yönetimindeki başarısızlığının en çarpıcı örneği; PKK terör örgütünün Kürt meselesine evirilmesidir. Bu evirilmeyle bölücü PKK terör örgütünün Kürt vatandaşların temsilcisi durumuna getirilmesi, devletine, vatanına, milletine bağlı Kürt vatandaşların devlete güvenini sarsmakla kalmamış, terör örgütünü homojen kitlesel bir tabana kavuşturmuştur.
İktidarın bu başarısızlığı aynı zamanda Türkiye’yi uluslararası arenada tahminlerin üzerinde zayıflatmış, ABD başta olmak üzere PKK ya örtülü destek veren bazı devletlerin desteklerini aleniyete dönüştürüp PKK yı meşrulaştırmalarının da yolunu açmıştır.

PKK nın Kürt meselesine evirilmesiyle daha da azgınlaşan terörü durdurmak için önce reddedip, namus, haysiyet meselesine dönüştürüp, sonra kabul ettikleri Oslo görüşmelerine başlandı. Yapılan uygulamalardan TSK’nın devre dışı bırakılmasının Oslo sürecinde terör örgütüne verilen tavizlerden olduğu anlaşılmakta. Genelkurmay Başkanının “Çözüm sürecinde yol haritasından haberimiz yok.” açıklaması bu tavizin yansımasıdır.

AKP’nin tarihi, coğrafi, kültürel ve sosyolojik, etimolojik gerçekleri dikkate almayan anlayışı, "çözüm sürecinin" örgütün lehine dönüşmesine ve Türkiye’yi önü alınmaz bir kaosun içine atmıştır. 2000 li yılların başında militan sıkıntısı yaşadığı için eylem yapamayan örgütün bugün geniş tabanlı homojen bir kitleyi temsil eder duruma gelmesinde, şehirlere, üniversitelere yerleşmesinde, propaganda aşamasından eylem aşamasına geçmesinde başarı sadece örgüte ait değildir. Bu başarıda AKP kadar "vasat akıllı derin devletin" örgüte destek veren yabancı beşinci kol faaliyetlerinin de payı büyüktür. Türkiye ne kadar büyük bir kaosun içine düştüğünün farkında değil. Seçimlerin sonucu ne olursa olsun, bu kaos seçimden sonra bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacaktır.

Kaosun birinci unsuru ve sorumlusu elbette ki sorumlu mevkileri işgal eden siyasiler ve başta istihbarat örgütünün başındaki AKP tandanslı müsteşar olmak üzere kurumların başındaki devlet görevlileridir.

"Vasat akıllı derin devletin" 12 eylül öncesinde olduğu gibi devlet güçlerini vatanın, milletin bölünmezliği noktasında tarafsızlık rolüne sokması dikkatlerden kaçmamalı. Bunun en açık örneği 20 Şubatta Dokuz Eylül Üniversitesinde cereyan eden elim olayda ve sonrasında diğer üniversitelerde cereyan eden olaylarda açıkça yaşanmıştır. Bunun yanında yazılı ve görsel medyanın tavrını da görmek gerekir. İktidara, dolayısıyla “Vasat akıllı derin devlete” yakın yandaş medyanın ve kaosta etkin rol üstlenen beşinci kol güçlerine yakın merkez ve sol medyanın ortaya koyduğu tavır 12 Eylül öncesiyle bire bir örtüşmekte.

20 Şubatta Dokuz Eylül Üniversitesinde şehit edilen Ülküdaşımız Fırat Yılmaz Çakıroğlu’na Allahtan rahmet niyaza ederek acımızı içimize gömerken, Ülkücü milliyetçi camia için kaosta biçilen rolü de görmemiz gerekiyor. Denge çubuğunun bir başına bölücü PKK, diğer başına ülkücüler konmuştur. Suyu getirenle, testiyi kıranın denk tutulduğu ahlaksız bir denge.

Ülkücü hareketin siyasi örgütünün başındakilerin böyle bir oyunda cenazeye tam kadro katılmaması, oyun kuruculara ülkücülerin siyasi örgütünce de yalnız bırakıldığı mesajı verilmiştir. Bunun bilmeden yapılmış olması da, bilerek yapılmış olması da aynı anlama gelir.

Oslo görüşmeleri ile başlayan süreç, Sayın Hakkı Şafak Ses dostumuzun da tespit ettiği gibi örgütün bölünmesi öngörüsüne dayanmaktadır. Terör örgütünün kurulduğu günden beri muhtelif fikir farklılıklarının olduğu, bu farklılıkların katil Öcalan’ın otoritesiyle zaman zaman kanlı şekilde cezalandırıldığı bilinmekte. "Vasat akıllı derin devletin" bu farklılıklara ümit bağlaması gerçekten vasatlığı tam anlamıyla ifade etmekte.

Son gelinen noktada ümit bağlanan bölünme görüntüden ibaret ve sunidir. Devlet karşısında istemediklerini bile alma durumuna gelmiş ve tarihi boyunca bu kadar homojenleşememiş bir tabanla Türkiye sathına yayılmış, Kürt vatandaşlar üzerindeki inisiyatifi en yüksek noktaya taşımış, bölücülük fikrinin romantizminin yaşandığı bir yapıda bölünmeyi ne kandil, ne İmralı nede siyasi temsilcisi durumundaki parti göze alamaz ve başaramaz. Olsa dahi çok mevzii kalır ve boğulur. Bölünme görüntüsüyle aralarında top çevirerek kopartabildiklerini kopartma hesabındalar.

Kürt tabanda yapılan anketlerde liderliğin birinci sırada kandilde, ikinci sırada Apo'da olduğu görünmekte. Demirtaş yaptırım gücü olmayan siyasi yüz niteliğindedir. Bölücü tabanda Apo’nun reel anlamda yaptırım gücü olmayan bir figür olarak görülmekte. Gerçek olan şu ki; Silah kimdeyse güç odur, dolaysıyla ipler ve sürecin kontrolü ne devletin elinde nede İmralı’dadır, Kandilin elindedir. Kandil postacıları PKK’nın isteklerini İmralı’ya taşıyor, İmralı bu istekleri kendince sıraya koyup devlete dikte ediyor. Fakat vatandaşa tersi söyleniyor.


Apo verdiği mesajlarda kendisi için bir talebinin olmadığını özellikle ve sıklıkla işlemekte. Bunun anlamı "Mücadeleye devam edin, benim durumumu mücadeleye engel görmeyin" demektir. 2005 te cezaevinden çıkan Oslo görüşmelerinde PKK’yı temsil eden Sabri Ok'a KCK - YDG-H’yi kurdurma rahatlığı içindeki Apo dan da başka bir şey de beklenmemeli. Taksim gezi olaylarının arkasında da Apo'dan başkası yoktur.

Silah bırakma konusunda Kandil ve Apo aynı noktadadır. Silah bırakma konusundaki kararın PKK kongresine havale edilmesi Apoyu ve Kandili sorumluluktan kurtarmaya yönelik akıllıca bir yol olduğu gibi, bütünleşmeyi de sağlayacak bir yol olarak görülmüştür.

"Vasat akıllı derin devletin" umut bağladığı bölünmenin gerçeklemesinin önündeki en büyük engel ne yazık ki AKP’dir. AKP’nin seçim kazanmak için oyalama taktiği uyguladığını önceki seçimlerde yaşayan PKK bu seçimde de aynı politikayı uyguladığını düşünmekte ve AKP ye güvenmemekte. PKK, AKP’yi kendi silahıyla vuracak seçimlere hem bağımsız adaylarla hem de parti olarak girecek ve AKP’nin tavrına göre taktik uygulayacak.


Kaldı ki Kandil Erdoğan’ın ABD ye meydan okumaları sayesinde ABD’yi de arkasına almıştır. ABD dışişleri sözcüsü Marie Harf'in PKK’nın Suriye kolu PYD için "IŞİD ile savaşan PYD gibi Kürt grupların desteklenmesinin çok önemli olduğuna inandığımızı Türklere açıkça belirttik" demesi PKK ya bakışlarını açıkça göstermekte. Kobani için gönderilen silahların önemli bir kısmının PKK ya verildiği de ayrı bir gerçek.

Son tahlilde şunu söyleyebiliriz; tayin edici güç kandildir, kandilin ipleri de ABD’nin elindedir. ABD önce TSK ya teskerenin bedelini ödetti, şimdi kendisine yan çizen Erdoğan var. Ama görünen o ki ahmaklıkların bedelini kaosa sokulan Türkiye ödeyecek. Tarih Türkiye’den de Saddamların çıktığını yazacak.

YORUM EKLE