İtle yatan bitle kalkar

29 Aralık sabahı “E 80” üzerinden İstanbul’a gelirken sis süratlenmemi engelliyordu. Silivri, Kumburgaz tabelalarını arkamda bırakırken güneş yüzünü gösterdi. Sis çulu ara vadiciklere çöktü. Fotoğraf meraklıları ve dünyayı kafalarına göre çizip boyayan tuvalcilerin belki de hiç yakalayamadığı bir görünüş el atmaya başladı. Çok zarif, çok seyrek dokunmuş bir tül örgü içinde yapraksız ağaçlar. Dallara sarılmış sis lifleri aman bizi güneşten koruyun yalvarış yakarışındaydı sanki. Hava da biraz ısınayım mı yoksa sertleşip kar mı getireyim konusunda kararsızdı.
Çağrışımlıydı gördüklerim. Beyaz ile gri arası sis tülü ardında Karlovo’daki bahçemiz canlandı hafızamda. Okumuşunuzdur, ışık arayan, bulunca lamba etrafında dans eden sonra aynı gece ölen kelebeklerin öyküleri vardır. Aydınlık coşkusuyla lambaya toplanırlar. Ben, doya dola aydınlık içmek için kanat çırpanları çok yakından incelemek zorunda kaldım. Maksat, ışığa mı yoksa başka bir şeye mi sevindiklerini anlayabilmemdi. Anlatacağım olay her bahar tekrar ediyordu. Ağaçlar dal uçlarında henüz ilk iki yapracık sürmüş gonca beklerken beliriverirdi o beyaz kanatlılar bahçemizde. Yuva kurduklarını yavru büyüttüklerini görmedim Gözle görülmeyen yumurtalarını nazik yapracıkların sanki ipek tüy kaplı sırtına bırakıp kaçtıklarını gözledim. Bir iki günde hayat hakkı kazanan örümcek ipi kadar kalın bu elyaf varı var oluş gözü kulağı olmadığından dünyaya ilgisizdi. Dilini mi, gagasını mı, burnunu mu neyse üzerine yapışık doğduğu yaprağın sırtına kene gibi kenetler ve ağıcın can suyunu içmeye başlardı. Ağaç suyu yaprak ve gonca olmak için dallara yöneldikçe bir türlü adını koyamadığım bu gri-beyaz elyaf uzadıkça uzar, sanki gözleri ucundaymış gibi ağıcın dal uçlarını sardıkça sararken en nihayet sıkıca pansuman edip sanki huzur bulurdu.
Bu parazite ilaç yoktu. Çünkü nazik yapraklara ve goncalara zehir atmak olmazdı. Tek çare sarıp sarmalanırken yaşam hakkını yitiren dal uçlarını kesmek ve yakmaktı. Meyve yüklenmek için yeşeren o dalları keserken yüreğim acırdı. Kelebekleri toplayanın bahçe kenarındaki elektrik direğine asılmış lamba olduğunu düşünerek, gofret seven çocuklardan kuş lastiği ile lambayı taşlamalarını istiyor, komşuların şikâyeti üzere de, kamu malına tacizden ceza ödüyordum.
Arabamın camından göz ucuyla seyrettiğim tablodaki ağaçlar boyunca süzülen sisin ödevi bambaşkaydı. Gövde suyuna acele etme, dal uçlarına da aldanmayın gelen kıştır demek için vardı.
Aracımca sis dalgalarına girip çıkarken ve yolun en ucundan bana karşı yuvarlanan ateş almış bir çemberi andıran güneşe yaklaşmak için ayağım gazda kalırken, aklım kesip attığım ve hemen yaktığım pansumanlı dallarda ve lamba önünde bayram eden kelebeklerdeydi. Bu benzetmede meyve ağıcı çilekeş halkım, onun dallarını yürek acısıyla kesmek zorunda kalan aydınlarımız ve kendine gelin süsü veren hain kelebek de Ahmet Doğan ve ajan sürüsüdür.
Bir hafta sonra 4 Ocak 2016’dır. HÖH partisinin kuruluşunun 26-ncı yıldönümüdür. HÖH ağıcı vatan olarak sevdiğimiz Bulgaristan’da tüm Türklerin ve etnik azınlık topluluklarının huzur, güvenlik, barış ve refah içinde yaşaması ve gelişmesi için kurulmuştur. Bu Partinin kurucuları arasında şopar Ahmet Doğan’dan başka milletten kimse yoktu. A. Doğan dışında kurucuların hepsi Türk kimliğini gelişimini ana hedef olarak kabul ederken, anadil, kültür ve din sorunlarımın çözümü için mücadele etmeyi temel problemlerimiz olarak kabul etmişti. Partinin kurulduğu gün saflarımızı zehirli yumurtalarını atan Bulgar istihbarat servisi ve ülkemize yerleşmiş gizli Sovyetler Birliği sevisi KGB gizli ajanı olduğu artık tamamen açıklanmış olan Ahmet Doğan, partimizin gelişmesini baltaladığı gibi, kaderimizi Rusya’ya bağlamaya çalıştı, Türklük dallarımızı kese kese ruhumuzu öldürmeye çalıştı ve halkımızın gönlünden koptu. Doğan HÖH parti içindeki tedavisi olmayan bir uğur, tedavisiz bir hastalık, illetlerin en kötüsüdür.
Bulgaristan Türklerinin politik iradesinin örgütlü şekli ilk kez 1936’da bünye bulmaya başkaldırdı. Fakat aynı yıl yapılan askeri darbede ezilmişti. HÖH’ün kurulması 100 yıl süren zulüm karanlığında çıkan bir ışıktır. Yeşillerin en güzelini ve pembelerin en güzeli bağrında taşıyan can suyumuzdur. Güneşten hayat hakkı isterken, partimiz 4 Ocak 1990’da Varna’da kurulurken yaprağına konan  “ışık kelebeğine” aldandık arkada kalan yıllarda partide kurucu kalmadı, Türk aydınları kovuldu, yani kesilmedik dalımız kalmadı. Geçen yıllarda aldatıldığımızın, kapana düşürüldüğümüzün farkına varamadık, nihayet 2015 sonunda desti kırıldı ve içindekinin bir şeytan olduğu görülebildi. Canımızın özüne kastedilmişti.
Dua edip bekledik. Politik irade ağacımızın kesilen dallarına üzülürken, kesilen dalları kendi çubuklarını aşıladılar. Filizlerin beklediğimiz meyveleri vermedi. Rüşvet, dolandırıcılık, dalavere, para aklama, halkı aldatma, insanımızı aç, susuz ve soğukta tutma meyveleri doğdu.  Kesip atılan, yakılan ve külü saçılmayıp çamur içinde çiğnenen hep umut yüklü dallarımızdı. Ahmetler, Mehmetler, Hasanlar Ömerler, Mustafalar, Osmanlar, Avniler, Kasımlar, İsmailler, Süsmenler, Sabriler, Ayşe gelinler, Fatme teyzeler, Hacer yengeler, Ümmü neneler ve daha kimler kimler Özgürlük ve Adalet savaşçılarıydı. Hepsi ışıktan yana birer kahramandı. Onlara ışığa susamış katil kelebekler, uzun zaman tanıyamadılar. Umut dallarımız kesildikçe uyanıp dirildiler. Ama düşman hiç uyumadı 2016’ya girerken yine 5–6 dalı birden kesip yaktı. Aralarından biri Genel Başkan Lütfü Mestan’dı. Partini Kırcaali ilinde kurucusu Bahri Ömer’in de hiçe sayıldığı dikkat çekti. Kana susamışlığının hiç azalmadığını herkes gördü. Zaman ne budama ne de aşı yapma zamanı olsa da “pansuman ustası zehirli yaratık” ağaç benimdir, bahçe benimdir, istersem bütün ağaçları budarım, keserim, istediğim kalemlerle aşılarım demeye devam ediyor.
Ne yazık ki, meyve ağaçları meşeler gibi değil. Kötülük edenden gam almak isteyen meşeler 5 senede bir normalden en az 3 defa daha fazla pelit üreterek aç fare, sincap, kuş ve yaban domuzlarına çatlaya patlaya yedirdikten sonra hırsızlık yapmalarına meyveleri orman içinde ve dışına taş altına, fare deliklerine, kirpi inlerine saklamalarına göz yumar. Ve baharda güneşe binlerce yeni meşe yaprağıyla selam verir. Ve orman düşmanlarıyla böylece  hesaplaşmış olur.
Biz Bulgaristanlı Türkler, Türkiye’deki soydaşlarımız, bizim hepimiz “baharda hayatın yeniden uyanışını budayınca ışığı arayarak lambaya toplanan ve bayram ederken ” dünyayı aldatan o beyaz kelebeklere – Ahmet Doğanlara, Delyan Peevskilere, perde ardında nargile çekip yalnız ve yalnızca kötü olmamızı düşünenlere puslu alaca karanlıkta yaşadıkları için merhamet duyarak acınası davrandık.  Hatta mutlaka yok edileceğini anlayınca, zırhı kapılar ardına gizlenmelerine “ah vah” dediğimiz oldu. Bu da bizim körlüğümüzü, bilinçsizliğimizi, başkalarının oyunlarına geldiğimizi bin defa kanıtladı, simgeledi.
26 yıldan beri olduğu gibi bugün de yine üzgünüz. Deliormanlı insanlarımızın yeni güne yeni bir pencereden bakma umuduna ateş olan milletvekili Güney Hüsemen’in son konuşmalarında “toprağın altı tohum dolu, bekleyiş içindeyiz” deyememesi, ulu ortam konuşmalar dalları uyanmaktan koruyan kış sisi ile dalların suyunu içerken kurumazdan önce pansuman eden ışık kelebeklerinin bıraktığı acı tabloyu birbirinden ayıramadığı izlenimi bıraktı. Üzülen biziz. Askerde kısırlaşmamız için, içtiğimiz çay, hoşaf, komposto bromluydu. Meclis köftelerine de Özürlü kafa yaratmak için meclis lokantasında köfteye katılan özel bir maddesi mi var? Ahmet Doğan ve 20 bin leva maaşla kendine akıl hocalığı yapanlar nasıl olurda bu kadar dönek olabiliyorlar. Önceleri “ bu adam deli” deyenler, nasıl olur da parayı görünce TV ekranına çıkıp “ondan akılısı yok” övgü yağdırıyorlar. Nasıl oldu da, Doğan tarafından “Ulusal Özelleştirme Komisyonu” başkanlığında atandığı zamanlar, yalnız Dobruca’da “10 milyon Euro değerindeki tarım kooperatifi piliç çiftliğini” zimmetine geçiren, binlerce dekar işlenir toprağı ve ormanı kendi mülküne geçiren Prof. Tadarıkov gibi birileri……. TV ekranında canlı yayında “hırsızla, rüşvetçiler, para aklayıcılar ve silah tüccarları babasını” namuslu ve adil biri olarak övebilir. Dünya 90 derece döndü deyenler yalan söylüyorlar. Dünyanın çivisi çıkmış, dönebildiğince dönüyor. Onlar dalavere çarkında dönerken, bizim başımız dönüyor Beyaz kelebekler de  bizim Türklüğümüzü ve dilimizi, dibimizi, kültürümüzü çatır patır gece gündüz yiyor.
Son zamanda Bulgar ve dünya gazeteleri bizim için yazdı çizdi. Kendilerine biz her şeyi biliyoruz havası verenler “bu işin iki yolu var” teorisi geliştirdiler. Demek istedikleri, artık çatal baş özürlüler gibi bizim de 2 partimiz olacakmış. Sanki 5–6 parçaya ayrılmamışız.
Birisinde Moskofcu Ahmet Doğancı sürü örgütlenirken, ikincisi de “DS” için çalıştığı yetmezmiş gibi, son dönem “ikili oyuna giren” Lütfü Mestan hayranlarını toplayacakmış.
Bir defa şu bizim Mestan’a şöyle dobra dobra be özel olarak söylemek istediğim iki hemşeri sözüm var. Genel Başkanlıktan itildiğine, meclisin de 1 ay tatile çıktığına, avcı grubunun da çok sinirlisin avlanamazsınız dediğine ve kızını da artık everebildiğine göre, boş vakti var demektir. Hemşerim lütfen dön köyüne, anandan rica et ve kümesteki hollükten yumurtaları sen toplamaya başla, bu işi yaparken iki şeye dikkat edeceksin. Önce hangi yumurtayı hangi tavuğun yumurtladığını işaretleyeceksin. Göreceksin ki, çifte sarılı olan büyükçe yumurtalar yumurtlamayı kesmeye niyetlenen tavukların son yumurtlarıdır. Şu da var. Çift sarılı yumurtadan civciv çıkmaz.
Bu olayı sen kendi açından indir bindir ve sonuç çıkar. Bir defa ikili dokuyan kendinsin, demek kendi kuyunu kendin kazarken farkına varmamışsın. her şeyden vaz geç Çift sarılı yumurtlayan tavuğun kaderini anneciğine soruver ve olayı bitir..
Sen şimdi saray karanlığındaki eski dostun “ışık kelebeğinin” oyununa geldin. Senin ve arkadaşlarının dalı kesildi, bu daldan çubuk alınmaz. Nedenini yukarıda anlattım.
Rica ederin, bizden filiz alın ve bahçenizdeki fidanları bizimle aşılayın diye kimseye yalvarma, boyun eğmeyiniz. “Işık kelebeği” zehrini almış hiçbir kimsenin canlanıp dirilme şansı yoktur. Üstelik ikili oynayan üçüncü birine hayat veremez. İkili oyun son perdedir. Mestan senin son perde rolün bitti. Kimseyi boşuna aldatma… Olay bitmiştir, ortam karıştırma, mevsim kıştır, şimdiki sisler ağaçları korumak için düşer. İnsanımıza yardım etmek istersen Şubat sonunda bahçelerde saman yakanlara dallara hayat çağıranlara katılabilirsin ve bu kadar. Bu iş burada bitmiştir. Senin önüne serilmiş ya da ahlat dalına sallanmış üç kurt yavrusu fotoğrafını çeken, kuralları biliyordu ve herkese haber verdi. Her şey bu kadar basit!
Biz Bulgaristanlı Türklerin önümüzde tek yol var. Bu da bahçeyi kökten söküp yakmak ve yerine kendi fidanlığımızdan seçtiğimiz ağaçları dikmektir demek istesem de, Hak ve Özgürlükler Hareketi bizim evladımızdır, insan evladına el kaldırmakta zorlanır. Fakat ortada büyük bir tuzaktan doğan dev bir hainlik ve mutlaka temizlenmesi gereken çok acı bir durum var. Halkımın kısmeti çıkacak ama bakalım ne zaman ve nerede, karşımızda Rus ayısı diş biliyor. Bilirsiniz düşenin dostu olmaz. Birbirimize arka dayak olmak zorundayız.
Bahçemizin yakınında, yol kenarlarındaki direk lambalarını da bir daha takmamak ve asla yakmamak üzere söküp atmak, kırmak ve ezmek zorundayız. Bizim aradığımız işik bu değildi. Oyuna getirildik. Dikeceğimizin ağaçların en büyük özelliği gece karanlığını da gündüz kadar sevmek, lamba ışığında kelebek düğününe sevinmek yerine, güneşi beklemek olacaktır.
Tekrar eder gibi olsa da, bir daha yazmakta yarar görüyorum. Şu iyi bilinmeli Bulgarların övdüğü her kişi bizim düşmanımızdır, övgüyü bize kötülük yaptığı için hak etmiştir. TV’lerin akıllı, bilge falan filan diye anlattığı her bir Bulgaristan Türkü geri zekâlı kafayı yemiş, hainlik kâbusundan çıkamayan bir tımarhaneliktir. Bulgarların “binlerce kitabı var, çok okumuş, 20 yıl önünü düşünüyor” gibi falan filan olarak anlattığı Türkler veya onların başına dikilmişler her biri ayrı ayrı kör cahildir, yapacağı işi bilemeyen, maşalık eden zavallılardır. İsim söylemeden örnekleyelim.
İnsan gibi insan olmak varken HÖH liderleri 26 yıldan beri “liberallik” satıyorlar. Maşallah liberallikten geçinirken ense yaptılar. Adalet sözünü ağızlarından düşürmüyorlar. Tomas Mann’dan, Karl Marks’tan, Vladimir İliç Lenin eserlerindeki adalet arayışını ve daha sonraki çarpıtılışını algılayamadıkları bir yana, AB yolu olan Brüksel’e Oslo’ya sıpa gidip eşek dönüyorlar. Bu işin öncesi de var. 8 milyonluk Bulgaristan’da sosyalizm yıllarında 200 milyon nüsha komünist edebiyat basılmıştı. Toplumda insan sevgisi sonsuz kardeşlik kökleşip serpilip açacağına, git gide katılaşırken çıkardığı düşmanlık dikenleri büyüdükçe büyüdü. Ne ki, Danimarka başkenti Oslo sosyalizm yaşamasa da goncalar çok farklı açtı.
2010’da Bulgaristan’da yeni değer yargılarını hayata çağıran en güzel kitabın yazarı yetenekli Romen romancı Georgi Paruşev 2 yıl önce memleketimizi parasızlıktan terk etmek zorunda kaldı. Bizde kimse Çingene’den akıl istemiyor. Öyle ama Paruşev’in eserini okuyan Norveç Yazarları, 1 milyon Euro teklif edip eseri çeviriye vermişler. Fransız koleji mezunu olan eşi de en prestijli Fransız kolejinde kütüphane şefi atanmış. İkisi de emekli çağında olduklarından dolayı, emekli olmazdan önce üç yıl sigortalı işte çalışanlara aldıkları maaş emekli maaşı ödenir yasasından yararlanmaya karar vermişler. Paruşev’in emekli maaşı 250 leva, eşininki ise 4500 leva olacak. Güle güle harcasınlar. Bu ağıcın dallarına artık “ışık kelebeği” konamaz!!!!!
Bizde basılan 200 milyon “insancıl” içerikli eseri okuyanların aklına yeni gelense, Silistre köylerinde tütün yetiştiren Türk köylülerin ürününü sözleşmesiz kapatıp, birkaç parayı elden ödeyerek, üreticilerin sigortalarının ödeyebilmelerine engel olup emekli olmalarına engel olacaklarmış. Bu ne zamana kadar böyle gidecek?  Yolun çıkışına birlikte bakalım lütfen. Dilimizde “kanı bozuk” sözü vardır, başımızdakilerin kanından başka zihni, niyeti ve daha bilmem neresi bozuk desek azdır. Bunların tümü ilet. Ve illet başı da saraydakidir.
Lütfü Mestan’ın suyu sıkılıp maskesi indirilerek çöpe atılması büyük bir olay oldu.
Birkaç kişinin daha zamanının doldu. Bir başkasının gönüllü istifa etmesi, bizim ineğin memesine yapışan fakat memeye çok derin sokulduğu için annemin koparıp ezmeyi başaramayınca “şişer kopar düşer” sözleri geldi aklıma!  Bu olay öyle bir olay ki, bizlerden bin kişi kendisini ateşe verse durum düzelmez, hanı binimizin kurşunlandığı ve bir tek katilin kılına bile dokunulmadığı gibi bir şey işte. Çünkü hepimiz çok zehirlenmişiz ve bir türlü arınamıyoruz. Baş katile söz söylemeye, ithamda bulunmaya, onu lanetlemeye, kahretmeye dilimiz dönmüyor. Dilimiz kemikleşmiş. Bu çok kötü bir durumdayız. “Türkan Çelme” toplantısında yumruk kaldıran ve yüksek sesle konuşan köylü kardeşimin ağzında tek diş vardı, birimizin ağzında diş kalmadı, ama “ışık kelebekleri” Türklüğümüzü kuruturken diş kullanmadan iş görüyorlar. Sanki düşman bizden ileri…
Şöyle bir durup etrafımıza bakalım. Kravatlılar kravatlarını çıkarsınlar. Ölen kardeşlerimiz kravatlı değildi. Kravatlılar kravatsızları savunduğu ya da her iki grubun da aynı takımdan olduğu görülmemiştir. Üzerimize yağmur veya kar yağmıyor. Sis de düşmüyor. Bizi kökten yakmak için kıvılcım yağıyor. Olayı fark edip yeniden dirilmek zorundayız. İtle yatan bitle kalkar. İtlerden uzak duralım.
YORUM EKLE