İmamın Namaza Karşı Olması

Devlet, tanım itibariyle kader birliği yapmış milletin bir araya gelerek yaşadığı vatanın bütünlüğü içinde oluşturulan milletin siyasi varlığı, tüzel kişiliğidir. Milletin mutluluğu, sahip olduğu maddi, manevi değerlerin korunması, iktisadi, içtimai, hukuki, eğitim, sosyal, kültürel hayatının korunup yaşatılması, ilmi inkişafın sağlanması, vatandaşlık bağı ile sadakatle bağlı vatandaşlarının hak ve hukukunun korunması, can, mal güvenliğinin sağlanması hukuk devletinin sorumluluğudur. Devleti meydana getiren organların uyum içinde çalıştırılması görevi de devleti yöneten devlet adamlarının sorumluluğudur. Dolayısıyla devleti yöneten ve temsil eden devlet adamları milletin değerlerinin korunmasından birinci derecede mesuldürler. Kendileri karşı olsalar bile milletin değerlere sahip çıkmakla mükelleftirler.

Devlet, milletin meydana getirdiği bir siyasi varlık olduğuna göre üniter devletin temel felsefesi de milliyetçiliktir. Binaenaleyh milletin itici gücünü oluşturan, iç ve dış tehlikelere karşı temel savunma refleksini besleyen milliyetçiliğinin koruması ideal birliğinin sağlanması da milli devletin sorumluluğundadır. Devletin bütün organları, kurum ve kuruluşları bu anlayış çerçevesinde olduğu takdirde ancak devlet millilik vasfını kazanır. Ancak o zaman eğitime millilik kazandırılır, ordu ancak o zaman millî ordu olur, kültürün milliliğinden o zaman bahsedilebilir. Ancak o zaman devletin politikalarını hazmetmiş insan modeli oluşturulabilir.

Peki, Türkiye Cumhuriyeti milli bir devlet midir?

Evet. Kuruluş itibariyle ve Mustafa Kamal Atatürk’ün ölümüne kadar, kanına, iliğine kadar bütün hücreleriyle milli bir devlettir.

Türkiye Cumhuriyet Devleti kurulduktan sonra oluşturulan bütün kurumları milli karakterlidir ve milli hedefleri vardır. Mustafa Kemal devletin temel felsefesini açıklarken “Medeniyetçilik kökü bizi Avrupa metoduna, düşüncesine ve muaşeretine bağlar, milliyetçilik kökü de bizi Orta Asya ve Doğu kaynaklarımıza, tarihimize ve dil birliğimize götürür” ifadelerini kullanmıştır. Çünkü Atatürk, Türk milliyetçisidir. Yukarıdaki sözleri Atatürk’ün milliyetçilik anlayışında Ziya Gökalp ve Gaspralı İsmail beyin etkisini yansıtır.


Ancaaaakk Mustafa Kamal Atatürk’ün ölümünden sonra durum hızla değişmiş, devlet milliyetçilik anlayışından uzaklaştırılmış, milliyetçilik sadece CHP’nin ambleminde altı oktan biri olarak kalmıştır. Atatürk’le arasında yaşananların duygusallığından kurtulamayan, Atatürk’ün paralarda ve devlet dairelerindeki resimlerini bile kaldıracak kadar Atatürk çizgisini silmeye çalışan, Türk milliyetçiliğine karşı milli şef İnönü vardır artık.

İnönü CHP deki milli çizgiyi tasfiye edip, çevresinde topladığı Bolşevik özentisi kadrocuları öne çıkartır. Kadrocuların Köy Enstitülerini ve Halk evlerini sistemli olarak milliyetçiliğe karşı Bolşevik düşüncesini yerleştirilmek için kullanmalarıyla ambleminde milliyetçilik umdesi olan CHP ironik bir hale gelir. Stalin’e özenen İnönü 1944 de Bolşevik Rusya’ya şirin görünme adına, komünizme karşı çıkan Türk milliyetçisi aydın avına çıkar. Turancılık adı altında ihdas edilen kanunlarda yeri olmayan bir suçla milliyetçi aydınlar işkenceden geçirilir, tabutluklara, zindanlara tıkılır.

Böylece Türk milliyetçilerinin şahsında Türk milliyetçiliği sanık sandalyesine de oturtulur. Devleti kuran milletin milliyetçiliğini sanık sandalyesine oturtan devletin millilik vasfıda ortadan kalkmış olur. İnönü devletin millilik vasfını fiilen bitirmiştir ve tarih bunu kaydetmiştir.

Millilik vasfını kaybeden devlet derinliğini de kaybetmiş, temel politikalarından uzaklaşarak dikizci, espiyonajcı hafiyeciliğe dönüştürülmüştür. Bu noktadan sonra milliyetçiliğin karşısında olan devlet, milletle kavgalı hale gelir. Devletin milliyetçiliğe karşı olması “imamın namaza karşı olması” gibi akıl ve izandan, ahlaktan uzak, acı, trajikomik bir gerçektir.

Türk milliyetçiliğinin yargılanması, Türkiye Cumhuriyeti devletinde henüz telafi edilememiş önemli kırılma noktasıdır. Özellikle üniversitelerde ve devlet kurumlarında ve milletin çocuklarından oluşan göz bebeğimiz milli ordumuz bile Türk milliyetçiliğine karşı tavır almıştır. Marksist kadrolaşmaya seyirci kalınarak, tarafsızlık adına Türk milliyetçiliği, bölücülükle, Marksizm’le aynı kefeye konularak Atatürk’e ihanet edilmiştir.
Türk Milliyetçiliği, Atatürk’ün ölümünden itibaren günümüze kadar Marksizm, faşizm gibi yabancı ideolojilerle eş tutulup, hedef tahtasına kondu. Sözde İslamcı çevrelerce bölücülük olarak taktim edildi. Sanık sandalyesine her oturtuluşunun ardından da devletin ve milletin hayatını tehdit eden büyük badirelerle karşılaşıldı.

3 Mayıs 1944 yargılamasının ardından Marksist komünist saldırı zirveye çıkarken, Rus, ABD, İngiliz, Alman, istihbaratlarının operasyonları devletin derinliklerine indi. 12 Eylül 1980 yargılamasından sonra bölücü terörün ve fundamentalist kuşatmasıyla karşı karşıya kalındı.

Milliyetçiliğin suçlu muamelesi görmesiyle oluşturulan algı sonunda milliyetçilikten uzaklaşan gençlik kaldığı boşluktan kurtulma ümidiyle yabancı akımlara, cemaatlere, bölücü düşüncelere yönelirken bilmeden anarşistleşip, miskinleştiriliyor. Yönünü kaybeden gencin devlete düşman edilmesi, yabancılaşması kolaylaşırken, yabancılaşsan bu gençlik vasıtasıyla devletin kılcal damarlarına sızılıyor.

Milliyetçilik, mikroplara karşı kendiliğinden harekete geçerek insanı koruyan antikorlar gibi milletin doğal korunma refleksidir. Her yargılamayla milletin ortak doğal korunma refleksi kırlıp, devlet kendisini güçlü kılan toplum desteğini kendi eliyle yok ediyor.

Milliyetçilik şimdilerde devlet yöneticilerimizin ayakları altından kaldırılıp sanık sandalyesine bile oturtulmuyor. Buda bize devletin, vatanın ve milletin yaşananlardan çok daha kötü bir badireyle karşılaşacağının habercisidir.

Bu noktada sözü Haber Türk'ün değerli yazarı Sayın Hakkı Şafak Ses Beyin "Vasat akıllı derin devlet veya Atlantikçiler-Avrasyacılar" değerlendirmesine getirmek istiyorum. Keşke vasat akıllı da olsa derin bir devletimiz olsaydı. Vasatta olsa derin devletin düşünen bir aklı olur. O akıl üniter bir devletin milliyetçiliğe karşı olmasının akılsızlık ve ahlaksızlık olduğunu görür ve yanlışa dur diyebilirdi. O zaman bölücü PKK da, gerçek paralel KCK da, paralel cemaat yapılanmaları da olmazdı. Türkiye ekonomisi kadar büyük bir ekonomi otuz beş senede terörle mücadeleye harcanmazdı. Devleti temsil noktasında olanlar milliyetçiliğin üstünde tepinip emperyalist amallere hizmet etmezdi.

Eğer olsaydı Türkiye’nin hem içerde, hem dışarıda coğrafyanın, tarihin yüklediği sorumluluğa uygun politikaları ve bu politikaları hazmetmiş bir insan modeli olurdu. Kanaatimce başka devletleri yöneten akılların ürettiği politikaların yaması olmak için çırpınanlara, vasat akıllıda olsa derin devlet denmesi hak etmedikleri bir mevki vermek olur.

Başka aklın düşündüğünü yapanlara Türkçe de kukla dendiğini Sayın Ses pekâlâ biliyor ama nezaketinin gereğini yaptığı da muhakkak. Fakat onlar kendilerine "Profesyonel yönetici" (!) diyorlar ne demekse.

YORUM EKLE