İLİŞMEYİN EFKÂRIMA

Yatıklar, uyanıklar. Dinleyin beni bağrı yanıklar. Bir ah çeksem içerimden, suda yanar balıklar…

 
Öyle bir derde düş ki gönül, anda derman gizlidir.
  Gel karış bir katre ki, anda umman gizlidir...


 
Kitleleşmeye şiddetle ihtiyaç duyduğumuz yıllar 1977. Pol-der’li polisler, nerede bizi toplu görseler, yedek silahlarla üzerimize ateş ediyorlar. CHP iktidarı. Sovyet yayılma siyasetine engel olup, milli devleti kurmak için çabalıyoruz.

 Dev-sol’dan bir ekip yerleşmiş Emniyet Müdürlüğü basın bürosuna. Moskova’nın sesi, bizim radyo gibi gizli radyolardan aldıkları talimatları gün, gün uyguluyorlar. Mecburen radyoların yayınlarını biz de takip etmeye çalışıyoruz.

 Basına yönlendirme yapıyorlar. Ülkücü insan tipi çizmeye çalışıyorlar. Kadın erkek münasebetlerini ayarlayamadıkları için şiddete başvuran, canı sıkıldığı için adam öldüren, 15 yaşında çocuğu, ellerini arkadan bağlayıp 30 mermi atarak öldüren vahşiler, ata binmiş uzun saçlı, bıyıkları yanaklarından sarkmış, börklü, elinde kılıç sırtında yay, ok, sadak, Rus füzelerine karşı savaşan Don Kişot tiplemesi vs. Aşağılanıyor, toplum dışına itiliyor, nice iftiralarla küçültülmeye, engellenmeye çalışılıyoruz.

 Hâlbuki solculuk, “sosyal insan” demek “entelektüel insan” demek perdesi altında, proleter diktatörlüğü kurmak hedefinde. Güya toplumla o derece barışık ki sol, moda zaten. Hem Amerikan uşağı faşistler, hem de toplumculuğu engelleyen burjuva kölesi lümpen takımıyız sanki. En ciddi yorumları, sivillerin askeri düzen içerisinde iktidarı ele geçirmeye çalışan çetesi diyor bize.

 Gerçi Marksizm, öğrencisi adedince çeşitlenmiş, ama temelde mücadele metodu diyalektik. Zıtların çatışması yani. Zıtlıkları gıda edinmişler. Onlar solculuğu kabullenmişler ya, bizi de sağcı diye algılatmaya çalışıyorlar. Ne ideolojimizde var, ne doktrinimizde ama yaftalanıyoruz. Sağcı değiliz desek bile, kavramı tekrarlamamız bile bize yapışmasına sebep oluyor. Ve kavganın adı sağ-sol kavgası diye anılmaya başlıyor.

 Haziran 77’de yaşım 21. Ülkü Ocakları Anadolu yakası bölge başkanıyım. İstanbul Ülkü Ocakları başkanımız hukuktan Fethi Yıldız. Yıldız’dan Ahmet Orhan Sar 2. başkan.

 Daha göreve başlayalı 1 ay olmadan, Beşiktaş’ta yıldızlı bir öğrenciye 14 kurşun atılıyor ama ölmüyor. Faşistlerden tanığı en büyük adam Ahmet Orhan Sar. “O bana ateş etti” diyor vurulan. Ve bu ifade yeterli oluyor. Ne araştırma, ne soruşturma, ilgili evraklar tanzim edilip tutuklanıyor Ahmet Hoca. Yıllarca nehak yere cezaevinde yatıyor. Teşkilat başkanımızı dahi koruyamıyoruz. Kimseye derdimizi anlatamıyoruz…

 Bu işler o şiddete varıyor ki 79’da Ecevit’e bir beyanat verdiriyorlar, en ilgisiz adam İstanbul geçlik kolları başkanımız Kazım Ayaydın aleyhine. Sinek dahi incitemeyecek bir İstanbul beyefendisi demokratik Kazım gadre uğruyor. Derdini anlatana kadar uzun müddet Yusufiyeli oluyor.

 80’de İstanbul’da teşkilat başkanıyım. Edirne cezaevinden ülkücülere ağır işkence haberi üzerine Edirne’ye gidiyoruz. Tam bir vahşet. Ciğerleri hasta Ahmet Orhan Sar, ayakları suda bir zeminde, sakallarının bir kısmı uzun, bazı kısımları kesilmiş, gençliğinden eser kalmamış, sabsarı yüzlü bir ucube. Tanımakta zorlanıyoruz. Kanlı mendiller etrafta. Filmlerde göremeyeceğiniz işkence sahnesi. Celal Adan’ la seyrediyoruz. Tabii seyirci kalmıyoruz.

 78 sonrası devletin vasat aklı bizleri imha edilecekler arasında sayıyor. Sonradan anlıyoruz bunu. Denizdeki balık denizde olduğunu bilmez. Fark edebilse zaten denizde değil karada demektir.

 Bu yıl (2014) 12 Ağustos’ta Ahmet Hoca’nın çilekeş annesi vefat etmişti. Kısmı felç tablosu sebebiyle tekerlekli sandalyede annesini uğurladı. Ayakta duramıyordu. Kolunu okşayıp elini öptüm. Edirne cezaevindeki halini hatırladım. “Ne yapıyorsun Alicim” dedi. Hadi ne oturuyorsun, şu işleri halletsene ifadesi ile bakıyor, gözleri ile talimat veriyordu.

 Rahmetli Dündar Taşer’in “fena fid devle vel mille” tabiriyle anlattığı manayı hissetim. “Yuh” dedim kendime. “Adamın canı çıktı çıkacak, kendini unutmuş, hala devlet millet diyor. Üstelik hem devlet, hem de millet ona etmediğini koymamışken.”  Devlet ve millette fena bulmuş, efsane adamlar bunlar.

 Maksadım 40 yıllık hikâye anlatmak değil elbette. Böyle binlerce hikâyemiz var yaşanmış. Binlerce kahraman...

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir.
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir.
Kahramanlık ileriye atılıp bir daha dönmemektir…

 Önce masum memur teşkilatı olarak kurulan Pol-der, çok kısa zamanda Marksist örgüt haline çevrilmiş, takip edebildiğim kadarıyla işlevselliğini 90’lı yıllarda da sürdürebilmiştir.

 Rus uşakları diye düşündüğümüz bu tip yapılanmaların arkasında başka unsurların da olabileceğini çok geç fark edebilmişiz. İnandırıcı gözükse de göründükleri gibi olmadıklarını İngiliz’in, Almanın, Fransız’ın hatta Amerikalının kucağında gezindiklerini. Hatta bazı ülkelerle hükümlerini yürütmek adına irtibat kurmuşlar, onların gözüne girmek adına, kendi milletine sırt dönüp, birçok operasyonlar düzenleyerek şaklabanlıklar yaptıklarına şahit olduk.

 80 öncesi eylemde en başarılı örgüt olan Dev-sol, eylemde başarılı olmasına rağmen yenilmiştir. Marksist örgüt sevmemiştir… Dip tahlilinde, köşeye sıkıştıklarını hissettiği her zaman kedi gibi tırmıklamış, korku zemininde kalmış, bu sebeple de yenilmiştir. Çünkü eyleme geçmesinin kaynağı korku olmuştur.

 Ülkücü hareketse yenilmiş göründüğü zaman bile hep galip gelmiştir. Milli davaya sadakati aşkını depreştirmiş, aşkı galip gelince de milli davaya sarılmıştır.

 77’de Pol-der bize silah sıkarken, Temmuz’da, bir hafta müddetle, Beyazıt’ta Marmara sinemasında derdimizi anlatmaya çalışmışız. Sinema, müzik, resim sergisi, haftaya özel bir dergi, bütün dünyadaki Türk topluluklarının bölge liderlerinin konuşmaları ile akraba toplumlarımızın içinde bulunduğu durumları anlatarak hedeflerimizi belirginleştirmişiz. Ham hayâl sahibi olmadığımızı, hayatın gerçekleri içinde, ayağı yere basan, mazlum milletimizin haklı iddialarını dile getirmişiz. Esir Türkler Haftası’nı yad etmişiz…

 Başta danışmanım eski Türkçü ağabeylerimden Faruk Çil ve Abdulhaluk Çay, Türk dünyası birikimlerinin fiili durumundan faydalandırırken, bütün organizasyonumuzu olgunlaştıran Yılma Durak, Hergün gazetesindeki imkanları da kullanarak “ermeni mezalimi” resim sergisini kazandıran Mehmed Şandır, Orta Asya’dan günümüze müziğimiz çalışmalarını icra ederek farklılıklarımızı ortaya koyan Oruç Güvenç, 20 civarında bölge lideri gibi bir A takımı katkısıyla bu yâd edişi sağlamıştık. Tek yapabildiğimiz film olan “güneş ne zaman doğacak” filmini de hafta boyunca seyrettirmiştik.

 İdeolojik mücadelenin giderek yoğunlaşması sebebiyle de meşgul edilmiş, aynı kalitede veya daha iyisini yapamamışız.

 Ta Başbuğ’umuz Türkeş MHP davasından tahliye olup tekrar çarıklarını giyene kadar... Eski kadrosunu tasfiye etmiş, ihtiyaç duyduklarını çağırıp yapacaklarını onlara tarif etmiş, esasta da genç bir çekirdek kadro oluşturmuş ve yoluna devam etmiştir. 87-95 kadrolarını çok önemsiyorum. Çünkü bu kadrolar misyonumuz boyunca hedefe en yakın durmuş, hedefe kitlenmiş kadrolardır.

 Bir kısmı şehit olmuş lakin Ülkücü Şehitler arasında hâlâ bizler tarafından sayılmamışlardır. Hangi toplum ya da insan, kendi üzerindeki şehit örtüsünü üzerinden atsa, belâ olarak yeter ona. İki yakası bir araya gelmez ne yapsa… Şehitlerine bile sahip çıkmayan bahtsızlar olarak anılmamak için olsun, bu tespitte bulunmalıyız.

 93 yılındaki bir gurur fotoğrafını da yâd etmeden geçemeyiz. Hayatımın en anlamlı fotoğraflarından biri. Türk’ün gerçek Başbuğ’u, lider Alparslan Türkeş, örs dövmek için salona girerken, arkasında 6 Cumhurbaşkanı ve 16 federe devlet başkanı yürüyor ve bir ağızdan “BAŞBUĞ TÜRKEŞ” diye bağırıyor, salonu inletiyorlardı...

 Davası muzaffer olmuş, Allah’ın (celle cemaluhu) tasdik ettiği… Bu uğurda şehit olmuş, gazi olmuş mutlu insanlarız biz…

 Bu anı hatırladığım her zaman gözlerim yaş dolar. Lâkin bu anın üzerinden de 21 yıl geçti.

 Şimdilerde canımı çok sıkan bu parti şaklabanlıklarına hiç anlam veremiyorum. Bizim takım işi değil bunlar ve bizi anlatmıyor. Ayılın bu sarhoşluktan… Kendi dertlerimize yanalım. Boş beleş lakırdılarla oyalangaç bulabilenleri bir kenara bırakıp, kendi işimize bakalım.

 Derdimiz büyük. Yüreğimizi kavuran işler oluyor her an. Musullu Ali’yi bir bidon suyla bıraktık Kerkük’te meselâ, Yüce medeniyetimiz engelleniyor ve yoldaşlarımız hedeften uzaklaşıyor.

 Hilalin gözlüğünü takalım ve her şeye yeniden bakalım. Hedefe yürümek için lâzım olan vasıtaları tespit ve temin edelim. Görevimiz neyse yine başaralım. Yoksa hayvanlardan farkımız kalmayacak.

 
Her kuluna her anda
Geh kahru geh ihsanda
Her anda “O” bir şanda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…

 

Bakî Selamlar

 

YORUM EKLE