Hangi Osmanlı (3)

1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşmasının sonuçlarını hatırlayalım:

Prof. Ömer Celâl Sarç, Tanzimat ve Sanayimiz adlı incelemesinde, bu iflâsın bilançosunu yapmaktadır.

Âvrupa fabrikalarının rekabetinden, önce pamuklu sana­yi zarar görmüştür. İstanbul ve Avrupa Türkiye’sinde bu sanayi zayıflatılmıştır. Fakat pamuğu aile içinde işleyenler, sefalete düşmek pahasına, dayanmışlardır. Serbest ticaret yoluyla mucizeler vaat eden Urquhart, “İngiliz pamuk ipliklerinin ithali dolayısıyla, kazançlar yarıya, hattâ bazen üçte bire inmiştir. Ancak bu ithâlat, dâhilde fiyatları düşürmek ve Türkiye pa­muk İpliklerinin ihracatını durdurmakla beraber, aile sanayinin hissedilir derecede yerini alamamıştır” demektedir. Fakat zamanla sanayinin çöküşü hızlanmış ve yaygınlaşmıştır. Önce pamuk, sonra ipek sanayi buhrana sürüklenmiştir. Viquesnel, 1845-1855 yıllarına ait olan eserinde. Şam, Halep, Amasya, Diyarbakır, Bursa gibi şehirlerde, ipek tezgâhı sayısının gittikçe azaldığını yazmaktadır, Hommaire de Hell'e göre “boyalı bezlerin bütün halk sınıflarına nüfuzu” ipek sanayini yıkmış­tır. 1847'den önceki yıllarda Bursa, 25 bin okka ipek işleyen bir tezgaha sahipken, islenen ipek miktarı 4 bin okkaya, tezgah sayısı 75'e düşmüştür. 1851'de Mordtmann, “Unutmayalım ki, İstanbul'da hâlâ, hemen hemen hiçbir ecnebi ipekli kumaşın ithal edilmediği zamanları pek iyi hatırlayan birçok ta­cir vardır. Halbuki şimdi, Marsilya ve Triyeste'den gelen her vapur, Milano. Lyon ve İsviçre'den balyalarca ipekli getirmektedir” demektedir.

Serbest ticaret döneminde, bir köylü sanayi sayılabilecek olan ipek ipliği yapımı dahi sarsıntı geçirmektedir. Köylü, iplik yapımı yerine, kozayı işlemeden satmaktadır. Mordtmann’a göre “birçok yıldan beri, gerek Amasya’da gerek Türkiye’nin öteki yerlerinde, kozalar, Avrupa kurumları tarafından satın alınmaktadır. Bu durum, Türk sanayi bakımından sakıncalı ise de, üretici, iplik yapımı yerine, koza satmaktan daha çok yararlanmaktadır. Avrupa iplikçisi, Türk iplikçisinden daha yüksek fiyatlar ödediği sürece, bunun önüne geçilemeyecektir.”

1932 yılında Millet Meclisi’ne sunduğu bir raporda, Milletvekili Hayrettin, eskiden bir ipek şehri olan Bilecik’in serbest ticaretten sonraki durumunu şöyle özetlemektedir: “Vaktiyle gümrük kapılarını ardına kadar açtığımız sıralarda, Avrupa iplikçisi, Bilecik vilayetinde dutlukları kökünden söküp atmıştır.”

Böylece 1838-1850 arasında yerli üretim yok oldu. Yüzyılların birikimi Avrupa mallarını satın almak için harcandı. Yeniden satın almak ve yeni hayat biçimini sürdürebilmek için dışardan borç almak ihtiyacı ortaya çıktı. Batılıların istediği de buydu.

İlk borçlanma anlaşması, Reşit Paşa’nın sadrazamlığı sırasında, 1850 yılında yapılmıştır. Ne var ki, eski tereddütler sürdüğünden, Reşit Paşa, sadrazamlıktan uzaklaştırılınca, Bakanlar Kurulu borç alma mukavelesini feshetmiştir. Devlet, bu yüzden 2 milyon 200 bin Frank kadar bir tazminat ödemek zorunda kalmıştır. Fakat 1854’te borç alma çığırı açılmıştır.

İşte bu şartlar altında ilk borç alma, Dent Palmer and Company aracılığıyla yapıldı. 3 milyon İngiliz Lirası tutarındaki borçlanma tahvillerinin faizi yüzde 6, ihraç fiyatı ise yüzde 80 idi. Yani 100 lira borçlanılıyor, gerçekte 80 lira alınıyordu. Ayrıca bankalara bir sürü komisyon ödeniyordu. Bu nedenle, Mısır vergisi gibi sağlam bir karşılık da gösterildiği halde, 3 milyon İngiliz lirası borçlanan devletin eline 1.5 milyon geçti.

İlk borçlanmalar dizisinin sonuncusu, 1874 yılında yüzde 43.5 ihraç fiyatı üzerinden aktolundu. İşin ilgi çekici yanı, “Aman para verin” diye yalvaran her zaman biz değildik. Batı sermayedarları ve onları destekleyen hükümetleri, “borç para alın” diye bize baskı yapıyorlardı. İngiliz devlet adamları Parlamentoda, Osmanlı borç alımının başarısını sağlamak için Türkiye’ye övgü düzüyor, Abdülaziz gibi padişahları göklere çıkarıyorlardı: Türkiye zengindi ve kalkınma yolundaydı.

Değerli okuyucum günümüzü anlatmıyoruz. Tarihimizden söz ediyoruz. Siz günümüzü anlattığımızı mı sandınız.

(Devamı sonraki yazıda)

 

YORUM EKLE