Gereği düşünüldü

Şakir Kaleli Yargıtay Onursal Üyesi’dir. Genç bir yargıç olarak başlayan hukuk adamlığı hayatını Yargıtay üyeliğiyle taçlandırmış ve sonrasında da yine avukat olarak hukuk hizmetini sürdürmüş, değerli bir aydındır.

Anılarını yayınladığı kitabının adı “GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ” her yargıcın, her hukukçunun ve her aydının okuması gereken çok değerli bir eser.

Şakir Kaleli’nin çok iyi bir hukukçu olmakla birlikte yaşadığı ve görev yaptığı yerlerle ilgili derin görüşlü saptamaları da eserin değerini artırıyor.

Bu kitaba dayalı olarak birçok yazı yazılabilir. Ben bu yazımda “gül bahçesini gör de baharımı anla” anlayışınca birkaç ilginç anıyı paylaşmak istiyorum.

Doğu Anadolu’muzda manevi önder sanılan şeyhlerle ilgili bir anı:

Ağrı da avukat Süreyya Önay’la bir keşfe gittik. Keşif heyeti tamamlanana kadar bir eve ısınmak için girdik. Bu ev şeyh eviymiş. Avukat Süreyya Önay bunların halkı kandırdığını ve sömürdüğünü söyledi. Şeyh Türkçe bilmiyordu. Süreyya Bey, “Bakın ben şeyh’e bir soru soracağım cehaleti hemen ortaya çıkacak,” dedi. Katip ile Mübaşir soru sormamasını ya da cevaba itiraz etmemesini aksi halde burada kendisini öldürebileceklerini söyledi. Süreyya Bey tercüman aracılığıyla Şeyh’e, “Ben Kâbe’ye gitmedim. Kâbe’nin üzerindeki örtünün rengi nedir?” diye sordu. Şeyh hemen yanıt verdi “yeşil” dedi. Av. Süreyya Bey itiraz edip, “siyah” diyecek oldu. Oradaki herkes, “Aman cevap verme, cevabı kabul et,” dediler; olay ortaya çıkmadan evden çıktık. İşte medrese hocaları şeyhler bu kadar cahillerdi. O günler, maalesef içinde bulunduğumuz bugünleri hazırladı.

Bir de Hacıbektaş’la ilgili anı:

Ağrı’dan Hacıbektaş’a ev eşyalarıyla birlikte kamyonla geldiğimizde saat 18:00 civarıydı. Şoför kamyonun boşaltılmasında ısrar ediyordu. Eşyayı o saatte eve taşımak mümkün değildi. Savcı arkadaşım geldi ve eşyayı sokağa boşaltabileceğimizi söyledi. Ağrı’daki hırsızlık olaylarının etkisiyle eşyanın tümünün taşınmasının imkansız olduğunu, sokakta kalacak eşyanın da çalınabileceğini söyleyerek savcı arkadaşıma itiraz ettim. Bunun üzerine savcı arkadaşım, “Burası Hacıbektaş, tüm eşya sabaha kadar sokakta kalsa hiç kimse dönüp bakmaz. Burada hırsızlık olmaz,” dedi ve garanti verdi. Eşyayı indirdik. Eşya gece sokakta kaldı. Sabaha kadar hiç kimse dokunmadı. Ben cennete mi geldim dedim.

Genç bir hakimin Yargıtay’a uyarısı:

Bir yayla davası yaklaşık on sene devam etmiş. Davacı Yargıtay Başkanlığı’na bir dilekçe vererek davasının sonlandırılması için ilgililere (yani Hakime) talimat verilmesini istemiş, Yargıtay Başkanlığı da bu dilekçeyi “Gereği rica olunur” yazısıyla mahkememize göndermişti.

Ben, Yargıtay’ın “Gereği rica olunur” sözlerinin, Anayasa’nın 132. Maddesi’nde ifadesini bulan, hakimlere hiç kimsenin talimat veremeyeceği ve hatta telkinde dahi bulunamayacağı hükümlerine aykırı olduğunu, keyfiyetin “badema tekrar etmemesi için” Yargıtay Başkanlığı’na yazı yazılmasına, vatandaşın amacının mahkeme hakimini şikayet ise, şikayet makamının yanlış gösterilmesinin vatandaşın şikayet hakkının ketmedilmesini gerektirmediğini, hakim hakkında işlem yapmak üzere dilekçenin Yüksek Hakimler Kuruluna gönderilmesine karar verdim. Duruşmaya devam ettim.

Önümüz yaz aylarıydı. Keşif yaptım. Yayla uyuşmazlığını içeren on yılı aşkın sonuçlanmayan davayı karara bağladım. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi de mahkeme kararını onayladıktan sonra hakkımda inceleme başladı.

Yüksek Hakimler Kurulu, “Tarafların rızasıyla dahi olsa duruşmaların uzun süreli talikleri yanlış” ise de dosyanın karara bağlanmış ve Yargıtay tarafından onanmış olması nedeniyle hakkımda işlem yapılmamasına, ancak “üst yargı organları ile yapılan yazışmalarda kullanılan sözlere özen gösterilmesi gerektiğinden hakimin uyarılmasına” karar vermişlerdi.

Demek ki “Türkiye’de hakimler varmış” diyorum. 

YORUM EKLE