FETÖ, sızma ve dezenformasyon

Zaman kötü.

Bu söz herhâlde insanlık tarihi kadar eskidir ve her dilde karşılığı muhakkak vardır.
Bugünlerde bu sözün hakkını gerçekten verecek  bir zaman  dilimini  yaşıyoruz. Gelecekle ilgili endişelerimiz  puslu  ve de büyük.

Yaşadığımız zamanda en büyük tehdit aklımızı kullanma melekelerimizin esir edilmesi ve arefleksi yani tepkisiz fertlere dönüştürülmemizdir.
Yaşadığımız bu hâl alt beynimiz hedef alınarak yapılan bir nörosiyasetin sonucudur.
Alt beynimizde saklı en ilkel dürtülerimiz olan  “korku ve menfaat” merkezlerimiz sürekli tek sesli medyanın hedefi durumunda.
Algıya dayalı yönlendirilmiş dezenformasyonların yönettiği insanlar durumuna düşürüldük.
Acı olan ihanet hedefli haber ve bilgilerin tümü ile güya bunlara  karşı  olmak  ve  önlemek için iktidar tarafından yapılan ve yayılan haber ve bilgilerin çoğunluğu da  “dezenformasyon” ürünü.
Doğru,  ahlaklı  ve  gerçek  bilgiyi ortaya koyan üreten ve milletimizle güçlü bir şekilde buluşturarak onu ayağa kaldıracak  bir “karargahımız ve teşkilatımız yok”.
Rus  Genelkurmay  Başkanı  Gerasimov  kitabında açıkça yazmış.
“Zamanımızda stratejik  ve siyasi hedeflere  ulaşmakta  askeri yöntemlerden  daha çok diğer yöntemler  önem kazanmıştır.”
Bunlarda konspiratif ve subversif çalışmalar yani beşinci kol, casusluk, istihbarat teşkilatlarının faaliyetleri ( Kitabın adı: Novaya Rasiskaya Militernaya  Strategia “Yeni Rus Askeri Doktrini”)
ABD-İngiltere’nin ve  başta  Almanya  olmak üzere AB ülkelerinin ve Rusya'nın yıllardır ülkemize karşı yaptıkları işlerin özeti yeni savaş stratejisinden başka bir şey değil.
Artık ülkemize kurdukları büyük tuzakta finale yaklaştıklarını acilen görmemiz gerekiyor.

Asimetrik savaşın
araçları terör örgütleri ise bu vesayet savaşlarının görünen yüzü.

Bütün bu casusluk altyapısına dayalı faaliyetlerin  iki temel ayağı bulunmaktadır: Sızma ve dezenformasyon.
Sızmayı hepimiz biliyoruz. Dezenformasyon üzerinde birkaç  tanım  yaptıktan sonra sizlerle gerçek,  tarihi  ve müthiş bir olayı paylaşacağım.
Dezenformasyon en kısa tanımı ile yalan, yanlış ve kasıtlı olarak  özel  hazırlanmış  bilgiyi başarı ile sızılmış kurumlarda yaymak faaliyetlerinin genel adıdır.
Yöntemleri sahte belge üretmek, sahte el yazısı üretmek, günümüzde sahte CD ve bilgisayar kayıtları oluşturmak, fotomontaj ve montaj filmler yapmak, ofislerde üretilmiş istihbarat bilgilerini yandaş medya  aracılığıyla  kitlelere  ulaştırmak  ve  dedikodular yaymaktır.
Doğru  ve  gerçek  bilgiyi  kötü maksatla kullanmak ve çarpıtmak da bir dezenformasyon faaliyetidir.
Gerçek ve doğru bilginin gizlenmesi veya sansürlenmesi de aynı faaliyetlerin bir parçasıdır.
Yanlış  ve kasıtlı yorumları ve yalanları bazı doğru bilgilerle harmanlayarak bir paket hâlinde sunmak en çok baş vurulan dezenformasyon metotlarındandır.
Bu yönüyle dezenformasyon en ahlaksız en aşağılık  casusluk faaliyetidir.
Ve kahredici en  önemli  gerçek ise bu tür ahlaksız  ve alçak  faaliyetleri  ulusların istihbarat birimlerinin ele geçirdiği yerli iş birlikçiler ve onların kurup yönettiği gizli, açık örgütler üzerinden yapılabiliyor olmasıdır.

İşte yıllardır ülkemizde faaliyet gösteren FETÖ; sızma ve dezenformasyon  casusluk faaliyetlerinde bulunmuş, yabancı servislerin kontrol ve yönetimindeki en örgütlü, yaygın ve etkin ihanet kuruluşunun adıdır.
En güçlü olmasının en başat sebebi ise kuruluş ve gelişme safhalarının  her  döneminde  ABD başta olmak üzere Batı’lı tüm ülkelerin  istihbarat birimlerinin desteğini alması ve ülkemizde de son 12 yıldır AKP iktidarı döneminde, AKP tarafından kurulan hükümetlerce  bugüne kadar hiçbir sivil toplum örgütünün görmediği maddi ve manevi desteğe mazhar olmuş olmasıdır.
Hiçbir terör ve ihanet örgütü Cumhuriyet tarihimiz boyunca hükümetler ve siyasi iktidarlar tarafından FETÖ kadar sınırsız imkân ve destek görmemiştir. İster gaflet isterseniz ihanete varan aldanmışlık deyin sonuç değişmez. Bu ihanet örgütü devletin kurum ve kuruluşlarının ve de hükümet organlarının ciddi destek ve ön açması ile hipertrofi olarak büyümüştür.
Yani  mikrop  dışarıdan  içimize sokulmuş fakat biz de o mikrobun bütün vücudumuzu sarması için ne istiyorsa vermişiz.
Şimdi Ergenekon süreci ile başlayan Türkiye Cumhuriyeti’nin başta ordusu olmak üzere tüm kurumlarını   yıkmak üzere sahnelen büyük tuzağın bire bir benzeri olan gerçek tarihi hikâyemizi anlatmaya çalışalım.
Hikâyemizin kahramanlarından (!) birinin adı General Skolbin’dir.
1917 Ekim Devrimi’nde komünistlere karşıdır ve Çarlık Rusya'sının bir subayıdır.
Bolşeviklere karşı sonuna kadar savaşır. Fakat Çar orduları dağılıp Lenin dolayısıyla  komünistler kazanınca ülkeden kaçar ve Fransa'ya sığınır. Orada yaşamaya devam eder.
Stalin'den nefret eder. Tam bir Stalin ve komünist rejim düşmanıdır. Tek bir rüyası vardır:
Rusya'da komünist rejimin çökmesi.
Hikâyemizin diğer gerçek ve mağdur, mazlum kahramanının adı General Tuchaçevski’dir.
Bolşevik Devrimi ve iç savaş yıllarında yaptığı başarılı çalışmalarla partiye kendini kabul ettirmiş ve Tortzki’nin güvenini kazanmıştır. 1930’lu yılların sonuna gelindiğinde Kızıl Ordu'nun 5 ünlü mareşalinden birisi olmuş ve onların askeri bakımdan en yetkilisi konumuna kadar yükselmiştir. Ayrıca halkın gözünde de çok sevilen ve saygı duyulan bir kahramandır.
1936 yılında Stalin tarafından İngiltere Kralı V. George’un cenaze merasimine katılmak üzere Sovyet heyetinin başkanı olarak kendisini temsilen İngiltere'ye gönderilir.
Stalin'in en güçlü olduğu ve tüm Sovyetler'i demir yumruk misali çok sert bir  despotizm ile yönettiği  dönemdir. Türkistan’ın tarumar edildiği, Kırım ve Ahıska Türklerinin kitlesel olarak katliama uğradığı ve Sovyet esaretindeki tüm Türklerin zulüm dolu yıllarıdır o yıllar.
İşte bu Diktatör Stalin bir gün Sovyet ordusundaki binlerce subayı tutuklar.
Tutuklanan subayların sayısı 20.000’den fazladır. Mareşallerin, generallerin ve ordu komutanlarının çoğu tutuklanmıştır.
Bir numaralı sanık ise halk kahramanı ve Stalin'in kendini temsil etmek üzere İngiltere'ye gönderdiği Sovyet ordusunun başındaki Mareşal Tuchaçevski’dir.
İsnat edilen suç Sovyet devrimine ihanet ve Stalin'e karşı darbe hazırlığında bulunmaktır.
Rusya'da herkes şaşkınlık içindedir. Ne olduğu anlaşılamadan 1937 yılında yargılamalar biter Tuchaçevski ve yüzlerce asker ölüm cezasına çarptırılır ve hepsi Moskava’daki Lublyanka Cezaevinin  avlusunda kurşuna dizilerek öldürülür.
Geri kalan binlerce subay ve general Sibirya zindanlarına sürülür.
İki yıl sonra 1939’da II. Dünya Savaşı, Hitler’in kıta Avrupa'sını işgali ile başlar.
Almanlar bir kasırga misali hemen tüm Avrupa'yı kısa sürede işgal ederler.
Ve Hitler yenilmez olduğuna inandığı Alman ordusu ile Rusya sınırlarına 1941 yılında dayanır.
Waterloo’dan sonra Moskova yeniden işgal korkuları duymaya başlar.
Almanlar, Ukrayna'da doğru düzgün bir direniş görmeden 600 bin kişilik ilk Rus ordu birliklerini sararak esir alırlar. Ardında Ukrayna'yı geçerek 250 bin ve 400 bin kişilik iki büyük Rus kuvvetini daha hiç zorlanmadan askeri taktik ve üstün komuta gücü ile esir alırlar.
Ruslar dağılmıştır. Moskova artık Alman işgalinin tehdidi altındadır.
Rus ordusu,  Tuchaçevski  ile birlikte   yetişmiş binlerce subayını kurşuna dizerek ve hapishanelere  atarak kurmay aklını ve yönetim disiplinini  kaybetmiş olmanın acısını çekmektedir.
Stalin hapisteki tüm generalleri ve subayları dışarı çıkarır  rütbelerini ve  ordudaki  görevlerini  iade eder.
Ve 1945 yılında kurşuna dizilen Mareşal  Tuchaçevski’nin “Deep Operastion Doctrin- Derinlik Operasyonu Doktrini” sayesinde Almanları yenerler.
Berlin’i işgal eden Stalin’i kötü bir sürpriz beklemektedir.
“Prinzalbrechtstrasse”deki GESTAPO’nun merkezinde ele geçen belgelerde Almanlar tarafından nasıl bir “kumpasa” getirildiğini dehşetle görür.
Tuzağı kuran Gestaponun istihbarat başkanı Reinhard Heydrich’dir.
Alman istihbarat Başkanı Reinhard,  Stalin'den nefret eden Çar yanlısı General Skolbin’i  (Hikâyemizin başında belirttik) Almanlara çalışan bir ajan yapmış ve Skolbin'i Rus istihbaratı NKWD ile irtibat kurdurarak Ruslar için çalışacağına ikna ettirmiştir.
Gerçekte Almanlara hizmet eden iki taraflı ajan Skolbin NKWD’nin  kendi adamları olduğuna inandırılmıştı.
Ve Reinhard, dezenformasyon kumpası için Tuchaçevski’nin Rusya düşmanı kapitalist ülkeler istihbarat teşkilatları ile özellikle Almanlarla irtibatını, Stalin'i devirmek için onlarla birlikte çalıştığını gösteren sahte belgeler hazırlattırır. Tuchaçevski’nin güya bizzat kaleme aldığı sahte mektupları dosyaya koyarlar. Belgelere göre Tuchaçevski’i Almanlarla irtibat hâlindedir ve Stalin’i devirmek için bir hükümet darbesi hazırlamaktadır.
Bu sahte belgeler Stalin'e sunulmuş  ve Stalin,  Tuchaçevski’nin kendisine karşı bir darbe yapacağına  inandırılmıştır.
General Skolbin'in hedefi Stalin’di. O, Rusya'da komünizmin yıkılması hedefi ile ajanlığa soyunmuştu.
Fakat Almanların hedefi planladıkları savaşta Rus ordusunun zayıflatılması ve komuta kademesinin dağıtılmasıydı. 
1940’lı yıllarda o günlerin teknolojisi ve araçları ile başarılan bir sızma ve dezenformasyon casusluk faaliyetinin bugünün teknolojisi ve medya gücü ile ne kadar kolay ve etkin planlanarak gerçekleştirilebileceğini tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek.
Ergenekon'la başlayan ve 15 Temmuz’la devam eden büyük dezenformasyon tuzağı henüz bitmiş değil.
Her iki olayda da Türk milletinin gözbebeği güven, moral ve gurur kaynağı ordusu en ciddi maddi, manevi yara alan tek kurumu olmuştur. Bir cephe savaşında zayiata uğratılması mümkün olmayan sayıda kurmayını ve milleti nezdinde güvenini kaybetmiştir.
En önemli milli güvenlik kuruluşu MİT şüphe uyandıran dedikodulara muhatap edilmiştir.
Asker ve polis karşı karşıya getirilmiş kan dökülmüş ve karşılıklı güvensizlik tohumları ekilmiştir.
Kim ne derse desin 15 Temmuz süreci ve sonrasında asker, polise karşı intikama dayalı bir nefrete gebe bırakılmıştır.
Stalin'e kurulan kumpas  ve  dezenformasyonun  hedefi  Almanların  planladıkları büyük savaşta Rusya'yı işgal planı gereği, Rus ordusunun zayıflatılması ve kurmay aklının yok edilmesi, emir  komuta zincirinin zayıflatılması ve askeri  komuta kademesinin ihanet suçlaması ile güvensiz  bir ordu hâline düşürülmesiydi.
Peki, şimdi kahredici soruyu soralım.
Türk milletine kurulan kumpasın hedefi neydi?
Batı’lı güçler FETÖ yapılanması ile “sızma ve dezenformasyon” casusluk faaliyetleri kapsamında, Ergenekon vb. düzme davalar ile başlayan ve 15 Temmuz'la zirvesine ulaşan, Türk  ordusunu  ve  devletimizin  istihbarat ve polis gücünü dağıtmayı ve/veya zayıflatmayı hedef alan ve 17-25 Aralık’ta da iktidarla halkın arasında ciddi güven bunalımına sebep olan ve yargı süreci yaşanmadığı için de  askıda kalan olaylar zincirini, acaba sadece Erdoğan ve AKP iktidarını hedef alarak  yönetimi devirmek için mi yaptılar?
Ya da darbe yoluyla ortada siyasi kanadı ve lideri olmayan bir yönetim değişikliği mi hedeflemişlerdi ?
Yoksa 2017 yılında büyük bir askeri güçle yeni haritaları çizmek üzere yeniden Orta Doğu'ya geldiklerinde ordusunun direnme ve karşı koyma gücü zayıflatılmış, yeni Orta Doğu  haritalarına  Kürt devleti dahil fazla itirazı olamayacak veya olsa bile kolay saf dışı edilecek bir Türkiye'nin oluşması mı hesap edildi?
Bu sorunun doğru cevabını bulabilirsek doğru strateji olarak ne yapmamız gerektiğini de bilebiliriz.
Eğer bu sorunun doğru cevabını iktidar ve emrindeki devletimizin resmî milliyetçileri geç kalmadan bulamaz ve gereğini yapamazsa  bu pis ve hain tuzağın sonucu çıkacak olan savaşın finalini hiç şüphemiz yok ki Amasya Tamimi benzeri bir çıkışla Türk milletinin kıyamı yapacaktır.
Tevekkül Allah ...
YORUM EKLE