FATOŞ ABLA

Arada vasıta kırmızı inek

Yeşil otta, beyaz ayran gizlidir, demiş şair. Hem de çok güzel söylemiş.

Reçberlik zor zanaattır. En hafifi ile saksıda bile çiçek yetiştirmek için el lâzımdır. Yani her elin diktiği bitki tutmaz. Meyve verecek bir ağaç ya da bir sebze yetiştirsen, her biri özel toprak sever, farklı şiddetlerde güneş ister, ayrı miktar su ister. Havayı bile seçer bitkiler. Hepsini ayarlasan tohum lâzım. Fidanın, soğanın soyu önem kazanır. Takip ister. Sevmediklerinden temizlenmeyi bekler, doludan korunmayı. Meşekkatlı iştir vesselam.

Toprağa bağlı olan hareket sevmez. Dinginlik, tertip, düzen peşindedir. Hayatı tek düze aksın diye dua eder.

Hayat tarzı, yaşam biçimi, ağız tadının tabiî bir sonucu olarak da, hayata bakışı, olayları değerlendirişi, gelecek tasavvurları kendincedir. Yanında bir yaprak koparsan, katil diye görür seni.Bir ağacı yerinden söksen, dehşete düşer, kıyamet koptu sanır.

Hele o bitkilerin zikirlerinden haberdarsa, aynîleşir o safiyetle, onların zikrine kapılır, onlarla zikreder, tesbih eder yüce yaradanı. Onların dilinden anlar. Konuşanına bile raslaya bilirsiniz onlarla. Hangi bitkinin, hangi mevsimde, kökü mü, yaprağı mı, dalı mı, gövdesi mi, meyvesi mi insan hastalıklarını nasıl tedavi eder suallerinin cevaplarına vakıf olabilirler.

Hadsiz, sınırsız sonuçlara ulaşabilirler. Bitkilerin, reçberlerin dünyasını biraz daha seyre dalsak, hepimizin toptan reçber olası gelir.

Hayvanlar dünyasına bu ayrıntılarda nazar etsek, yine bütün toplumu hayvan yetiştiricisi kılabiliriz. Lakin insan yetkin varlık ve ihtiyaçları çok çeşitli. Dünya hayatında her meslek, her ilim yerli yerincedir. Sınırları olur ve sınırlarında kalarak insana hizmet eder.

Askerlik mesleği, toplumun bağımsızlığına, güvenliğine dolayesiyle dünya barışına hizmet eder. Reçberden istifade eder ama reçberi komuta kademesine oturtamazsınız. Ya da bir komutanı reçber  sayamazsınız. Komutanın öğretmenliği, kendi mesleğini idrak edebilmesi kadardır. Eğitimciliğin diğer gereklerinin peşine düşmez.

Fizik bir eşyaya kendi disiplini içinden bakarken, kimya aynı eşyayı başka bir disiplinle izah eder.

Kısaca haddini bilmek, hikmettir kemalâttır. İlim kendini bilmektir. Kendi sınırlarını belirliye bilmektir

İhtisaslaşma dikey eğitimi gerektirir. Mütahassıslar, kariyer sahipleri bu özellikleri ile toplumun öncüleri olurlar. Yatay eğitim seviyesi de toplumun toptan kalitesini gösterir.

Diyelim ki. İtalya’ya gidip bir mağazadan alış veriş yaptığınız tezgahtarı, 30 yıl sonra gitseniz aynı mağazada, aynı tezğahta görürsünüz. Bizde meslek geçişkenliği çok yüksektir. Ortalamamız 5 yıla düşmüştür. 5 yılda bir meslek değiştiriyoruz yani.

Toptan eğitim kalitemiz düşüyor anlayacağınız. Bu yüzden de at izi, it izine karışıyor. At uşaklarına bey deniyor…

90’lı yıllarda yaşadığım bir hatıra geliyor gönlüme. Birkaç arkadaş oturuyoruz. Bir arkadaş geliyor, anlatıyor. “ Mahmut Efendi‘nin mollalarından üçü Fethullah Hocaefendi’ye gidiyorlar. Cemaatın içinde bir zümrenin Hocaefendi’ye Mehdi dediklerini duymuşlar. İmanî bir konu olması sebebiyle hocayı ikaz edecekler. Satırlardaki bütün bilgiye delilleriyle vakıflar. Kitap ehli mollalar. Dertlerini anlatıyorlar nezaketle. Kibar adamlar. Ama hoca onları tersliyor, adeta Mehdiyetini ifade ediyor. Mollalarsa, işlerini yapmanın rahatlığında ayrılıyorlar yanından. Tebliğ etmişler ya , her şey yerindeymiş.”

Sinirleniyorum yani. “keşke beni de yanlarında getirmeyi akıl etselerdi ya bu mollalar” diyorum. “sen ne yapacaksın ki” diyor arkadaşlar. “adamın ağzına silahı sokar, Mehdiysen ölmezsin nasılsa der, münasip bir zaman bekler, kabul de ederse tetiği düşürürdüm yani” diyorum. Gülüşüyorlar. Yine tez konuştum galiba diye düşünüyorum.

Böyle çetrefilli durumlarda halk arasında “bu işe Rufailer karışır” derler. Vaziyeti toparlamak için “galiba” deyip aynı deyimi tekrar ediyorum.

Aşkımız galip ya, dayanamıyoruz yamru yumru işlere, hemen patlayı veriyoruz. Arkadaşlarımdan biri Rufai dervişi. Tek gülmeyen o. O da tebessüm ediyor. “3 yıl sonra bir sabah gideriz ziyaretine. Duyduklarımızla değil, yaşadıklarımızla hükmederiz biz” diyor. Serinliyorum o an. En azından gazımı aldı diye düşünüyorum.

Lakin 3 yıl sonra gerçekten bir sabah, müfessir bir zatın şöförlüğü bahanesiyle gidiyoruz ziyaretine, Rufai derviş kardeşim de beraber. Nice zahmetler çekiyoruz. Ziyaret sonunda da kahvaltı ederken zengin bir sofrada, “Şigako hurması” ikram ediyor Hocaefendi. Dayanamıycak oluyorum. Büyüklere saygımızdan da bunalıyorum.

Ne hocalığı kalıyor bende, ne de efendiliği. Sokakta böylesine “Fatoş Abla”  derler ancak diye düşünüyorum. Ümmeti Muhammed (aleyhisselatı ves selam) adına üzülsem de, büyük bir enerjinin ısraf edileceğini hissediyorum.

Ziyaret sonrası Rufai kardeşimle mütâlaa ediyoruz. ”ehli kıble, canı bize helâl değil. Ahilerin yaptığı gibi meslekte sahtecilik sürgün getirir. Övünerek ifade ettiği ülkeye sürelim bunu, sence de uygunsa” diyor kardeşim. İşin neşesinden “uygundur, bir daha da Türkiye’ye gelişi yasak olsun Fatoş ablanın” diyorum. 3 ay geçmiyor aynen de öyle oluyor.

Bu olayı birkaç arkadaşımla da paylaşmıştım zamanında. 28 Şubat sürecinde bu ziyaretin fotoğrafları için, çok büyük paralar  teklif eden kurnaz gazetecilere de “satılık değil” demiştim.

Bu da satırlarda değil ama SADIRLARDAKİ İLİM’dir diyorum…

Biz sadece “ALLAH” demişiz. Arkamızda durmayan, düşmanlık eden, dost görünüp hainlik eden, durumdan kendi kısır, küçük hesabları için menfaat temin edenler tasnif olmuş, istisnasız herkes de yerli yerini bulmuştur.

Dilerim her meslek erbabı, garazsız, lekesiz, gölgesiz kendi işini yapar. Diğer disiplinlerle ilgili bir arayışları olunca da mesleğin, ilmin ehlini bulabilirler ve onlara doğru sorular sorabilirler.

Darısı Fatoş ablayla 10 yıldan fazla nikâhsız aşk yaşayan Tayyip efendinin başına… Ona da  Allah dostları 10 yıllığına Başbakanlığı vermişlerdi, gerisi kendi gayretine demişlerdi. Yetmedi verdikleri, Cumhurbaşkanlığı’nı da istiyor şimdi. Az tamah çok zarar getirir, bilmez misiniz?.. Bakalım gözü nasıl doyacak. Muhakkak o da yerini bulacak.

Yine dilerim ki, her meslek adamı kendi noksanını görsün, kendi noksanını gidersin. Allahım (Celle Şanıhu) senin yolundan, senin dostlarından, senden ayrılmaktan, azgınlıktan sana sığınırım. Senin katındaki iyilikleri dilerim.

Bakî selamlar..

 

YORUM EKLE