Ermeni Meselesi, LGBT ve Vatikan'ın Liberal-Marksizm'e Doğru Kayması

12 Nisan 2015 tarihinde Vatikan’da Ermeni Apostolik Kilisesiyle birlikte yapılan ayinde Papa Francesco 1915 yılındaki Ermeni tehcirini “20. Yüzyılda yapılan ilk soykırımı” olarak tanımlayıp Türkiye’ye Ermenilerden özür dileme çağrısında bulunmuştur. Papa’nın bu söylemine karşı Türkiye sert tepki göstermiş ve Vatikan’daki Türkiye büyükelçisi Türkiye’ye geri çağrılmıştır. Ayrıca Vatikan ve Avrupa Parlamentosu’nun bu davranışlarına karşı AKP, CHP ve MHP ortak şekilde ı karar çıkarmıştır.

Diğer yandan, geçen yıl Papa eşcinsel konusunda yeni bir bakışı açıkladı ve bu açıklama uluslararası kamuoyunda büyük tartışmalar yaratmıştır. O, Brezilya’dan Vatikan’a döndüğünde, “LGBT (eşcinsel) olursa olsun onun Allah yolunda olup iyi bir niyete sahip olduğu sürece benim bu kişi hakkında söyleme hakkım yok” diyerek eşcinselleri fiilen meşrulaştırmıştır. Eşcinsellerin yanı sıra onların hakkını savunan siyasal gruplar bu açıklamayı hoş karşılamıştır.

Papa Francesko’nun Ermeni Meselesi ve LGBT ile ilgili söylemlerini eski Papa 16. Benedikt’inki ile karşılaştırdığımızda farkları belirgin şekilde görülür ve bu Meseleler üzerinde Katolik kilisesi içindeki anlaşmazlığının olduğunu göstermektedir. din, siyaset ve ahlak konusunda gelenekler ve İncil’in anlatılarına bağlı muhafazakâr görüşe sahipti ve 2008 yılında o, insanların varlığı için eşcinselliğin iklim değişimlerinden daha tehlikeli ve zararlı olduğuna vurgu yapmıştır. Aynı zamanda 16. Benedikt Ermeni Meselesi’ne Papa Francesko kadar ilgilenmemiştir.

Bu açıdan bakarsak, Papa’nın günümüzdeki hareketleri Vatikan’ın dünya politikasındaki çıkarlarından başka Katolik kilisesinin Marksizm-Liberalizme doğru kayması bağlamında da analiz edilebilir.

Bildiğimiz gibi Papa Francesko, tarihte ilk olarak Güney Amerika ülkelerinden biri olan Arjantin’den seçilmiştir. Güney ve Orta Amerika ülkelerinde Ortaçağ’dan beri kalan sistem sağlam şekilde kalmaktaydı ve 19. yüzyıldan sonra ise hem ekonomik hem de siyasal açılardan Amerika’nın sömürgesi gibi görülmeye devam etmekteydi. Bu yüzden bu bölgede zengin olanlar ve fakir olanlar arasındaki aşırı derecede büyük uçurum ve ikisi arasındaki gerginlik söz konusudur. Dolayısıyla bu bölgede Amerika’ya karşı tepki oldukça yüksektir ve Komünizm-sosyalizm düşüncesi oldukça yaygındır. Gerçekten de 1959 yılında Küba’da devrim yoluyla sosyalist rejim kuruldu ve Uruguay ve Arjantin gibi ülkelerinde sosyal-demokrat yönetimi darbeye kadar devam etmiştir. Kolombiya, Peru, Nikaragua, Guatemala ve El Salvador’da meydana gelen iç savaşlarında da Marksist-sol örgütler önemli rol oynamaktaydı ve günümüzde Orta-Güney Amerika ülkelerdeki merkez hükümetlerinin çoğu Marksist ya da sosyal demokrasiyi savunan solcu hükümetidir.

Bu bağlamda Orta-Güney Amerika’daki Katolik kilisesi de Marksist-solcu hareketlerinden oldukça etkilenmiştir. Geleneksel olarak Orta-Güney Amerika’da Katolik kilisesi İspanya’nın sömürgecilik sisteminin aracı olarak hareket ediyordu. Orta-Güney Amerika ülkeleri bağımsızlığı kazandıktan sonra da bu yapı ve özellik kalmıştır ve ülkeler üzerindeki büyük siyasal ve kültürel etkileri devam etmiştir. Fakat 20. yüzyıldan sonra özellikle fakir olanlar arasında Marksizm’in etkisi büyümeye başladı ve kilise de halk içine girerken Marksist-sol hareketlerinin unsurlarını benimsemiştir. Buna “kurtuluş teolojisi” denir.

“Kurtuluş Teolojisi”, Hz. İsa ezilen halklar ve azınlıkların kurtuluşu ve adaletin sağlanması için Allah tarafından bu dünyaya gönderildiğini savunmaktadır. Marksist teori de “ezenler-ezilenler arasındaki çatışma ve ezilenlerin kurtuluşu”nu öne çıkarmakta ve bu noktada Katolik kilisesi ve Marksist-solcular birbirleriyle anlaşmış oldu. Böylece Üçüncü dünya, özellikle Orta-Güney Amerika’daki Katolik kilisesi sol düşüncelerini de benimseyerek geleneksel Katolik kilisesinden önemli derecede farklılaşmıştır. 1970-1980’li yıllarında Orta-Güney Amerika ülkelerinde meydana gelen iç savaşlarda Kurtuluş Teolojisi halk arasında oldukça etkili oldu ve Orta-Güney Amerika ülkelerindeki kiliselerde hâkimiyeti kurmuştur.

Bu açıdan bakarsak, aslen Arjantinli olan Papa Francesko Katolik-Hıristiyan kimliğini taşımasının yanı sıra bu “Kurtuluş Teolojisi”ni önemli derecede benimsediği söylenebilir. “Kurtuluş Teolojisi” Hz. İsa ezilen halklar ve azınlıkların kurtuluşu için geldiğini savunduğundan dolayı “ezilen” Afrikalılar ve Orta-Güney Amerika yerli halklarının haklarını savunma konusunda aktif şekilde hareket eder ve bazen LGBT gibi aslen İncil’in anlatılarına aykırı olanları da “ezilen taraf” olarak tanımlayıp haklarını savunur. Bu yüzden bu teoloji liberalizm ile de uyum sağlar.

Bu anlatı bağlamında Papa, Ermenileri “Müslüman Türkler tarafından ezilen, kurtulması gereken halk” olarak tanımlayarak Ermenilerin Türklere karşı hareketlerine bir “kurtuluş hareketleri” olarak bakmaktadır. Bu yüzden 1915 yılındaki Ermeni Tehcirini “soykırım” olarak nitelendirerek Ermenileri daha açık şekilde desteklemiştir. Aynı zamanda eşcinseller de “kurtulması gereken ezilen azınlıklar” olarak tanımlandığından Papa bu konu hakkında eleştiride bulunmayıp eşcinselleri fiilen meşrulaştırmıştır.

Papa Francesko’nun Ermeni Meselesi ve eşcinseller ise alakalı söylemler, “Kurtuluş Teolojisi” kapsamındaki Katolik kilisesinin Liberal-Marksizm’e doğru kayması bağlamında da açıklanabilir. Bu teoloji de Marksizm gibi “ezilenlerin kurtuluşu”nu öne çıkardığı için Papa hem Ermenilere hem de eşcinsellere nispeten olumlu yaklaşımları göstermiştir.


YORUM EKLE