Erdal Eren İsmini Hiç Duydunuz Mu?

Muhtemelen duymuşsunuzdur.

Ankara’da Yukarı Ayrancı semtinde, 30 Ocak 1980 günü, Sinan Suner adlı arkadaşlarının polis tarafından öldürülmesini protesto eden Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği üyelerinin, bu olaydan üç gün sonra, 2 Şubat 1980 günü yaptıkları korsan gösteriye asker müdahale eder. Protestocular arasında bulunan 16 yaşındaki Erdal Eren, askerlerin üzerine ateş açar ve piyade er Zekeriya Önge vurularak şehit olur.

Tutuklanan Erdal Eren, yargılanarak 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edilir. 12 Eylül darbesinin akabinde Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan idam kararı, 13 Aralık 1980'de Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde infaz edilir.


Erdal Eren ismini hiç duydunuz mu?

Duymuş olmanız lazım.

Erdal Eren, idamından 16 saat önce, gazeteciler Savaş Ay ve Emin Çölaşan'la görüştürülür. Onlara, “Bir süredir kendisine gazete getirilmediğini, avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini... Vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını. Kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını…” söyler (İdamlık Güncesi, Savaş Ay, 06 Nisan 2012, Takvim Gazetesi). Bu görüşmeyi Emin Çölaşan, Önce İnsanım Sonra Gazeteci adlı kitabında ayrıca ayrıntısıyla anlatır.

Erdal Eren’in adını hepimiz biliyoruz. Bu ismi Google’a yazdığınızda 450.000 (Dört yüz elli bin) kayıt çıktığını göreceksiniz.

Televizyonlarda, gazetelerde, yayınlanmış sayısız kitap ve dergide, ihtilal yönetimin idamını onaylayıp infaz ettirdiği bu 17 yaşındaki gencin ismine ve yaşadıklarına sıklıkla rastlar ve çoğumuz, samimi bir hüzün duyarız.

Dava üzerinde, politik endişelerle oluşturulmaya çalışılan şüpheler, bizi Zekeriya Önge’nin kalbindeki kurşunun Erdal Eren’e ait olduğu konusunda hiçbir tereddüde düşürmese de çoğumuz, bu hazin hikâyenin talihsiz kahramanları için samimi bir hüzün duyarız

*         *         *

Erdal Eren ismini hiç duydunuz mu?

Eminim duymuşsunuzdur.

Zincirbozan ve Hatırla Sevgili adlı televizyon dizilerinde Erdal Eren’in anlatıldığı sahneler izledik.

İçlerinde Sezen Aksu, Teoman, Mor ve Ötesi, Edip Akbayram, Selda Bağcan ve Grup Yorum’un da olduğu çok sayıda ünlü şarkıcı ve grup, Erdal Eren’le ilgili şarkılar yapıp söylediler.

*         *         *

2000 yılında şarkıcı Teoman’ın, “Onyedi” adını verdiği albümü çıktı. Meraklıları, albüme adını veren şarkının “on yedi” yaşındaki bir kıza yazıldığını düşünüyorlardı ki, katıldığı bir televizyon programında, şarkıyı on yedi yaşında idam edilen akrabası Erdal Eren için yazdığını söyleyip, kendi hinterlandında olağanüstü bir şaşkınlığa sebep oldu.

Şarkıya yazdığı sözler çok etkileyiciydi:

“Boş ver beni

Mühim değilim

Bu O’nun hikâyesi

Çok beyazdı, kir tutardı

Ömrü kelebek kadardı…”

Teoman’ın şaşırtıcı açıklamaları bununla sınırlı kalmadı. Erdal Eren’in ateş ettiği şehit piyade er Zekeriya Önge’nin de akrabası olduğunu açıkladı. Kalbine giren kurşunla şehit olan Zekeriya Önge, tabii olarak Erdal Eren’le de akrabaydı.

*         *         *

2006’da akrabası iki çocuğa, “İki Çocuk” adlı şarkıyı yazdı:

“El sallamıştı annesine, bayram izni dönüşünde

Hissetmiş miydi oğlunu, kurşun kalbi deldiğinde

Kan revan içinde yan yana, aynı köprüde

Annelerinin rüyalarında, öldükleri yaşlarıyla…”

*         *         *

Erdal Eren ismini hiç duydunuz mu?

Elbette duydunuz…

Peki, Bekir Bağ ismini duydunuz mu?

Duymadınız değil mi?

Üzülmeyin, duymadıysanız eğer, emin olun bu sizin kabahatiniz değil.

*         *         *

12 Eylül ihtilalini yapan komite, Ülkücülerle ilgili açılacak davayla ilgili delilleri toplamak üzere savcı Nurettin Soyer’i görevlendirdi. Soyer, henüz emekli olmuş polis şefi Zeki Kaman’ın göreve dönmesini sağlayarak, onun başkanlığında bir sorgu timi kurdu ve bu time Mamak Askeri Garnizonu içerisinde bir yer tahsis edilmesini sağladı.

Taktikleri şuydu: Önce bir bölge belirliyorlar ve o bölgede ülkücü bilinen herkesi gözaltına alıyorlardı.

Gözaltına alınan kişilere herhangi bir bilgiye ve delile gerek duymadan korkunç işkenceler yapıyorlar, o bölgede geçmişte meydana gelmiş olaylarla ve o mahallede gözaltına alınan diğer kişilerle ilgili bildiklerini soruyorlardı. İşkence esnasında ulaştıkları bilgi kırıntılarıyla, gözaltına aldıkları kişilerle ilgili yine işkenceyle arkadaşlarından aldıkları ayrıntıları çapraz sorguyla harmanlayarak, her bölgede, meydana gelmiş her olaya birer fail buluyorlar, bulamadılarsa uyduruyorlardı.

*         *         *

1980 yılının ekim ayı ortalarında, sıra Ankara’nın Abidinpaşa mahallesine geldi. Anlattığımız usulle, mahallede ülkücü bilinen kim varsa topladılar. İçlerinde 13-14 yaşlarında çocuklar bile vardı. C-5 adı verdikleri sorgu biriminde, tümüne bir işkence faslı başladı.

17 yaşındaki Bekir Bağ’ın elektrik verilerek, falakaya yatırılarak, kollarından askıya asılarak işkence gördüğü hücrenin bitişiğindeki hücrede sırasını bekleyen diğer tutuklu, yan hücreden gelen çığlıkların aniden kesildiğini duydu. Sonra koridorda bir panik ve koşuşturma hissetti. Ardından hücrenin kapısında nöbet tutan askerlerin ‘fenalaşmış sonra devam edeceklermiş’ diye fısıldaştıklarını duydu.

O gün yan hücreden, bir gün boyunca o alışıldık çığlıklar duyulmadı. Ertesi gün yan hücredeki Bekir Bağ’ın birileri tarafından dışarı taşındığını duydu.

*         *         *

Tutuklamalar ve serbest bırakma özetle şöyle gerçekleşiyordu:

Çok sayıda kişi gözaltına alınıyor, ilk işkence dalgasından sonra polisler, yanlışlıkla aldıklarını veya konuyla alakası olmadığını düşündükleri kişileri kendi inisiyatifleriyle serbest bırakıyorlardı. Aldıkları ifadelerle oluşturulan kurgu savcının önüne gidiyor, savcı da hazırlanan dosyaya göre, ilgili görmediklerini serbest bırakıyor, kalanlar mahkemeye sevk ediliyorlardı.

Mahkemeye sevk edilenlerin tutukluğu, zaten sorgu biriminin de içinde olduğu Mamak Askeri Garnizonu içinde devam ediyordu.

*         *         *

Savcılığa aynı araba ile götürülen Abidinpaşa sanıkları, Bekir Bağ’ın aralarında olmadığını görünce ilk sorgunun ardından serbest bırakıldığını düşündüler. Zamanla zaten kendi can derdine düşmüş olan ve dış dünyayla neredeyse hiçbir irtibatları olmayan arkadaşları, Bekir Bağ’ın yokluğunu bir süre sonra unuttular.

*         *         *

Mahallede polislerin oğlunu sorduğunu duyan babası, Bekir’i yanına alarak polise teslim etmişti. Hem Bekir, hem babası, Bekir’in herhangi bir suça karışmadığını biliyor, dolayısıyla hemen çıkacağını düşünüyorlardı. Yoksul aile zaten birkaç yıl önce yaşadıkları facianın etkisi altındaydı. Bekir’in ablası, evlerine giren hırsızın hedefi olmuş, 22 yerinden bıçaklanarak öldürülen genç kadının bilezikleri kolu kesilerek çalınmıştı.

Bekir’in babasını çağırdılar. Azarlarcasına, sanki suçluymuş gibi, Bekir’in kendini astığını, intihar ettiğini söylediler.

Falakadan, elektrikten, askıdan dolayı aldığı yaralarla dolu, her yeri kararmış cenazesini teslim ettiler.

Bekir 17 yaşındaydı. Babası Ankara’da, At Pazarında hamallık yapıyordu. Kendisine intihar ettiği söylenen oğlunu teslim aldı. Ne “ne suçu vardı?” diye sorabildi, ne de “Neden intihar etsin? Bir suçu yoktu ki.” diye itiraz edebildi. İhtilalin bütün şiddetiyle estiği günlerdi, gerçekleri öğrenecek gücü de mecali de yoktu.

*         *         *

Bekir bir korsan gösteride gözaltına alınmadı.

Bir askere, polise yahut herhangi birine ateş açıp öldürmedi, yargılanmadı bile…

Herhangi bir suçla ilgisi dahi tespit edilemedi.

*         *         *

Son 24 saatini, yattığı hücrenin beton zemininde can çekişerek geçirdi. İşkencede öldürdükleri çocuğu hastaneye götürmediler.  Doktor çağırmadılar.

İntihar edip etmediğinin tespit edilmesi için gerekli otopsiye bile izin vermediler.

*         *         *

Bekir Bağ da 17 yaşındaydı… Onun için filmler yapılmadı, gazetelere manşet olmadı, hakkında kitaplar yazılmadı, şarkılar bestelenmedi.

Daha kötüsü, ailesinin kapısını kimse çalmadı, hiçbir el acılarını paylaşmak için onlara uzanmadı.

Ailesi, yakınları, 30 yıl boyunca onun intihar ettiğini zannettiler. Yaşadıkları acıyı daha da yakıcı hale getiren bu durum tam 30 yıl sürdü. Ta ki 30 yıl sonra, Bekir Bağ’ın yeğeni Mustafa Yazıcı, yan hücrede işkence gören ve herkesten saklanan gerçeğe şahit olan arkadaşıyla bir tesadüf sonucu buluşana kadar.

*        *         *

Erdal Eren’i tanıyordunuz.

Bugün, artık Bekir Bağ’ı da tanıyorsunuz.

Onun hikâyesini henüz bugün öğrendiyseniz eğer, emin olun bu sizin kabahatiniz değil.

Artık gerçeği biliyorsunuz.

Gözlerinizde bir damla yaş kaldıysa eğer, onun tertemiz hatırası için dökebilirsiniz.

Ahmet Uzun

Mail: ahmetuzun001@gmail.com

Twitter: @AhmetUzun001


 

YORUM EKLE