'Elçi'ye zeval olmaz!


"Derin Devletin Vasat Aklı" ile "Devletin Yeniden İnşası ve MHP" başlıkları ile art arda yazdığım "Haberhergün"deki iki yazım; ülküdaşım Metin Elçi tarafından, "Haberhergün"de yayımlanan "Vasatlar Oyun Kurucu Mu?" başlıklı yazısında oldukça ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulmuş.
Ülküdaşım yazısını bitirirken veciz bir ifade ile "Hakkı kardeşim, ne dediğini anladım, derdini anlamadım" modundan bizi kurtaracak ek açıklamalar bekliyorum. Baki selamlar." cümlesi ile de yazısını noktalamış.
 
Benden istenen açıklamalara geçmeden önce güçlü analiz yeteneğini bildiğim Elçi kardeşimin, yazımın satır aralarının "gölgelerini" sorgularken gösterdiği çaba ve ciddiyete hassaten teşekkür ediyorum. Düşüncelerimizi, tespit ve öngörülerimizi karşılıklı bu ciddiyetle hep beraber analiz etmeli ve kapalı, eksik kalan, yanlış olan ve yanlış anlaşılan noktaları açıklamaya ve tartışmaya devam etmeliyiz.
 
Elçi kardeşimin "vasat akıllı derin devlet"e çok kızdığı yazısında, bu "Vasat Aklın" bağımsız milli düşünce yeteneğinin olamayacağını, soygun ve vurgunların yapıldığı 90’lı yıllarda beceriksizliği ve berbat oyun kuruculuğunun ortada olduğunu özellikle vurgulamış ve bugün için bu "vasat akla" güç vehmederek "bizsiz yapamazsınız diyerek" bize de rol verin" talebi olarak yanlış anlaşılabilecek ifadelerime dikkat çekmiş ve daha açık yazmam istenmiştir.
 
Hatırlanacağı gibi yazılarımda "derin devlet" tanımını yaparken devletin bilhassa güvenlik, savunma, dışişleri ve ekonomi bürokrasisi başta olmak üzere tüm daire başkanlıkları ile müsteşarlıkları arasındaki görevlilerin ortak aklı olarak ifade etmiş ve yeterliliklerini "vasat" olarak sıfatlandırmıştım.

Bu tespitime dayalı olarak da son yıllarda yaşadığımız olayları ve muhtemel gelişmeleri analiz etmeye ve yorumlamaya çalışmıştım. Sn. Elçi'nin uyarılarına ve de açıklık istediği hususlara, konu bütünlüğünü bozmamaya ve de yazımı soru cevap şeklinde bir savunmaya dönüştürmemeye çalışarak değinmek istiyorum.
 
1950’den sonra "vasat akıllı" devlet üç önemli şok dolayısı ile üç önemli stratejik kırılma ya da yeni yol haritası çizme çabalarına girmiştir.
Dolayısı ile ne kadar milli ne kadar oyun kurucu ve ne kadar yeterli, sorularını sorup cevap ararken bu üç devreyi birbiri ile karıştırmamalıyız.
İlk önce bu üç şoku ve sonrasını ele alalım. Birici şok, 1974’te geldi.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası "Batı" bir bütün olarak NATO "şemsiyesini" en yağmurlu günde, silah ve askeri teçhizat ambargosu ile Türkiye'nin elinden aldı. Dost ve müttefik olunan Batı ittifakı "Türkiye’ye çizmeyi aşma, haddini bil sadece senden istenileni yap, "Milli Devlet" olma hedefini aklına bile getirme ikazını oldukça sert yapmıştı. "Kendi silahını kendin yap" projelerinin ciddi neticeleri o gün için kısa vadede alınmasa da Batı'yı tedirgin etmeye yetmişti. Arkasından gelen ekonomik ambargo ve dış siyasi baskılar ve iç karışıklıkları 12 Eylül 1980 darbesi izledi.
 
"Vasat akıllı" devlet ABD ile ilişkileri darbe ile düzelttik zannederken ikinci şoku Özal iktidarı ile yedi. Pentagon'un kendilerine verilen "Atatürkçü iktidar" sözü, yani Amerikan asker sözü havada kalmış Kongre’nin adayı Özal, liberalizm, serbest pazar ekonomisi projeleri ile iktidar yapılmıştı.


Şaşkınlıkla, General Haig'a, neden böyle oldu diye soran General Evren'e verilen cevap kısa idi: "Maalesef asker olarak sözümüzde duramadık. Bizde demokrasi var. Kongre ne derse o olur."
 
Bu ikinci şoktan sonra özgüven kaybı ve Türkiye’de olayların ve gelişmelerin kontrolünün kendilerinde olmadığını anlayan "Vasat akıl"  menfaatlerinin zorladığı "milli merkeze" kayma ve yeni arayışlara yönelme çalışmalarını başlattı. Başta askerler olmak üzere yüksek bürokrasi ABD’nin "bizim çocuklar başardı." ifadesi altında ağır haysiyet travması yaşadı.
 
1980 darbesinin ülkücülere yapılan zulüm ve işkenceler ile sivil milli direncinin Batı’nın gelecek planları için yani "bugünler için" kırıldığının bile farkına varamadılar. Ama yeni strateji arayışlarına devam etmekten başka bir yol da önlerinde yoktu.

Bu arada Batı bloğu içinde tercihler önceliğini değiştirerek dostluklar ve Batı’yla daha şahsiyetli ilişkiler kurma ihtimalini de her zaman masanın üzerinde tuttular. Bu yüzden AB sevdası ve ittifak içinde birlikte korunma stratejisinden hemen vazgeçmediler.

SSCB’nin dolayısı ile Doğu bloğunun dağılması ile "yeni dünya"
düzeninin Türkiye üzerindeki tesirleri ve çevremizde başlayan sınır değişiklikleri ister istemez dostlarımızı ve düşmanlarımızı yeniden test etme ve gözden geçirme ihtiyacını doğurdu.

Bu arada bölücü teröre "Batı desteği" ve başa geçirilen "çuval", vurulan "Muavenet" zırhlısı gibi örneği çoğaltılacak olaylar yeni savunma stratejisinin yollarının kodlarını belirliyordu. Üçüncü şoku ise AKP iktidarı ve Ergenekon, darbe planları iddiaları ile en ağır şekilde yaşadılar. (Bu konu ile ilgili "Balyoza Karşı Camcı Çekici" başlıklı yazımda bazı görüşlerimi ifade etmiştim. Bu başlıkla ve ismimle birlikte girildiğinde internette bu yazıma ulaşılabilir.)

Bu üç şoktan sonra "vasat aklın" olgunlaştırdığı yeni strateji, "Batı ile karşılıklı menfaatlerin dengelendiği; güvene değil, tedbirli beraberliğe evet, aksi durumda direnç ve farklı coğrafyalarla yeni iş birliği ve ittifaklar" oldu.
 
İşte 2011’den itibaren aleniyete dökülen bu restleşme hala devam etmektedir. Bu savaşın Türkiye'de tarafları içinde basın, büyük sermaye ve partiler ile sivil toplum örgütleri fikri referansına göre yer almaktadır.
Benim yazılarımda "dediğimin anlaşıldığı, fakat derdimin anlaşılamadığı"  nokta ise şudur:

ABD ve Batı’lı müttefiklerinin 2000’li yıllara kadar Türkiye üzerindeki hesapları güç, zenginleşme, enerji yataklarını ve merkezlerini kontrol etme kısaca "emperyalist" amaçlı iken, 2000’li yıllardan sonra ise kendi varlıklarının ve geleceklerinin tehdit alanlarını yok etme, hedef ülke ve medeniyetlerin kesin tasfiyesi ve yenilgisi amaçlıdır. Türkiye bir numaralı operasyon yapılan ülke konumundadır. (Hantington ve Fukuyama bu noktada yeniden hatırlanmalı hatta yeniden tekrar okunmalıdır.)

Yani dün zenginlik ve güç için hedef olan tüm medeniyet coğrafyamız, bugün varlıklarının devamı ve istikbaldeki tehditlerden kurtulmak için gizli, açık savaş alanıdır. (Bu iddiamın analizi bundan sonraki bir yazımın konusudur:(Batı’nın Zeval Öncesi Mecburi Savaşı)
 
İşte bu yüzden bir gün Batı ile yeniden işleri düzeltme ihtimali ile Türk milliyetçilerine mesafeli ve blokajlı olarak, "vasat akıllı" devletin AKP ve Erdoğan üzerinden "milli direnç" merkezli yaptığı planın büyük bir zafiyet içerdiğini, neticesinin de bir felakete gebe olduğunu ifade etmeye çalıştım.

Geçirdiği üç şokla "milli" çizgisinin biraz daha kalınlaştığını gördüğüm için de kurtuluş ve varlık kavgasına, bizim medeniyetimizle girmiş olan Batı’ya karşı, kumaşı bu kavgaya daha uygun ve yakışan ateş çemberinden geçmiş kadrolara bakışın, kompleksten uzak; felaket geldiğinde değil de felaketten önce güvenmesi gerektiğinin altını çizmek içindir.

"Vasat akıldan" asla inayet beklentisi içinde olmadan sadece gölge etmesin, MHP ve ülkücü hareket içinde zamanında "mavi kuvvetler" paydasında saflarımıza giren bir zamanların samimi dostlarının fısıltılarını durdursunlar ve bu elemanlarını biraz geri çeksinler yeter.

O zaman ülkücüler emanetleri olan "fikirleri, kadroları ve hedefleri" ile bütünleşip birliklerini sağladıkları gün Türk Milleti ve Devleti için yakın tehditlere karşı gerçek "gücü" dosta düşmana gösterecektir.
 
Elçi'ye zeval olmaz, Elçi kardeş, senin yazın vesilesi ile duyurulur. Vesselam...

Hakkı Şafak SES


YORUM EKLE