Din ve devlet ilişkileri

“Din, insanoğlunun Tanrı ile ilişkilerini düzenlemek ve bu yolla insanlar arasında ilişkilerin düzgün ve mutluluk verici olarak yürümesini amaçlar.”

Gerçekte bütün dinlerin amacı budur. Dinlerin ortaya çıkıp görüşlerini yaymaya çalıştıkları toplumlarda, Devlet erkini elinde tutanların zorlayıcı engellemeleri olmazsa dinler kendi alanlarında kalırlar.

Aksi olursa, o dine inananlar güçlenir, devleti ele geçirir ve devletin dini haline gelirken buna uygun kurallar üretirler.

İslam da böyle olmuştur. Söz gelimi, Mekke Şehir Devletini yönetenler, Hz. Peygamberin tebliğine zorla engel olmaya kalkışmasalardı, süreç onu devlet başkanlığı görevine kadar taşımayabilirdi.

Onun getirdiği öğretileri benimseyen insanlar, aynı zamanda Mekke Devletini “adil bir devlet” haline getirebilirlerdi. Ancak gelişmeler böyle olmamış ve İslam da din ve devlet ilişkileri sıkı bir biçim almıştır.

Bu açıdan baktığımız zaman adına “İslam Devleti” denilen devletlerde, devlet yöneticileriyle din ilişkilerini üç ana tezahür halinde görüyoruz.

1- Din kurallarından ödün vermeden, devletin bu esaslarda yönetildiği durumlar.

2- Din kurallarının devleti ele geçirmek, saltanatı sürdürmek için halk üzerinde baskı aracı olarak kullanıldığı durumlar.

3- Din ve devletin birbirinden ayrı alanlar halinde yan yana yürüdüğü durumlar.

Elbette bu üç durumun ara durumları da söz konusu olabilir. İslam tarihinin Emeviler, Abbasiler ve başka saltanat dönemlerinde devletler tarihinde, ağırlıklı olarak yöneticilerin, İslam’ı, üzerinde titrenmesi gereken kurallar bütünlüğü olarak değil, halk üzerinde kurulan sultaların gerekçesi olarak düşündüklerini ve uyguladıklarını görürüz.

Allah’ın insanoğluna bağışladığı en büyük nimetin ve insana indirdiği en büyük Ayetin “akıl ve vicdan” olduğu gerçeğini düşünürsek ve yine insanlığın ortak akıl ve vicdanının sürekli gelişme halinde olduğunu bilirsek en iyi çözümü bulabiliriz.

Çözümü bulacağımız düğüm “din ve devlet” ilişkileridir.

İslam’ın ortaya koyduğu değerler bütünlüğü içinde devletten ve devleti yönetenlerden beklediği iki değişmez temel kavram var.

1- Adalet

2- Liyakat…

İslam toplumlarında veya çoğunluğu Müslüman olan toplumlarda hüküm süren devlet yöneticilerinin, bu iki kavram konusunda şiddetle duyarlı olmaları istenir. Bu kavramlarda duyarlı olmak, o devleti “İslam Devleti” yapmak için gereklidir ve yeterlidir.

Ayrıca, bu iki konu insanlığın ortak değerleri olduğundan, hiçbir din mensubu ve hatta hiçbir yurttaş bundan rahatsız olmaz, tam aksine mutlu olur.

Bu iki kuralın uygulanmadığı bir devlet yapısı ise hangi fıkıhçıların ince ince dokudukları kanun kurallarıyla yönetilirse yönetilsin o devlet gerçekte “İslam Devleti” değildir. Şimdi ben “İslam Devleti” sözünü kullanınca birileri bunu laikliğe aykırı bulabilirler. Bulsunlar.

Zekası, kavrayış kabiliyeti uygun olanlar ne demek istediğimi anlarlar.

Adalet Mülkün Temelidir sözünü iyi anlamak gerekir.

Adaletten kastedilen elbette yargı alanında herkesin hakkını ve hak ettiğini alması demektir.

Kimse toplum içindeki yeri, serveti, kudreti ne olursa olsun yargı önünde eşit olmalıdır.

Bu durum adalet için vazgeçilmez birinci şarttır. Ama, adalet sadece bundan ibaret değildir.

Toplumda var olan zenginliklerin olabildiğince eşit olarak paylaşılması; gelirler ve servetler arasında dağılımın eşitliğe en yakın noktada olması da adaletin gereğidir.

Devleti oluşturan bütün bireylerin insani hizmetlerden eşit olarak yararlanabilmesi; eğitimin, sağlığın varsıllara olduğu kadar yoksullara da aynı hizmeti sunabilmesi de adaletin gereğidir.

Toplumun ortak değerleri olan canlılara, ağaçlara, bitkilere, suya, havaya, toprağa kimsenin tecavüz etmemesi de adaletin gereğidir.

Kimsenin bulunduğu konumu kullanıp, kamunun mallarını, nakitlerini, imkanlarını şahsına, yakınlarına, ailesine almaması da adaletin gereğidir.

Her insanın insan olmaktan gelen haklarının korunması, insani değerlerin en yükseklerde tutulması da adaletin gereğidir.

Liyakat esası ise, Kuranı Kerim’de “Allah memuriyeti uzmanına vermenizi emreder” Ayetinin anlattığı gerçekliktir.

Kamu işleri, eşe, yakınlara, yandaşlara değil, bu işi en iyi yapabilecek olanlara verilecektir. Adalet konusunu, kamu yönetiminin “ruhu” saymak mümkündür. Büyük alim Mutahhari’nin sözü ne kadar önemli: “Adalet kavramı Kuranı Kerim gelmeden önce de vardı.

Kuranı Kerim bu yüce insani değeri onayladı ve öğretti. Aksini düşünürsek birileri Kuranı Kerimden kendi zulümlerinin gerekçelerini üretebilirler.”


YORUM EKLE