Daha karanlık günler mi geliyor?

Hayatın doğal akışı gereği önceki gün, sonraki günühazırlar. Sosyal, siyasal meselelerde böyledir,  mevcut meselenin kökü önceki meselelerde saklıdır. Zıtların birbirini beslemesi kuralı gereğince mevcut mesele, önceki meseleden beslenir.  Dolayısıyla önceki meseleler, daha büyük yeni meselenin zıddı ve doğurganıdır. Önceki meseleleri yok sayarak,  son meseleye ne yorum getirebilirsiniz, nede çözüm. Önceki meselelerle ilgili sağlıklı tahliller yapılmadan getireceğiniz çözüm, sebep olacağı kargaşayla yeni ve daha büyük meseleler doğurmaktan başka maksada hizmet etmez.
Terörü önlemek, bozulan siyasi düzeltmek için yapıldığı iddia edilen 12 Eylülde milliyetçi akımın yolu kesildiği için meydan, ipleri elde olan bölücülerle cemaatlere bırakıldı.12 Eylülün PKK yı, bir metrelik başörtüsünü doğurmasıyla bugünlerin hazırlığı başladı. Laik-anti laik kutuplaşmasındalaikliği, din düşmanlığına çeviren laikçiler orduyu, yargıyı, siyasisiyle, cemaatiyle din simsarları başörtüsünü, PKK, Kürtleri sömürüp semirirken, yaşanan toplumsal zihnitransformasyonla hepsinin aynı noktada buluşmaları tesadüf müdür? 12 Eylülünde, 28 Şubatında, başörtüsü sömürüsüyle, mağduriyet edebiyatıylaiktidar olanlarında, 15 Temmuzunda arkasında aynı güç var. Birbirini besleyen bu zıtlar, aynı oyunun piyonları. Hepsinin Türkiye’yive dünyayı aynı pencereden görmeleri de bundan.
Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanının, Yargıda Birlik Derneği mensubu hâkim ve savcılara Beştepe de yaptığı; ne siyasilerin, nede yazar, çizer, entelektüel geçinenlerin çok ilgisini çekmeyen, yandaşların FETÖ ile mücadele olarak sunduğukonuşmasında verdiği ipuçları;zıtların kayıkçı kavgasıyla, devletin paçasını NATO+CIA=FETÖ ’ye kaptırmasının, yaşananların, içinde bulunduğumuz halin perde arkasını yansıttı.
Ana muhalefet, amiyane tabirle terelellim. Birde programına yazdığı ile yaptığı yüz seksen derece zıt, zıtlıkları kendi içinde yaşayan,dünkü sözünü bugün yalayan, yama muhalefet var. Yüz elli yıllık fikri, yetmiş yıllık siyasi mücadeleyi, yırtık paçaya yamama derdinde. 
Yahya Kemal’in Rıza Tevfik’e yazdığı hiciv geliyorakıllara;
“Kimse kızmasın Rıza Tevfik’e
Sevr’i imzalamaya gitti diye
Zira idam edilecek adamın
İpini çektirirler çingeneye...”
Farkı kalmadı dün Pehlivanoğlu’nun, Orkan’ın, Duracık’ınve diğer yiğitlerin haksız, hukuksuz yere çıkartıldığı sehpayı tekmeleyenden. O da bugün onların davasının, geriye kalanların ipini çekmiyor mu?
Cumhurbaşkanı youtube den ulaşabileceğiniz bazı alıntılar yapacağım konuşmasında “Geriye dönüp baktığımızda ülkemize, milletimize ve şahsıma kurulan bazı tuzakları, oynanan bazı oyunları fark etmekte zaman, zaman geç kaldığımızı görüyorum. Yargıda yaşanan sıkıntılar da bunların arasındadır” diyor. 
Konuşmanın birinci can alıcı noktası burası. Bu cümleyi herhalde bir Japon devlet adamı söylemez, sadece bir mektup bırakırdı, Batılılarda ilgili mercie görevi iade eden bir mektup gönderirdi.
Evet, hem de ne geç kalma,maazallah, millet sokağa çıkmasa acaba nedevlet, nede ekselanslarınıngeriye dönüp bakmaya zamanları kalır mıydı? Devlet gitmedi, ama aldanışlar, geç fark edişler sonucu devletin kozmik odası dâhil ne kadar sırrı varsa gitti. Konuşmanın ilerleyen bölümünde 15 Temmuzdaki liderliklerinden bahsediyorlar. Keşke o liderlik devletin kozmik odası talan edilirken yapılsaydı.
“Demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü hiçe sayan kimi çevrelerin Başbakanlığımın ilk dönemlerinde gösterdikleri nobranlıkları unutamam. 367 garabetinden, kapatma davalarına kadar öyle olmadık yöntemlerle karşımıza çıkıldı ki, hukuk adına biz utandık. İşte bu sorunlu dönemde FETÖ denilen şer örgütü, diğer kurumlarımızla birlikte özel önem verdiği yargının içine sızmaya başlamıştır” deniyor. 
Konuşmanın ikinci ve en önemli can alıcı noktası burası. Konuşmanın bu bölümünde yapılan tespit aynı zamanda sorumlunun da tespiti olmakla birlikte“Ne istediler de vermedik” sözünün iç yüzünün izahı gibi. Yani nobranlara duyulan kinle NATO+CIA=FETÖ nün devletin kilit noktalarına yerleşmesinin yolu açılmış. Demokrasiyi, hukuku hiçe sayan nobranlarla demokrasi, hukuk mücadelesi yerine,  nobranlara duyulan kinle, tepkiyle,neidüğü belirsiz odaklara yol açıldığında devletin ana omurgaları yok olur.Ne yazık ki öylede olmuştur.
Bizzat tespit ettikleri sorumlunun sorumluluğunu perdelemek için “Bu işin kırk yıllık geçmişi var” deniyor. Sorumluluğu dağıtmak için zorlamaya hiç gerek yok.Evet, FETÖ kırk yıllık geçmişi olan bir NATO+CIA fitnesidir, ancak sorumluluğa ortak edilmek istenenlersevsek de sevmesek de işlerini yapmış; baştan aşağı devletin kılcal damarlarına kadar örgütlü yerleşmesine göz yummamış,  meydan vermemiş, seyirci kalmamışlar.  Buda başka bir doğru. Zaten devleti yönetenin işi de budeğil mi?
Şu muhalefet partileri akıl edip FETÖ örgütüyle bağlantılı olduğu tespit edilip, tutuklanan, görevden atılanların doğum ve devlette etkin göreve başlama tarihleri, görev süreleri ile ilgili basit bir araştırma yapıp milletin zihnini açsa hiç fena olmaz, ama nerdeo feraset.
“...Türkiye’nin darbecilerle mücadelesi için yargıya verdiğimiz desteği istismar ettiler...” “...Darbecilerle, cuntacılarla, vesayet odaklarıyla yaptığımız mücadeleye de çok büyük zararlar vermiştir...” “...O dönemde açılan davaların neredeyse tamamı bu özensizlikler, kasıtlı saptırmalar sebebiyle neticesiz kalmıştır” deniyor.
“Ben bu davanın savcısıyım” diyerek avaz, avaz bağırıldığı zaman, desteklenenlerin yargıda vesayet kurduğu söylenmedi mi? Söylenenlere kulak tıkanıp methiyelerdizilen savcılarınaçtığı davalarla liyakatli subaylar ordudan atılmasaydıCIA/FETÖ ajanlarına yol açılıp 15 Temmuz yaşanır mıydı? Dün teröristlikten yargılanan Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları berat ettiler,  ama onların şahsında orduyu yargılayanlara verilen destek “istismar ettiler” demekle berat eder mi?  
Hükmü önceden verilmiş adalet sipariş edilmediyse, kumpaslara yem edilen ordunun komuta kademesinin beratının, itibarının iadesinin rahatsız edici yanı ne?Ajanların, verilen desteği ağızlarına gözlerine bulaştırmalarına eseflenmek niye? 
Konuşmanın devamında o dönemde davalarla ilgili verdikleri beyanatların ortada olduğundan bahisle, hâkimlerin görev bağımsızlığını teminat altına alan anayasanın 138. Maddesi gereğince yargıya müdahale etmedikleri, edemedikleri anlatılarak “...Şimdi sizlere soruyorum FETÖ mensubu hâkim ve savcılar görevlerini bu kriterlere uygun olarak mı yapıyorlardı? Kamuoyu oluşturmaya yönelik haberlerden başlayarak, kolluk güçlerinin araştırmalarına, savcıların soruşturmalarına, hâkimlerin kararlarına kadar her yerde örgütün çıkarları ve talimatları esas alınmıyor muydu?” sorularını soruyorlar. 
Eminim sizde içiniz acıyarak tebessüm edeceksiniz. Şimdi namussuz birer ajan oldukları ilan edilen savcıları sanki biz göklere çıkarmıştık. HSYK nın yapısını, yargının düzenini değiştiren yasal değişiklikleri de uzaylılar yapmıştı. O kriterleri ayaklar altına alanları oralara uzaylılar getirmişti. Şu uzaylılar ne hınzır, ne melunmuş meğer.
"Şuan içerde olanlardan çok iyi tanıdıklarım var. İtirafçı namıyla ortaya çıkıyorlar, fakat bunlar doğru konuşmuyor. İtirafçı diye ortaya çıkarken aldatmacayı oynuyorlar, en tehlikelide bu. Çünkü bunların bir kısmıyla zamanında, Başbakanlığım zamanında baş başa görüşmelerim olmuştur. Ve şimdi itirafçı olarak söyledikleri ile Başbakan olduğum zaman bana söylediklerine baktığımda tamamen yalan söylediklerini görüyorum. Bu oyuna asla gelmemek gerekiyor. Bunlar darbe öncesinde gelip bana böyle konuşmuyorlardı" deniyor.
Konuşmanın üçüncü can alıcı bölümü de burası. Basına yansıdığı kadarıyla itirafçıların astlarını, üstlerini, arkadaşlarını, ele vermelerinin dışında kayda değer bir itirafları yok, yargı da elbet gereğini yapacaktır. Bu kaygı niye?
Karşılıklı güven zemini oluşmadan kimse acendasını tek taraflı açmayacağına göre demek ki güven zemininde buluşulmuş, baş başa görüşmeler de acendasını açanlar olmuş.  Çoğunu tanıdıkları itirafçıların doğru söylemediklerini, aralarındaki konuşmalardan bildiklerine göre, sorumlu mevkide olmaları hasebiyle niyetlerini de anlamış olmaları gerekmez miydi?  O halde “kandırıldık” demek yetmez,vaktinde devletin kurumları neden işletilip bunlar yargıya gönderilmemiş? Sorusunun mutlak bir cevabı olmalı.  
Kaygının akla en yakın sebebi; İhanetleri ortada olan, kaybedecek bir şeyi kalmayan itirafçıların baş, başa yapılan görüşmeleri ortaya dökme ihtimalidir. Bu da yargı mensuplarını birinci ağızdan etkileme gereğini ortaya çıkarmıştır. 
Hal böyleyse durum görünenden çok daha vahimdir ve Türkiye çok kısa zaman sonra, daha kötü günler yaşayacak demektir. Belki de anayasa değişikliğinin ardındaki gerçekte budur.
YORUM EKLE