CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ VE CUMHURİYET ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

10 Ağustos 2014 günü ülkemizde 12. Cumhurbaşkanlığı için halkoylaması yoluyla seçim yapıldı. Buna göre de Recep Tayyip Erdoğan 12. Cumhurbaşkanı seçildi. Gerçi kendisi bile bunun farkında değil belki de kabul etmiyor bunu. Keza seçimler öncesi yazıp çizdiğim gibi bu seçimde seçilen tarafın niyeti cumhurbaşkanı seçmek değildi. Şimdi de seçildikten sonra bu niyetlerine uygun hareket etmektedir. Recep Tayyip Erdoğan Başbakanlıktan istifa etmeyerek fiilen cumhurbaşkanlığı makamı başbakanlık makamı ile birlikte bir kişi üzerinde birleştirildi.

                Bu seçimde muhalefet parti liderleri ve özellikle de Devlet Bahçeli ile Kemal Kılıçdaroğlu aslında risk alarak ülke demokrasisi ve rejimini korumak adına gerekli hamleyi yaptılar. Bu yönüyle evvel emirde her ikisi başta olmak üzere Ekmeliddin İhsanoğlu’nu destekleyen diğer parti liderlerini de takdir ve tebrik etmek gerektiğini zikretmeliyim.

               Peki durum böyle olduğu halde ne oldu da Ekmeliddin İhsanoğlu seçilemedi ya da ilk turda en azından Recep Tayyip Erdoğan’ın %50 barajının altında kalması sağlanamadı? Yani kendilerinden beklenmeyecek bir tavır ile ortak bir aday gösterme cesareti sergileyen risk alan liderlere rağmen hedeflenen noktaya ulaşılamadı. Bunun sebebi ne idi?

              İlkin şunu belirtmek gerekir demokrasi adına ülke adına çok güzel bir usulle ve iyi bir isimle belirlenen ittifak maalesef topluma pek de yansıtılamadı. Sanki yasak bir ilişkiyi saklamak hissiyatındaki insanlar gibi davranılarak seçim kampanyası yürütüldü. Mesela çok yakın bir dostumun da dediği gibi ne ortak bir açık hava toplantısı düzenlendi ne de seçim kampanyası modern algı oluşturacak argümanlarla birlikte yürütüldü. Bir açık hava toplantısında Ekmeliddin İhsanoğlu’nun yanında kürsüye hep birlikte çıkılıp millete burada gerçekten bir ittifak görüntüsü verilemedi. Dolayısıyla umut da verilemedi. Mesela illerdeki çalışmalar amatörce yürütüldü. Koordinasyon sağlanamadı. Adayın elinden tutan kendi teşkilatında gezdirdi durdu. Mesela düşünün başka bir memleketin devlet adamı gelince İstanbul’da ilk nereye götürülür? Tabii ki Sultanahmet Kapalı Çarşı Mısır Çarşısı ve Eyüp Sultan’a değil mi? Sayın Ekmeliddin bey de böyle bir mantıkla İstanbul’da tarihi ve turistik yerlerde gezdirildi durdu. Bir de aman Allahım parti teşkilatlarında sahurlara iftarlara götürmek eğilimi vardı ki hiç değinmeyeceğim bile. Peki bunların yerine en az 20 – 25 ilde destekleyen parti liderlerinin de katılımı ile birlikte açık hava toplantıları yapmak ve parti teşkilatları ile iftar sahur şehir gezmesi yerine mesela Recep Tayyip Erdoğan Bülent Ersoylu Hande Yenerli ve bilmem kimli iftar verirken Haliç Kongre merkezinde hemen onun ardından Ekmeliddin bey ile mesela Zara’lı Cüneyt Arkın’lı Orhan Hakalmaz’lı ve bunun gibi topluma maal olmuş sanatçılarla birlikte iftar yapmak ve açık hava toplantılarında CHP ve MHP liderlerinin Ekmeliddin beyin elini kaldırması daha etkili olmaz mıydı? Peki bunlar neden olmadı?

                Çünkü liderler çok şeyi hesap ettiler ama teşkilat yapılarını hesap edemediler. Çok cesurca risk alırken nasılsa teşkilatlar bizim teşkilatımız diyerek aslında seçim kazanmaya endeksli değil de kongre kazanmaya endeksli teşkilatlarının seçim propagandası yapamayacaklarını her hücrenin inisiyatif alıp kampanya yürütemeyeceğini hesaba katamadılar.  Aslında bu son seçim bize göstermiştir ki uzun yıllar siyasi alanda var olan partilerimizin parti yönetim anlayışları doğru değildir. Parti tarihi boyunca maalesef partilerimiz tabii ki siyasi partiler kanunun da etkisiyle tabandan tavana akışkanlığını kaybetmiş yapılar haline gelmiş ve üst yönetimlerinde oluşan tortuları dağıtma kabiliyetini yitirmiş haldedirler. Durum böyle olunca da maalesef delege ağalığına yaslanan ya da delegeyi zaten kendini seçtirme aracı olarak kullanan üst yönetimlerin bu seçimde yaptığı gibi doğru işler de maalesef takdir edilemez bir hale dönmektedir. Çünkü tabanda il ve ilçelerde parti temsilcileri sadece genel merkeze yakınlık kurmak ve yakın olmak derdinde olan ve daha doğru bir ifade ile yüzü sadece genel merkeze dönük yapılar haline dönüşmüştür. Böyle yapılardan özgün yaratıcı işler beklemek mümkün değildir.

                    Bu parti yapıları ile maalesef, değil 9 seçim 99 seçim geçse de seçim başarısı hayaldir. Tabi iktidarın hile-i şeriye yöntemini de zikretmek şarttır. İktidar başından beri alışkanlık haline getirdiği seçim hileleri ve her şeyi kullanmayı mubah gören anlayışıyla insanımızı ikna edebilmektedir. Ancak buna rağmen karşısında aksi düşünen bir %50 bulunmaktadır. Hatta iddiam odur ki beri yanda muhalefet partileri tortulu ve kongreye yönelik oluşturulan parti yapılarını değiştirip millete umut verebilse iktidar tarafında bulunan %50den de oy koparabilecektir. Ancak siyasi partiler kanunun verdiği imkanları kendi parti içi konumları için azami kullanan yöneticilerinden dolayı bu partilerde tavan ile taban kopukluğu o kadar nettir ki bu seçimde de zaten bu ortaya çıkmıştır.

                    Kimse kimseye neden böyle oldu millet neden tarihimizin en düşük katılımlı seçimini bize yaşattı diye millete kızmasın. Müsebbibi dediğim gibi tavanı ile tabanı kopuk yapılar ve taşrasında yüzü millete dönük değil de genel merkeze dönük üretmek yerine kongrede vazifesini yapmak üzere kurulu temsilciliklerdir.

                   Daha açık ifade ile bu cumhurbaşkanlığı seçiminde güzel başlayan ve çok akılcı ortaya konan bir programın tutmamasında topyekun partililerimizin mesuliyeti vardır. Çünkü kongre kazanmaya yönelik parti yapıları ile ancak bu kadar olur. Millet de aptal değildir.

                   Şimdi bu millet de aptal değildir lafıma belki takılabilirsiniz. Ancak gerçekten millet her yerde ve her zaman kendi derdine bakar yoksa siyasi düşünen kimseler gibi global ya da milli konuları çok da dert etmez. Bunu ancak partilerimiz millete anlatırlar. Peki anlatmakla mükellef yapılarımız altı ile üstü sağı ile solu birbirinden kopuksa millet anlatılanı ne kadar ciddiye alır ki?

                 Bu sebeple ilkin iğneyi kendimize batırmalıyız. Parti yapılarımızı dinamik hale getirmeliyiz. Ve parti içinde de şunu herkes aklına koymalıdır. KİMSE VAZGEÇİLMEZ DEĞİLDİR. Sırası gelen görevi devreder. Bu akışkanlığı parti içinde sağlamazsak partilerde parti tabanlarına güvenmezsek evet tabelalar durur ancak o tabelalar tabanda o partiye gönül verenlerin her düşündüğünü yukarıda temsil edemez; eder gibi görünse de icraata dökemez. Unutulmamalıdır ki her siyasi parti her şeyden önce parti programını uygulayabilmek için ilkin iktidara ulaşmalıdır. Yoksa parti içinde iktidarı eline geçiren ‘’ali kıran baş kesen’’ olsa da ne imiş? Doğru bir program ile risk alarak bile yola çıkılsa millet oy verirken tereddüt edermiş. Bu sebeple kimse yerine çakılı koltuğuna yapışık kalmak için siyaset üretmemelidir. Parti içinde hem parti hem ülke menfaati adına tabandan yukarıya akışkanlık kanalları her zaman açık tutulmalıdır.

                Bakın aksi halde karşı çıkılsa da her AKP projesinin pasif de olsa mimarı olmak sorumluluğundan kurtulmak mümkün olmaz. Bu seçim öncesi herkes gördü ki bu ülkede büyük bir ülkücü oy potansiyeli bulunmaktadır. Hatta Recep Tayyip Erdoğan seçime günler kala bu kesimin ağırlığından dolayı ‘’ Ben de Türküm ‘’ demek zorunda kalmıştır. Bu güçlü tabanı göz ardı eden kesinlikle kaybeder. Buna karşılık Kemal Kılıçdaroğlu solda risk alarak memleket için çok büyük bir iş yapmıştır. Bu ülkede devlete küs olan hatta bölücülerle bir arada olmaktan çekinmeyen bir kesimi devletle barıştırmış ve devlete sahip çıkar bir hale getirmiştir. Bunu göz ardı etmemek gerekir. Belki de sol bu hususta kendisi ile hesaplaşacaktır bile. Ancak ülkücü tabana kör kalma inadı ile kongre partisi konumunda tutulan bir MHP maalesef Türk siyaseti önünde ciddi bir engel olarak anılma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu durumdan kurtulmasının yolu ise tabanına güvenmekten geçer. Üyelikler serbest bırakılmalıdır. Hatta kongreler Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca onaylanmış üye listelerinden oy kullandırılmak suretiyle yapılmalıdır. Daha da önemlisi artık kimse kimseye hain ajan yakıştırması yapmamalıdır. Kimse kimseye hakaret etmemelidir. Her sözü olanın sözü dikkate alınmalı ve YENİDEN GÖNÜL SEFERBERLİĞİ ilkin parti içinden başlatılmalıdır. Bu parti içinde kafi derecede yetişmiş kadro vardır. Buna güven duyulmalı kimseyi kimseden kollamaya çalışılmamalıdır.

                   Aksi halde olanları gördük. Bakın itin birinin heykeli dikildi. Güney sınırlarımız elden gidiyor. Hani nerede inisiyatif koyan o şanlı mazisinde dış memleketlerde bile eylem koyabilen dev yapı nerede? Sırası gelince demekle olmaz. Sırası geldi ve geçti maalesef. Bu direnci parti aracılığıyla sandıklarla yapamazsak ülke zora girdiğinde Allah muhafaza yine tabutu sırtlananlar bugün göz ardı edilen o ülkücüler olacaktır. Yazık değil mi?

                  Nasıl cumhurbaşkanı adayı belirlenirken cesaret ile risk alınmıştır. Aynı bunun gibi hatta bundan da daha az risk ile bu parti tabanı ile kavuşturulmalıdır. Artık yıllardan beri milletvekili edilenlerden artık yıllardan beri genel merkez yöneticisi kadrosunu işgal edenlerden bu hareket kurtulup sıyrılmalıdır. Rahmetli Alpaslan Türkeş’in ateşi ile yetişen kadrolar birileri yıllarca yöneticilik yapacak birileri yıllarca milletvekilliği yapacak diye arkada çürütülmemelidir.

                 Geçen gün geçti gitti. Yeni güne bakmak lazım. Lafı bu sebeple biraz uzattım. Ancak herkes görmelidir ki bu ülkenin yetişmiş kadroları sadece siyasi partiler kanununu hoyratça kullananlara heba edilmemelidir. O zaman memleketi rayında demokratik usullerle tutabilir ve paralel yapılara muhatap etmez hırsızları yargılayabiliriz. Aksi halde Allah muhafaza hiç gereği yokken birileri macera yaşamak istedi diye bu memleketin evlatlarının bedenleri yine toprağa karışır. Yoksa bu devlete de bu memlekete de hamdolsun bu milletin evladı yaşadıkça hiçbir şey olmaz.

17.08.2014 Kartal

OSMAN BENİZ

YORUM EKLE