Coğrafyanın İzin Verdiği Kadar İslamcı Olursunuz

 Türkiye de son elli, altmış senede hezeyandan ibaret, hayal mahsulü radikal düşüncelerle, radikal söylemlerle Türk milliyetçiliğine karşı olarak siyasete girmiş, iktidar olduktan sonra radikal düşüncelerini, ütopyasını terk etmeyen, değişime, dönüşüme, uğramayan siyasetçi olmadı. Merhum Demirel’den Sayın Erdoğan’a kadar kim varsa, siyasete başladıkları noktadaki düşünce ve söylemleriyle geldikleri son nokta arasında öz düşüncelerinden kıyaslanmayacak, tanınmayacak kadar uzaklaştıklarını, büyük bir değişim, dönüşüm geçirdiklerini gördük. 
 
Değişim, dönüşüm geçirenlerin tamamının da nüans farkıyla birleştikleri son ortak nokta; ekzistansiyel kaba milliyetçilik oldu. Bazıları da adını söyleyemedikleri milletin, milliyetçisi oldular. Bir kısmı idrak, eksikliğinden, bir kısmı bağnazlıktan, bir kısmı da iktidar olabilmek için lobilerle, localarla, beynelmilel güçlerle oluşturdukları bağlarını kopartma zorluğundan o, noktaya gelmeleri hayli zaman alsa da o noktada buluşmuşlardır. Fakat ekzistansiyel kaba milliyetçilik anlayışında buluşmaları, milliyetçi oldukları anlamına gelmez. O, noktaya gelişleri hayalî düşünceleriyle ülkeyi ve milleti getirdikleri badirenin ve içerden, dışardan zorlayan yakın tehlikelerin, şartların icabıdır. Yönetenlerin kaba milliyetçiliğe müracaatları bir anlamda ; ülkeyi, milleti, devleti kuşatan tehlikenin yakınlığını, büyüklüğünü gösteren önemli göstergedir.   
 
Altını çizdiğim ekzistansiyel kaba milliyetçilik teriminin karşılığını hatırlatmak gerekirse;
Ekzistansiyel (varoluşçu) kaba milliyetçilik; ideolojik formatı, felsefi perspektifi, programı, dayanak noktası, paradigması olmayan, temel ve detay bilgiden uzak; iç ve dış farazi düşman oluşturmanın, oluşturulan farazi düşmanlığın algılanmasının aracı; deklere edilmeyen, aşırı güven duygusundan beslenen; kırıcı, kışkırtıcı, kaba, saldırgan, kullanmak üzere zımnen kabul edilen, hamaset yüklü slogan cümlelerle toplumun mensubiyet ve ruh dünyasını istismar eden anlayıştır.
Her biri nevi şahsına münhasır vaka siyasilerin zihin dünyalarındaki karışıklığı aşıp, hiç olmazsa bu noktaya gelmeleri için geçen süre zarfında; hezeyan, hayal mahsulü düşünceleriyle sebep oldukları olumsuzlukların ağır faturasını elbette ki Türkiye ve Türk milleti ödedi ve ödüyor. 
Dünden Merhum Ecevit’in, günümüzden de Sayın Erdoğan’ın başladıkları nokta ile, geldikleri nokta arasındaki ibretlik fark, çarpıcı örneklerdir. 
Merhum Ecevit duygusal kişiliği ile Egeyi Türk-Yunan gölü yapma hayaliyle Yunana kardeşlik şiirleri yazarak başlar siyasete.
“Sıla derdine düşünce anlarsın,
Yunanlıyla kardeş olduğunu.“  Diye başlar şiirine.
 
Lakin mensup olduğu millete şiir yazmak şöyle dursun, Yunana yazdığı kardeşlik şiirinde Atatürk’ün gençliğe hitabesine nazire yapmaktan geri kalmaz;
 
“Bir soyun kanı olmasın,
Varsın damarlarımızda akan kan.” Diye şiirini bitiren merhum Ecevit kavi Atatürkçü de oluvermiştir(!)
 
1974 de Kıbrıs’ta Yunanistan’ın Enosis ilanı ve adayı Yunanistan’a ilhakı söz konusu olmasıyla birlikte günün Başbakanı Merhum Eceviti olağanüstü bir dönüşüme uğrar. Ecevit’in Yunan dostluğu barış güvercin olup uçuverir birden bire. Ve “Biz milliyetçiliği Türkeş’ten öğrenecek değiliz,  Akdeniz’e, Kıbrıs’a yazdık” Diyerek Kıbrıs fatihi yaftasıyla kaba milliyetçiliğin zirvesine çıkartıverir.
 
Marksist ihtilali özendiren, tahrik edici; “Toprak işleyenin, su kullananın.” “Halklara özgürlük.” Gibi sivri, ayrılıkçı çıkışlarıyla bugün ki ayrılıkçılığın tohumlarını saçar. Marksist söylemlerle Türkiye’nin 70 li yıllarını kaosa çeviren, toplumu ajite eden, Atatürk’ün kurduğu CHP’yi Marksist enternasyonale taşıyıp iktidara hasret bırakır. Sayın Ecevit’in kışkırttığı Marksistleri; 12 Eylül sonrası ortada bırakarak CHP yi terk edip, kurduğu DSP ye bir Marksist’i bile almaması, başka bir dönüşüm numunesi. 
Ne tuhaf değil mi?
Dönüşüm mü, değişim mi, yoksa kendini mi inkâr? Ne derseniz deyin.
 
Gelelim Sayın Erdoğan Cephesindeki değişim dönüşüme.
Ortaya çıkışından itibaren Osmanlıyı yeterince anlamadığı bilinen bir anlayışla “eyalet sistemi” önerilerini haritalara dökerek; zaman, zaman en yüksek tonda seslendiren siyasi zihniyet, Sayın Erdoğan liderliğinde on beş senedir iktidar. İktidar olmadan önceki siyasi söylemlerinde, iktidar olduktan sonraki söylem ve manevralarında hep Türkiye’nin bir Kürt meselesi olduğunu en yüksek tonda söylemeyi adeta kutsal vazife edindi bu zihniyet. Sayın Erdoğan bu zihniyetin ocağında pişer. Keder bu ya ayrı düşer hocasından, ocağından. Neden ayrı düştüğünü Dilipak anlattı.
On beş senelik iktidar döneminin ilk üççeyreğinde hukuk sisteminde yapılan oynamaların, bölge istinaf mahkemelerinin kurulması, büyük şehir yasasındaki değişiklikler, yerel yönetimlere kazandırılmaya çalışılan hukuki, siyasi statü, eyalet sisteminin alt yapı çabalarından su yüzüne çıkanlar. Ne olduğu henüz ifade edilemese de çözüm sürecine paralel Büyük şehir yasasındaki değişikliklerin HDP-BDP-PKK istekleriyle örtüşmesi de eyalet sisteminin kuvveden fiile geçiş denemesi. Buna paralel Amerika’ya, Almanya’ya önemli sayıda vali, kaymakam gibi yönetici bürokratların eyalet sistemi üzerinde eğitim, inceleme yapmak üzere eğitime gönderilmeleri, akıl fukaralarından kurulu ikna heyetlerinin kullanılması da aynı cümleden örnekler. Toplumsal direnci, refleksi kıracağı umulan Türk Milliyetçiliğini en yetililerin ayaklar altına alması da eyalet sistemi yolunda ayrılıkçılığa verilen en büyük taviz.   
Fakat Sayın Erdoğan ne olduysa oldu(!) altı ay önce yaşadığı büyük dönüşümle; “Çözüm süreci diye bir şey yok” “Türkiye de Kürt meselesi yoktur, terör meselesi vardır.” Şeklindeki beklenmedikçıkışı başta partisi olmak üzere herkesi şaşırttı. Ve birden bire on dört senedir “bu millet” diyerek adını söylemediği, milletin Türk milleti olduğunu söylemeye başladı. Ben dâhil herkesin takdirle karşılaması gereken bir dönüşüm. Dahası; Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dilden hatta tek hukuktan bahsedilir oldu. Elbette ki takdir edilecek, sevinilecek bir durum(!)
Başbakanlığını, Cumhurbaşkanlığını yaptığı cumhurun sadece adını telaffuz etmesi birden bire Sayın Erdoğan’ı Milliyetçi(!) yapmaya yeter mi? Elbette ki değil. Son altı, yedi aydır izlediği politikalara bakın, hükmü siz verin.
Oysa siyasete İslamcı çizgide başladığını yerin altıda, üstüde de biliyor.
Bölünmeye giden yolda terörü besleyen oryantalizmin, Kürtlerin arkasına gizlediğini mi gördü?
Tarihin Acemle dostluktan bahsetmediğinim mi okudu?
Rusya’yla çuvala girilemeyeceğini mi anladı?
İsrail’le didişmenin zorluğunu mu kavradı?
Herkesin Müslümanlığının kendine göre olduğu İslam dünyasında İslam kardeşliğinin hayal olduğunun sırrına mı vardı?
Kim bilir belki de Atlantik-Avrasya savrulmaları İslam ayağını kabul ettikleri medeniyetin, Türk ayağı olmadan ayağa kalkamayacağını, yürümeyeceğini göstermiştir.
 
Adına ne derseniz deyin, baştan sona garabet.
Siyasilerimizde gördüğümüz bu ilginç ve garip durumun sebebi nedir diye baktığımızda; bu garabetin temelinde Jeopolitiğin ve tarihi gerçeklerin ortaya çıkardığı reel politiğin reddettiği duygusal argümanları siyasi düşüncelerine eksen seçmelerinde görüyoruz.
Anadolu coğrafyasının tarihi süreç içinde üzerinde yaşayan milletleri belli politikalara kilitleyen, adeta mahkum eden misyonunu, iç, dış, etkenleri kavrayamadıkları gerçeği yatmaktadır. Bu gerçeğe rağmen siyaset yapanların gerçeklerle yüzleştiğinde dönüşüme uğramaları mukadderdir.
Tarihe, medeniyetlere ve milletlerin geleceğine yön veren bu coğrafyadan başka üniter devleti, millet bütünlüğünü mecbur kılan başka bir coğrafya olmadığını anlamayanlara bu coğrafya tarih boyunca ağır bedeller ödetmiştir. Türkiye de siyaset yapanların öncelikle bilmeleri gereken; Soyları, mensubiyetleri, kimlikleri ne olursa olsun, bu coğrafyanın izin verdiği kadar Marksist, kapitalist, İslamcı veya başka bir şey olabilirler. Fakat sonunda mutlaka, ama mutlaka kaba da olsa milliyetçi olmak zorundadırlar. 
YORUM EKLE