Cilalı İbo Karakolunun Despot Komiseri

Muammer Karaca, Feridun Karakaya, Nejat Uygur gibi tiyatro ustalarının uzun zaman değişik versiyonlarını sahnelediği “Cilalı İbo Karakolu” oyununun meşhur komiser tiplemesini bizim kuşağımız bilir. 1960-1980 arası devlet mantığını, toplumsal yapıyı birçok yönleriyle hicveden bu oyuna sanatçıların kendi yeteneklerini de katmaları oyunu daha da sevdirip, uzun zaman ilgiyle izlenmesini sağlardı. Oyunun başkahramanı okuma yazma bilmeyen, ama her şeyi bilen komiser tiplemesi çok renkli bir karakter.

Yeri gelince şeytana Allah’ım bunu yarattıysan bana ne gerek vardı dedirtecek kadar şeytan, aşıracağı zaman cini bile çarpan, hale ve şartlara göre anında vaziyet alan, ekmediği yerden biçen uyanıklıkta, kahramanlığı yerlerde sürünen ucuzlukta, ahlakta dünyanın en fukarası, vicdanı zift karası, yasa bilmez, hukuk tanımaz soytarılıkta birincidir. Nefsi boyundan büyük, kendi sesinden başka sese tahammülü olmayan, fakat amirinin karşısında kuyruğu paçasının arasında, korkak ve yalaka, şahsiyetsizlikte emsalsiz bir tip.

Muammer Karacanın oynadığı oyunun bir sahnede meşhur komiserimiz karakola yakın bir evin sesi gür ve güzel çil horozuna takmıştır kafayı. Güzel, gür sesiyle öten çil horozun sesine tahammül edemeyen komiseri horozun her ötüşü adeta çıldırtır. Bir yolunu bulup çil horozu gür sesinden kurtulmanın yollarını aramaktadır.

Kanunun verdiği yetkiyi hep kuru gürültüyle, despot tavırlarla; cehaletini, yetersizliğini, çapsızlığını örtmek için kullanan komiserimiz, karakol personeli ve mahalleli üzerindeki despotluğunu devam ettirmek için her fırsatta kendisinin hiçbir zaman içinde olmadığı, olamayacağı ahlak nutuklarından birini daha irat ederken çil horozun gür sesinin bütün güzelliği ortalığı doldurur.

Çil horozu iç etmek için fırsat kollayan, kendi sesinden başka sese tahammülü olmayan despot komiserimiz için bu durum bulunmaz bir fırsat olur. Komiserin sesini bastıran horozun gür sesinin sonsuza kadar susturulmak üzere, karakol personeli çil horozu yakalayıp, kaynar kazana sokulmak için komiserin yüksek emir ve talimatlarıyla seferber olur. Bu seferberlik sununda çil horoz, yemekten şuh zevk alan komiserimizin, bulgur pilavının üzerinde afiyetle zıkkımlanmasına hazır hale gelir. Yemekten bıkmayan, doymayan komiser yemenin, yok etmenin şuh zevkini yaşayarak gaz çıkartmaya devam eder.
Seneler önce Muammer Karaca’nın oynadığı oyunun bu sahnesi bugünlerde MHP de yaşananlara ne kadarda benziyor. Çapsız, yetersiz, vicdansız komiserinin kimseye tahammülü yok.

Şahsiyetiyle, tecrübesiyle, bilgisiyle, erdemiyle, siyasete seviye getiren, kalite getiren, halk nezdinde karşılığı olan, sevilen, yüz ağartan kim varsa siyasetimizin yetersiz, çapsız komiserlerinin iki dudağı arasında ne kadar kolay eritilip yok ediliyor. Bir pilav üstü yapılmadığı kalıyor.

El insaf, el insaf!!

Ahlakı, vicdanı, erdemi olana el insaf denir, insaflı olmaya davet edilir, olmayana ne denir?

Vasıflı insan kolay yetişmez. Her toplumun düşüncede, fikirde, üretimde, sürükleyici yetişmiş vasıflı, tecrübeli insanlara ihtiyacı vardır. Fikir hareketleri inanmış vasıflı yetişmiş insanların omuzunda yükselir. Bu insanları susturup sindirmek fikre, düşünceye yapılacak en büyük kötülüktür. Güzel sesli horoza bile tahammülü olmayan çapsız despot komiser gibi herkesi susturmak, bastırmak, düşünen insana tahammülsüzlük çapsızlıktır, fikre ihanettir, vizyonsuzluktur.

Cemil Meriç “Bu memlekette tek tehlikeli insan vardır, oda düşüncenin tehlike olduğunu söyleyen insandır.” Diyor. Düşünceden korkanlar, düşünen insanı sustururlar. Düşünen insanı iki dudak arasında eritir, bir kalemde çizerler, düşünceye düşmanlıklarını düşünen insanı yok ederek gösterirler.

Koca, koca adamlar ekrana çıkıp, toplumun karşısına geçip söze; “Sayın Genel başkanımız Devlet Bahçeli Beyin dediği gibi” başlayıp 3-5 dakikalık konuşmalarında aynı sözü 5-6 defa tekrarlayarak konuşmalarını tamamlıyorlar. Peki, sizin kendinize has bir sözünüz, fikriniz yok mu? Sorusunu sormaktan insan kendini alamıyor. Kocaman kurumları başarıyla yönetmiş, bu kurumların politikalarını belirlemiş bu insanların kendilerine has düşüncelerinin olmaması elbette mümkün değil. Ama bastırılmış, düşüncelere kelepçe vurulmuş, konuşamaz hale getirilmişler. Despot komiserin iki dudağının arasında erime korkusu herkesi susturmuş. Korku baştan aşağı yapıya kâbus gibi çökmüş.

Bütün kabahat despot komiserde mi? Tabi ki hayır.

Bir köşe başına gelmek, bir koltuğa oturmak için iradesini, fikrini, düşüncesini, inancını, idealini rafa kaldırıp, vicdanını susturanların kabahati yok mu? Elbette ki asıl müsebbipler onlar.

İlmini, irfanını despotizme hizmetkâr kılanlar, despotların zulmünün en büyük ortağıdır. Vicdanı susmuş olanlar ancak despotizmi övmek için konuşur. İşte o vicdanları susanlar “Sayın Genel başkanımız  ..........  Beyin dediği gibi” diye söze başlayıp, o cümleyle sözlerini bitiren zulüm hizmetkârlarıdır.

Temel prensibimiz “İnsan haysiyetine hürmet zihniyeti” prensibini ayaklar altına alan, insanları susturan bu tükenmiş yoz ve yobaz anlayışı lanetliyorum.

Kendinden öncekine yapılan zulmü görmezlikten gelip hizmetkârlık sırasına girenler, unutmayın sıra sizde gelecek. Sadece size değil haksızlık karşısında susan herkesi aynı akıbet bekliyor. Bugün iki dudak arasında kolayca eriyenler, dünkü zulme karşı sustukları için kolayca eridiler.

Bir partinin aldığı toplam oy içinde “sözde lidere” verilen oy % 8 olan bir partide lider fiilen bitmiştir, “sözde liderlik” başlamıştır. Fiilen bitmişlikte ancak despotlukla korunur.

Peki, nereye kadar?
 

YORUM EKLE