ÇİĞNENEN ÜLKE KARABAĞ, DUYULMAYAN ÇIĞLIK HOCALI!

 “Soranlara anlatayım

Ben bu yurdun nesiyim

Ben çiğnenen bir ülkenin

Hakk bağıran sesiyim”

 

Ahmed Cevad

 

 

Rusların desteği ile soykırımcı Ermenilerin vahşet geleneğini sergilediği; Hocalı soykırımının ve tarihi Türk yurdu Karabağ’ı işgalinin üzerinden yirmi beş yıl; diğer bir ifadeyle çeyrek asır geçti. Bu zaman içinde bu işgali, soykırımı gören, duyan bir dünya, bir medeniyet; adaleti tecelli ettirip hakkı teslim edecek uluslararası kurum, muhatap, henüz ortada yok.

BM Güvenlik konseyinin Ermenilerin işgali sonlandırması yönünde aldığı dört kararı, buza yazılmış yazı misali zaman eritti. Minsk gurubu adıyla oluşturulan arabulucu kurul, oyalamalarıyla Ermenilere bu kararları eriten zamanı kazandırdı.

Sefil caniler Hocalı soykırımının kan donduran caniyane vahşet belgelerini kitaplarında dünyanın gözüne sokarken kılı kıpırdamayan insanlık, uluslararası kurumlar, insan hakları savunucuları bu oyalama taktiği ile vahşetin ortağı olmaya devam ediyor.  

 

Oysa medeniyet tarihçileri medeniyetlerin de kendine has bir ahlak telakkisinin, adalet anlayışının olduğundan bahseder. İnsanlığı hedef alan vahşetler karşısında gösterdiği tavır; medeniyetlerin ahlak telakkisini, adalet anlayışını yansıtır.

Soykırımın utanç belgelerine soykırımcı canilerin kitap sayfalarında yer vermesi; yalnızca Ermenilerin değil, yirmi beş senedir kanayan bu yarayı saramayan insanlığın yüz karası, utanç belgesidir.  

Bu durumda yüzü kara, vicdanı kara bir dünya medeniyetten, ahlaktan, adaletten bahsedemez.

 

Eğer bahsedilebilirse o, medeniyet ve ahlak Mehmet Akif Ersoy’un “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” ifadesinde karşılığını bulan canavarlık olabilir.

 

Belgeleri ortada olan Hocalı soykırımını görmeyen, ruhu medeniliğin zerresine muhtaç dünya, diğer tarafta kendi uydurduğu Ermeni soykırımı yalanına yüz yıldır belge aramakta. Parlamentolarının yalanlara dayalı siyasi kararları ahlaksızlığın güncellenmesidir. Karabağ’da, Hocalıda yapılanların onda birini Türkler Ermenilere yapmış olsaydı bırakın yargılamayı o, medeni dünya hiç kuşkusuz gök kubbeyi yere indirirdi.

 

 

1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gece Kızılordu 366. Alayının desteğiyle Hocalıda yaşanan 5 Mart 1992 ye kadar devam eden; 83 çocuk, 106 kadın 70 in üzerinde yaşlı 613 Türkün katledildiği, 487 kişinin ağır yaralandığı, 1275 kişinin esir edildiği, 150 den fazla insanın kaybolduğu, 16 aileden hiç kimsenin sağ kalmamak üzere yok edildiği soykırımdan Ermeniler kadar oyalayn Batı ve Rusya da sorumludur.

 

1823 yılından itibaren 5 Mart 1992 tarihleri arasında, Rusların ve Avrupalı devletlerin kışkırttığı Ermenilere  Anadolu’dan Ortasyaya kadar olan bölgede sayısız katliamlar yaptırıldı. Resmi kayıtlarda yer alan belgelere göre bazı kaynaklarda; 600 bine yakını Anadolu da, 200 bini Azerbaycan, 64 bini diğer Türk ve Müslüman coğrafyalarda olmak üzere 864 binin üzerinde; bazı kaynaklarda bir milyonu aşkın Müslüman Türk’ü soykırım tanımı içine giren usullerle katletmiştir. Fakat o, medeni dünyadan sayısı üçü, dördü geçmeyen namuslu insan dışında gören olmamıştır.

 

Medeniyet denen o, tek dişi kalmış canavarlığın yakın tarihte; Karabağ, Kırım, Kazan, Bahçesaray, Abhazya, Çeçenistan, Saraybosna, Kosova, Doğu Türkistan ve nihayet bugün Ortadoğu da, Kuzey Afrika da kandan nasıl beslendiğini ibretle görüp, yaşıyoruz.

 

Bu hazin tablodan anlamamız gereken şudur: Medeniyet kisvesinde ki bu ahlaksız dünya karşısında hakkını alacak kadar güçlü olmayanın, haklı olmasının bir anlamı yoktur.  

Güçlü olmanın yolu da insana yatırım yapmaktan, modern ilimle, yüksek ideallerle donanmış bir toplum yaratmaktan; modern teknolojiye dayalı sanayide, ticarette rekabet gücüne sahip kalkınmışlıktan geçer.  Güçlü olmayanın kaderi; gücünü sahip olduğu bilgiyle üretimden, sanayiden, teknolojiden alan, ahlaki kaidesi olmayan canavarlık karşısında, vatan dâhil her şeyini kaybetmektir.  

 

Suçlamak, kolaycılıktır ve hiçbir meselenin çözüm getirmez. Biz, suçlamaktan ziyade medeni denen dünyanın karakter tespiti ile birlikte bu karakter karşısında sahip olmamız gereken temel eksiklimizin görülmesine dikkat çekmek istedik.

 

Çeyrek asırdır Hocalı soykırımını görmezlikten gelen dünyayı suçlamadan önce kendimize şu soruları sormalıyız:

Biz, Türk dünyası, İslam dünyası olarak Hocalı soykırımını ne kadar anladık; dünyaya anlatmak için ne yaptık?

Tolum olarak, fert olarak gereken ilgiyi, duyarlılığı gösterebiliyor muyuz?

Uluslararası ceza mahkemesi soykırımcı katilleri yargılamıyor diye ilgisizliğimizi, sorumsuzluğumuzu fırsat bilip; elini kolunu sallayarak caka satan katillerin yaptığı yanlarına kar mı kalmalı?

 

Bu soruların bizi yüzleştirdiği kahredici gerçek; Türk dünyasının “Çiğnenen ülke” Karabağ ve Hocalı soykırımına gösterdiği ilgi,  eleştirdiğimiz dünyadan hiçte farklı olmadığıdır. İslam dünyası denen dünyanın varlığı şüpheli, yalnızca adı var.

 

Türkiye özelinde baktığımızda da; kartalın yükünü yüklenmiş kanarya misali; yük yüklenmiş birkaç dernekten başka meselenin sahipsizliği can yakıcı. Bu derneklerin mütevazı sınırlı imkânlarıyla yaptığı, müdavimleri değişmeyen etkinliklerle hafızaları diri tutmak, ihtiyaç duyulan güçlü bir kamu diplomasisi yürütmek, kamuoyu yaratmak mümkün olmamıştır. Tesir alanı sınırlıda olsa bu derneklerin hizmetleri takdire şayandır. Bu türlü çalışmalar çeşitlendirilip çoğaltılmalıdır, Fakat basın, yayın, edebiyat alanında yer verilmeyen hiçbir meselenin ne sevinci, ne acısı halka taşınıp milli hafızaya yerleştirilmesi, millilik vasfı kazandırılıp kalıcılığı sağlanamaz.   

 

 

Hani İslam’a inananlar kardeşti.

Hani İslam’ın yüce peygamberi  “Ayrılıkta azap, birlikte rahmet var” buyurmuştu.

Hani büyük düşünürümüz İsmail Bey Gaspralı’nın “İşte, fikirde, dilde birlik” demiş, bizde onu ideal edinmiştik.

Bu nasıl kardeşlik, bu nasıl rahmet arayışı, bu nasıl birlik arayışı, bu nasıl ideal ki; Yirmi beş senedir bir roman, bir hikâye yazıp, bir senaryo yapıp Hocalının çığlığını,“çiğnenen ülke“ Karabağ’ın ıstırabını duyup, duymayanlara duyuramadık; Karabağ’ı kara bahtına terk ettik.

 

 

Balkanlarda leş kargalarının devletimizin başına üşüştüğü gün, Bakü den balkanlara koşan Ahmed Cevad’ın, Azerbaycan yiğitlerinin vatanının çiğnenmesine bigâne kalmaktan büyük vefasızlık olur mu?

Ermenilerin Kars, Ardahan, Erzurum, Artvin de yaptıkları katliamlara bir solukta yetişen, Türkün bayrağına, askerine, Anadolu Türküne, mavi gözlü İstanbul’a gönlünden taşan coşkun sevgisini destansı mısralarına nakşeden Amed Cevd’ın bu vefasını, insanlığını, kardeşliğini, Türklüğünü; gassal’ın elindeki mevta sessizliğinde karşılıksız bırakmak, Anadolu Türkünün utanç tablosu olmaz mı?

 

 

İstiklal mücadelesi verdiğimiz varlık-yokluk mücadelemizde, o ateşle imtihanımızda tren katarlarıyla ekmeğinin büyük dilimini, hazinesinin altınını Anadolu’ya gönderen Azerbaycan’a, Neriman Nerimanov’a hiç mi minnetimiz, şükran borcumuz kalmadı?

 

Türklük aşığı, İslam davacısı, vatan sevdalısı, hürriyet kahramanı şehit Ahmed Cevad soruyor; “Niye bu haldeyiz, bu hale nasıl geldik?”


YORUM EKLE