Cemaat'e Dair, Bilinenler, Bilinmeyenler

Uzun yıllardır cemaat kelimesi, akıllarımıza Fethullah Gülen’in liderliğini yaptığı topluluğu getiriyor.

Üzüleyim mi sevineyim mi bilmiyorum ama hayatım boyunca “cemaat”le hiçbir ilgim olmadı. O kadar olmadı ki, hayatım boyunca Gülen cemaatine bağlı arkadaşım bile olmadı. Bu sebeple konuyla ilgili söyleyeceklerim olabildiğince “dışarıdan” bir bakış olacak.

Bu bakış, -ilgilenirler mi bilmem ama- kendileriyle hiçbir bağı olmayan insanların, onları nasıl gördüğüyle ilgili belki bir ölçü de olabilir.

Cemaat Siyasetin Dışında Mı?

Üniversiteye başladığımız yıllarda öğrenciler arasındaki “Fethullahçılar” eli yüzü düzgün, günah işlemekten korkan, saygılı, senede 1-2 kez otobüslerle İzmir’e Hocaefendi’nin vaazlarını dinlemeye giden, okudukları Zaman gazetesi ve Sızıntı dergisini ceketlerinin iç ceplerine özenle yerleştiren, “başkalarıyla” konuşmaya pek bir çekinen sevimli çocuklardı.

Uzuuun öğrencilik yıllarımda, ilginçtir, hiç kimseyle ama hiç kimseyle, herhangi bir problem yaşadıklarına şahit olmadım. Bugün bile, “açıktan problem yaşamama” hassasiyetinin, bu arkadaşların en temel karakteristiklerinden olduğunu düşünürüm.

O yıllarda, etraflarını saran ve titizlikle korumaya çalıştıkları gizlilik perdesi Zaman gazetesinin yaygınlaşmasıyla nispeten aralanır gibi oldu.

***

90’lı yıllarda özel kanalların açılmasının ardından bu kez Fethullah Gülen televizyonlarda görülmeye başladı.

En yalın tabiriyle, “köylü” olmamızdan olacak, “Allah” diyen herkese olduğu gibi, Hocaefendiye’de hep mesafeli bir saygı duydum.

Anlattıklarına saygı duydum.

Yapmaya çalıştığını söylediği şeylere ki bunlar temel olarak, yurt içinde ve yurt dışında eğitime yatırım yapmaktan ibaretti, saygı duydum.

İnsanları dalga dalga sarsan üslubu beni pek etkilemedi, hep bir parça abartılı buldum ama rol yaptığını da düşünmedim açıkçası.

1996’da gittiğim ve 5 yıl boyunca siyasetin merkezinde dolaştığım Ankara yıllarında, Cemaat’in çok sık tekrar ettiği “Eûzü billahi mine'ş-şeytani ve's-siyaset”, haydi bugünün Türkçesiyle tekrar yazalım, “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım” cümlesinin, sadece “bir siyasi parti kurmama” anlamına geldiğine, Cemaat’in, her dönem, iliklerine kadar siyasetle içi içe olduğuna şahit oldum.

“Siyasetle mesafeli olma”, “bir sonraki dönemde değişebilecek iktidar sahibiyle problem yaşamamak” için alınan ama hiç kimsenin yemediği bir tedbir şekliydi aslında.

Ak Parti’nin İktidar Ortağı Mı?

Güçlü gelen ve uzun süreceği anlaşılan Ak Parti iktidarında, Cemaat bu kez durduğu safı gizleme gereği görmedi.

80’li ve 90’lı yılların çok partili, karmaşık hükümet denklemlerine gebe siyaset yapısı devrini tamamlamış, çok partili rejim, görece, iki partili bir şekle doğru evrilmeye başlamıştı. Cemaat bu dönemde, el attığı her alanda, belki gücünü değil ama etkinliğini ve varlıklarını geometrik oranlarda artırdı.

Nedense, sahip oldukları imkânlarla birlikte memnuniyetsizlikleri de artıyordu. Kendilerini, iktidarı oluşturan unsurların en önemlilerinden biri olarak görüyorlar, Ak Parti’yi iktidara taşıyan halk desteğinin sağlanmasında ve sürdürülmesinde çok önemli bir payları olduğunu iddia ediyorlar ama iktidardan talepleri söz konusu olduğunda kendilerine sıradan, diğer cemaatlerden herhangi biri gibi davranıldığını söylüyorlar, Tayyip Erdoğan’ın kendilerine hak ettikleri saygıyı göstermediğini düşünüyorlardı.

Bu cümlelerin ifade ettiği kanaatleri, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin hemen ardından, o günlerde Türkiye’de herkesin Cemaat’in sözcüsü zannettiği kişiden, üç kişinin oturduğu bir masada, üç saate yaklaşan bir konuşmada, tesadüfen ve şaşkınlıkla dinlemiştim.

İktidarın ortağı olduklarını iddia ediyordu.

Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olacağını, Abdullah Gül’ün başbakanlığında hak ettikleri değeri göreceklerini tahmin ettiklerini anlatıyor, ancak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı yapılıp Erdoğan’ın başbakanlığa devam etmesinin sebep olduğu hayal kırıklığının yüzüne yansımasına engel olamıyordu.

Aslında gerçek şuydu: Tayyip Erdoğan Cemaat’i asla bir iktidar ortağı olarak görmedi.

Tayyip Erdoğan’a göre Cemaat, iktidar ortağı olmak bir yana, Ak Parti ile birlikte büyüyen bir “parazit”ten başka bir şey değildi.

Cemaatin İmaj Kırılması

Ak Parti döneminde, bir yandan hızla büyürlerken, cemaatin adı sayısız skandala karıştı.

Emniyet ve Milli Eğitim başta olmak üzere, Cemaat’in hâkimiyet sağlamak istediği devlet kurumlarında, mensuplarını daha üst görevlere taşımak için diğer kamu görevlilerinin sicilleriyle hatta oynandığı, emniyette bazı polis müdürlerinin aynı sebeplerle çok sayıda komploya maruz bırakıldıkları, -medyanın o gün itibariyle geldiği durum nedeniyle- basına çok yansımasa da kulaktan kulağa yayıldı.

ÖSYM’de ardı ardına yaşanan sınav usulsüzlükleri ile ilgili skandallarda hep Cemaat’in parmağından şüphelenildi.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının ardından rektörü atanan üniversitelerin çoğunda, akademik kadrolara sadece cemaatin belirlediği kişilerin atanabildiği, kamu kuruluşlarının personel alımlarında, çok sayıda kurumda, mülakat aşamasını sadece Cemaat’in verdiği isimlerin geçebildiği, halk arasında büyük bir hızla yayıldı.

Yargıdaki durum hepsinden daha çarpıcıydı, HSYK seçimlerinde Cemaat, bir “taraf” olarak o günün Adalet Bakanı Sadullah Ergin’le masaya oturup pazarlık yaptı ve listeler bu şekilde hazırlandı.

Bu dönemde, kamu ihalelerini yüksek kârlarla alan ve büyükşehirlerde yüksek imar rantları kopararak, yüksek yoğunluklarla yapılan, çok katlı devasa inşaat projelerinde, Cemaat’in organizasyonlarında sponsor olarak gördüğümüz firmalardaki artış, rahatsızlık verecek şekilde dikkat çekmeye başladı.

Unutmadan bir not düşelim: Burada çok küçük bir kısmını örneklendirdiğimiz, cemaatle ilgili rahatsızlık verici gelişmeler, bu dönemde, 12 yıl boyunca hep Tayyip Erdoğan’ın gözleri önünde yaşandı.

Maksadı İslam’a “hizmet”ten ibaret olan bir cemaatin, mesela, banka sahibi olması mütevazı ve mütedeyyin insanların kafasını zaten yeterince karıştırmışken, son dönemde ivmesini artıran ve hiçbir insaf, vicdan ve ahlak kuralı tanımayan kadrolaşma ve zenginleşme, Hocaefendi’nin vaazlarında anlattığı dünya ve ahiret anlayışıyla kafa kafaya çarpışırcasına çelişiyordu. Ama asıl büyük şok CHP ve MHP’yle ilgili kaset skandallarında yaşandı.

Din - Porno - Şantaj

Önce, Ak Parti’nin çok önem verdiği, yargı kurumlarının yapılanmasında çok radikal değişikliklere sebep olacak Anayasa referandumunun son turunda, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, daha sonra milletvekili olan özel kalem müdürüyle uygunsuz görüntüleri internette yayınlandı.

Bunu peş peşe, birbirinden tuhaf gelişmeler izledi.

Ana muhalefet partisinin liderinin evine kamera yerleştirilmesi ve görüntülerinin yayınlanması gibi Türkiye tarihinin o güne kadar gördüğü, dünyada bile benzerine az rastlanan, böylesine büyük ve sarsıcı skandal, neredeyse hiçbir yasal takibe konu olmadı.

Skandalın ardından ülkenin başbakanı, miting meydanlarında, yaşananların “özel” değil, “genel” bir durum olduğunu ilan etti.

O gün için, en az yaşananlar kadar şaşırtıcı bir diğer gelişme, Amerika’da yaşayan ve insanlara İslam’ı anlatan bir din adamının, Fethullah Gülen’in, Baykal’ı telefonla arayarak, kaseti kaydeden ve yayınlayanın kendisi olmadığını söylemesi oldu.

Sonuçta Türkiye, kritik anayasa referandumuna, ana muhalefet partisinde yaşanan kaset ve genel başkanlık tartışmalarının yapıldığı bir ortamda girdi.

MHP Operasyonu

2010 yılında Ak Parti’nin yaptırdığı anketlerde MHP % 10 – 11 bandında çıktı. MHP oylarındaki gerilemenin devam edebileceği de öngörülüyordu.

Ak Parti, MHP’nin barajı geçemeyerek Meclis dışı kalması ihtimalini bir fırsat olarak değerlendirdi. Siyasetin 2 partili bir yapıya dönüşmesinin her durumda Ak Parti’ye yarayacağı ve MHP’nin baraj altında kalması halinde Ak Parti’nin sandalye sayısının ilk etapta 50 civarında artacağı hesaplandı.

MHP’nin yaşadığı risk fark edilir edilmez, önce Ak Parti’de konuyla ilgili çalışma grupları oluşturuldu. Akla ilk gelen MHP’nin geleneksel tabanının güçlü olduğu illerde, Ak Parti listelerine, MHP ile irtibatı kalmamış Ülkücü kökenli isimlerin serpiştirilmesiydi.

Taslak listeler hazırlandı. Fakat çalışmalar ilerledikçe, çalışmayı yürütenlerin o güne kadar fark etmedikleri detaylar göze çarpmaya başladı.

Öncelikle uzun süredir MHP’den ayrı olan ama Ülkücü kimlikleriyle kamuoyunun tanıdığı isimlerin, MHP tabanı üzerinde ve aday yapılması düşünülen illerde, seçmen üzerinde hiçbir tesir gücüne sahip olamadıkları fark edildi. Ön görüşmelerde, tespit edilen isimlerin bir kısmı zaten teklifi kabul etmediler, bir kısmı da teklifi getirenlerin kimliği, bir kısmı da teklifin bizzat Tayyip Erdoğan tarafından yapılmamış olmasından dolayı duruma şüphe ve tereddütle yaklaştı. Ama ısrarla, adaylık teklifi yapılması düşünülen isimlerden oluşan bir liste oluşturuldu ve dosyaya kondu.

İkinci alternatif, 2009’da, % 27 oranında oy alarak büyük bir sürprize imza atan MHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mansur Yavaş’ın, kendi belirleyeceği 10 kişilik bir kadroyla Ak Parti’den aday yapılmasıydı.

Mansur Yavaş’a teklifi bizzat başbakan yaptı. Ancak Mansur Yavaş, 4 kişinin olduğu görüşmede teklifi kabul etmedi.

Üçüncü alternatif, açıklanmasıyla MHP’nin motivasyonunu bozacak sürpriz bir ismin aday gösterilmesiydi. İsim son güne kadar sır olarak kaldı.

***

MHP’nin baraj altı bırakılmasına yönelik çalışma üç koldan devam ederken, aslında, sonradan yayınlanacak, bahse konu olan kasetler çoktan Tayyip Erdoğan’ın masasında duruyordu. Tayyip Erdoğan, Mansur Yavaş’ı adaylığa ikna etmeye çalışırken, kendisine MHP yöneticileri ile ilgili bazı görüntülerin ulaştırıldığını, bunların gizli kalmasının, dolayısıyla MHP’nin barajı geçmesinin mümkün olmadığını, ancak kendisinin bu tip malzemeler üzerinden siyaset yapmayı ahlaki bulmadığını söyledi.

Siyasi partilerin aday listelerini Yüksek seçim Kurulu’na teslim edip itiraz ve düzeltme süresinin dolduğu gün, MHP yöneticilerinin pornografik kasetleri internette yayınlanmaya başladı.

***

Ülkücü olduklarını iddia eden ama üsluplarından, bunun çok gerçekçi olmadığı fark edilen şantajcılar, Devlet Bahçeli dâhil tüm MHP yöneticilerinin istifasını istiyor, istifa etmezlerse, açıkladıkları listedeki isimlere ait görüntüleri sırayla yayınlayacaklarını söylüyorlardı.

Şantaj listesinde açıklanan, o günün İstanbul İl Başkanı dışındaki 10 isimden tümü, ilk görüntülerin yayınlandığı gün adaylıktan ve partilerinden istifa ettiler.

Devlet Bahçeli şantajcıların kendisine yaptığı istifa çağrısını reddetti. Ama iddia edildiği gibi yayın devam etmedi.

Seçim takvimindeki uygun ana profesyonelce denk getirilen yayın dolayısıyla, MHP seçime eksilmiş ama tamamlanamamış listelerle ve tarihi boyunca yaşamadığı bir skandalla girdi.

***

Ak Parti’nin, “MHP’nin motivasyonunu bozmak amacıyla listeye koyduğu” sürpriz aday, Alparslan Türkeş’in küçük oğlu Ahmet Kutalmış Türkeş’ti. Arzulanan şok ilk etapta gerçekleşse de etkisi fazla sürmedi.

Mansur Yavaş teklifi kabul etmediği için ona teklif edilen on kişilik liste önerisi, Ak Parti Genel Merkezindeki dosyada duran, önceden hazırlanmış “eski” Ülkücü adaylarla birlikte çöpe atıldı. Erdoğan, anlaşılan MHP’yi baraj altında bırakmak için, daha fazla gayrete gerek olmadığını düşünmüştü, ama yanıldığı ortaya çıktı.

Yaşananların etkisiyle, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’daki geleneksel muhafazakâr tabanının olduğu illerde büyük oy kaybına uğrayan MHP, şaşırtıcı bir şekilde Güney ve Batı illerinde oylarını artırdı ve eksik listeyle girdiği seçimleri %13’lük oy oranıyla tamamladı.

MHP ile ilgili şantaj kasetlerin failleri, Deniz Baykal’ın kasetinde olduğu gibi yakalanamadı. Zaten araştırılmadı da.

Polisin ve istihbaratın yönetimini elinde tutan başbakan, seçim yarışının zaten tarafıydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin 3 ana organından 2’sinin, yani yasama ve yürütme organlarının belirleneceği seçimlerin olabilecek en adi şekilde manipüle edilmesine, bu organların sağlıklı ve uyum içinde görevlerini yapmasından sorumlu olan o günün cumhurbaşkanı da sessiz kaldı.

***

Bir kısmının milletvekili dokunulmazlığı olan 10 MHP yöneticisinin aylarca telefonlarını dinleyen, ikamet ettikleri ve gayrimeşru ilişkileri için kullandıkları evleri tespit edip bu mekânlara kameralar yerleştiren, buralarda uzun bir süreçte yakalanmadan kayıt yapmayı ve bu kayıtları günlerce, hiçbir iz bırakmadan yayınlamayı başaracak altyapı ve imkânlara sahip kişilerin, MHP Genel Merkezine kızmış birkaç Ülkücü genç olduğu masalını kimse inandırıcı bulmamıştı zaten.

Şüpheler, Baykal kasetinde olduğu gibi aynı yere yöneliyordu. Tereddüde sebep olan, cemaatin böyle bir organizasyonun altından kalkabilecek güce ve imkâna sahip olmasının mümkün görülmemesiydi.

Sonrasında, 17 ve 25 Aralık operasyonlarında, sahip olunan imkânlarla ilgili tüm tereddütler silindi.

Kaç Tane Cemaat Var?

Fethullah Gülen Cemaatini kısa bir süre öncesine kadar hep homojen, tekli bir yapı olarak düşünmüştük.

Her gün karşılaşabileceğimiz, evlerde toplanıp risale okuyan, Zaman gazetesine 2’şer 2’şer abone olan fakir ve mütedeyyin insanlarla, onların, öğrenci evlerinde, yurtlarda “ağabey”ler tarafından ders çalıştırılıp, sıkı bir disiplinle devletin önemli görevleri için hazırlanan temiz yüzlü dindar çocukları Cemaat’in görünen yüzlerinden biriydi.

Çok sayıda TV kanalı, radyo, gazete, dergi, yayınevi, yapım şirketini bünyesinde bulunduran medya organizasyonu ise bilinen diğer bir yüzüydü.

Ak Parti döneminde, Cemaat’in, o döneme kadar yabancısı olduğumuz bizim için yeni yüz ve katmanlarını gördük.

Artık sayısı devlet tarafından bile bilinmeyen dershaneler, yurtlar, öğrenci evleri, özel okullar, vakıf üniversiteleri, bunların hukuki, mali ve idari koordinasyonunu yürüten görünmeyen organizasyon, bizim bilmediğimiz, göremediğimiz farklı bir yapıydı.

Kamu ihalelerinde organize hareket edip, büyük ve yüksek karlı işleri, rakipleri çeşitli yollarla ekarte edip kolayca alan, ticaret odası benzeri yarı resmi kuruluşlarda kolayca organize olup yönetimleri belirleyen, üniversitelerdeki seçimlerde son sıralarda kalmış cemaat mensubu akademisyenleri rektör olarak atatan ve sonrasında o üniversitelerde tüm inisiyatifi ele geçiren, emniyet, istihbarat ve yargı gibi kritik kurumlarda, başbakanın, bırakın kontrol etmeyi, haber bile alamayacağı gizlilik ve yoğunlukta yapılanan, -haklı ya da haksız- her kademede, tüm gizli görüşme ve belgelere ulaşabilen bir yapı.

ABD’nin ve Rusya’nın nüfuz alanlarındaki jeopolitik açıdan çok kritik bölgelerde, Hocaefendi’nin bizzat kendi tabiriyle “başka bir devletin bakkal dükkânı bile açması mümkün değil”ken, eğitim kurumları açabilen ama bunu hangi anlaşma, taahhüt ve tavizlerle başarabildiğini bilemediğimiz bir yapı.

Hangi görevde olursa olsun, herkesin evine, makamına, gizli görüşmelerine, hesaplarına, suçlarına, günahlarına giren, bunları iz bırakmadan yayınlayabilen, tahayyülü bile tedirginlik ve bulantıya sebep olan bir yapı…

Bu tespitleri, Tayyip Erdoğan tarafından yapılan, “casusluk”, “finansal manipülasyonlar”, “kitlesel provokasyonlar”, “darbe girişimleri”, “Balyoz, Ergenekon, Fenerbahçe komplolarının failleri”, “uluslararası kaçakçılık” gibi ağır suçlamalara mesafeli durarak ve onları ayırarak yapıyorum.

Cemaat Biter Mi?

Cemaat, bahsettiğimiz, görünen yüzünün dışında kalan hususlarla ilgili bağını hep reddetti. Ancak bu reddiye yapılırken bile kamuoyunun karşısında cemaat adına bir muhatap olmaması, reddettikleri işlerin kamuoyuna neden hep cemaatin sahibi olduğu medya organizasyonu tarafından yayıldığı sorusunun cevapsız kalması, reddiyeleri anlamsız hale getirdi.

Halk, 17 ve 25 Aralık operasyonlarında açıklanan bilgilere, biraz da cemaatin itibarsızlığı yüzünden şüpheyle baktı. 12 yıldır süren Ak Parti iktidarının her döneminde benzer yolsuzluk iddialarına dair dedikodular ortalıkta dolaşırken, ciddi de olsa, yolsuzluk belgelerinin ortaya çıkması için hükümetin “dershaneleri kapatma” kararının beklenmesi samimiyetsiz bulundu.

***

Erdoğan, çok kaba bir üslupla Cemaat’i bitireceğini söylüyor ama bu söylendiği kadar kolay değil.

Bunun en önemli sebebi, cemaatin az önce bahsettiğimiz farklı yüzlerinin istihbarat tabiriyle “kompartıman”lara ayrılmış olması, yani birbirleriyle bağlantılarının tespit edilememesi.

Diğeri, -kestirmeden gidelim- tarihin hiçbir döneminde “illegalite”nin sıfırlanabildiği bir örneğin olmaması.

Bu yönde herhangi bir adım atıldığı kanaatinde de değilim.

Devlet, birkaç polisi gözaltına almak dışında, savaş yürüttüğünü söylediği, “hayalet organizasyon”un müesseselerine karşı herhangi bir hamle yapmıyor ve -artık aylardır her kuliste konuşulan söylentilere göre- “paralel yapı” da buna karşılık, bu kez oyuncularının devlet ve Ak Parti yöneticileri olduğu, “Baykal ve MHP kasetleri” türünden kayıtları kasasında tutuyor.

“Cemaat” Cemaat Olarak Kalmalı

Üniversite yıllarında tanıdığım, “eli yüzü düzgün, günah işlemekten korkan, saygılı, senede 1-2 kez İzmir’e Hocaefendi’nin vaazlarını dinlemeye giden, okudukları Zaman gazetesi ve Sızıntı dergisini ceketlerinin iç ceplerine özenle yerleştiren, ‘başkalarıyla’ konuşmaya pek bir çekinen sevimli çocuklar”a dair umudumu korumak istiyorum.

Cemaat’in, Hocaefendi’nin vaazlarında ve yazılarında anlattığı Kur’an ve Sünnet çerçevesinde bir hayır ve hizmet hareketi olarak kalmasını istiyorum.

Artık “köylü” olmamızdan olacak, “Allah” diyen herkese olduğu gibi, Hocaefendiye’de hep mesafeli bir saygı duymak istiyorum.

Dini toplulukların tümünün, en başta Cemaat’in, siyasete dair söyledikleri, Eûzü billahi mine'ş-şeytani ve's-siyaset” cümlesine önce kendilerinin, ama yalandan değil, gerçekten riayet etmelerini istiyorum.

Ve içlerinde bulunan, sayfalar boyunca anlattığım suçlara karışmış olanların cezalandırılmasını, ellerindeki bulunan, başkalarına ait suçlara ait belgelerin, hiçbir şantaj ve pazarlık unsuru olmadan adalete teslim edilmesini istiyorum.

Ne düşündüğünüzü biliyorum…

Çok şey istediğimin farkındayım…

YORUM EKLE