Başkanlık sistemine evet mi hayır mı?

Tarihte  sarığı  çıkarmamak ve fes giymemek için kelle veren ve sonrasında da  fesi çıkarıp şapka giymemek için  direnip isyan eden toplumsal kesimlere sahip bir milletiz.
Aslında mesele ne festir ne de şapka.
Asıl mesele fesle ve şapkayla birlikte gelen yeni bir sisteme ve toplumsal dönüşüme karşı kurulu mevcut sistemin paydaşlarının mevzilerini  kaybetmemelerini  istemelerinden  dolayı toplumun  alışkanlıklarını ve iman olarak saydıkları geleneklerini istismar etmek üzere milletin bir kısmını kışkırtmalarıdır.
O dönemlerde toplumsal dönüşüm ve yenilikler devlet gücü kullanılarak gerçekleştirilirdi.
Demokrasiye ilk adım atışımızdan ve sonrasında parlamenter sisteme fasılalar vererek askıya aldığımız dönemler dahil kabul edişimizin üzerinden yaklaşık 150 yıllık bir süre geçti.
Şekli ve uygulanış biçimi sürekli değişen parlamenter sistemin özü,  milletin iradesini özgürce adil bir  şekilde  ortaya koyabildiği  seçimler  sonucunda  oluşan Meclis eliyle ülkenin yönetilmesidir.
Bugün sonuçları itibarıyla  tartıştığımız parlamenter sistem ülkemize gelirken ve uygulanırken sürekli sistem tartışmalarının  odağında olmuştur.
Aslında sistemin adı “parlamenter” sistemdir. Fakat uygulamada  tek  başına iktidarı yakalayan partilerin,  kamuoyu desteğini arkasına alan siyasi liderlerinin hemen  hepsi “tek karar verici” olarak hareket etmişlerdir. Yani  bugün Erdoğan'ın yönetim biçiminden pek de farklı bir davranış sergilememişlerdir.
Rahmetli Menderes'in Bayar'la birlikte 1950-1960 dönemi, Demirel'in 1965-1971  ve rahmetli Özal'ın 1983-1991 yıllarındaki iktidar dönemlerinde  tek karar verici ve yönlendirici olarak sadece  kendileri olmuştur.Halk desteği kaybolunca güçleri zayıflamıştır.
Hatırlayınız rahmetli Özal, bakanlarının  imzalı boş kararnamelerini hep yanında hazır tutar gecenin bir saatinde yanına çağırdığı bürokrat veya konuyu bilen ilgili  kişilerle kararı alır ve kararnameyi sabah Resmî Gazete’de yayımlattırırdı.
Birçok bakan neyi imzaladığını sabah gazetelerden öğrenirdi.
Bu olayların onlarca kez tekrarlandığını bilen insanlar hâlen sağ.
Parlamenter  sistem  hiçbir  zaman bizde “kitapta” yazıldığı gibi ne uygulandı ne de savunuldu.Sadece bizde değil Avrupa'da da seçimle gelen iktidarların gücü eline alınca demokrasiyi askıya aldığının en yakın örnekleri Hitler Almanya'sı ve Mussolini İtalya’sıdır.
Her ikisi de parlamenter sistemin ürünüdür ve dünyanın en kanlı katil diktatörlerini üretmiştir.
Bugün tek adamlığından ve  diktatörlüğünden şikayetçi olduğumuz Sayın Erdoğan da parlamenter sistemin içinden gelmedi  mi?
Türkiye'de parlamenter sistem her zaman demokrasi ve adalet terbiyesinden uzak “iktidar” ve “muhalefet” ikilisi tarafından güya işletilmiş ve sonunda da ya despot yönetimler ya da darbeler ile sürekli kesintiye uğrayarak kör topal yürütülmüştür.
Arada yaşanan koalisyonlarda ülkenin hem insan kaynaklarını hem de ekonomik zenginliklerini perişan etmiş, ülkeye zaman  kaybettirerek  zayıflatmış  ve her koalisyon sonrası bir kaos ve felaketle sonlanmıştır.
Parlamenter sistem sadece iktidar partilerinde diktatörler üretmemiştir.
Muhalefet partilerinde de sürekli tiran’ları doğurmuş, ölmeden partinin başından ayrılmayan genel başkanları milletimize hediye (!) etmiştir.
Sonuçta sistemin adı ne olursa olsun milletin iradesini ortaya koyacak adil kurallar ile ve eşit şartlarda olmayan seçimler sonucunda oluşacak her türlü yönetim ve onu üreten sistem bir şekilde despotluğun ve tiranlığın kapısını açma potansiyelini taşır.
Şimdi sonuçları itibarıyla şikayetçi olduğumuz “tek adam “ yönetimini doğuran ve geçmişte de doğurmuş olan ve bir türlü yoluna koyamadığımız ve koyma ümidini de kaybettiğimiz, İngiliz’in sömürgelerinde miras bıraktığı bu parlamenter sistemi,  “festen vazgeçmem” tavrı benzeri canhıraş savunmak ne  anlama  geliyor onu analiz etmeye çalışalım.
Bugün Türkiye'de başkanlık sisteminin tartışıldığı zeminde “sistemin özü ve uygulanış” biçiminden  çok Sayın Erdoğan'ın yeniden başkan seçilme sendromu merkezli tartışılmaktadır.
Yani   başkanlık  sistemine  muhalefet, sistemin özünü tartışmaktan daha çok sonucu muhalefet tarafından peşinen  kabul edilen Sayın Erdoğan'ın yeniden başkan seçilmesini önlemeye yöneliktir.
Her muhalefet partisindeki yönetim kadroları kendi partisindeki despotluğu ve tek adam tiranlığını görmeden, ondan şikayetçi olmadan iktidardaki despotluktan şikayet etme sakilliğini ve  garabetini  sürekli  sergilemektedir.
Aslında “İngiliz’lerin”  özellikle terk ettikleri sömürgelerdeki yönetim biçiminin kötü bir benzerini  biz  yıllardır  uygulamaya çalışmaktayız.
Bizim parlamenter sistemimiz bugün ne  Almanya'daki  ne  Fransa'daki  ne de  Avrupa'daki    parlamenter sistemlerin  bir benzeri değildir. Ne hukuki zemin olarak ne de ahlaki yazılmamış kurallar olarak bizim parlamenter sistemimiz hiçbirine benzemez.
En basit ve bilinen yazılı olmayan parlamenter sistemin temel kuralını hatırlayalım.
Seçim kaybeden parti lideri Batı’da seçimden hemen sonra istifa eder.
Bizimkiler  seçim yenilgilerinin sayısını unutup yüzleri arsızlıktan kayış gibi olmasına rağmen hâlâ kendilerini bulunmaz Hint kumaşı zannetmeye devam ediyorlar.
Elbette demokrasinin ve adaletin yanından  bile  geçmediği  “Partiler ve Seçim Kanunu”  ile desteklenen bugünkü parlamenter sistemden vazgeçmek istemezler.
Yırtılan kendilerinin yakası değil milletin yakasıdır çünkü.
Şu rezilliği bir hatırlayın lütfen.
Son 17 yılın parlamentosunda kimlerin milletvekili olacağına sadece üç kişi karar verdi.
Bunun adı “tabldot demokrasi ve fiks menü parlamentosudur”.
Ne konursa önüne yiyeceksin?
Mal’sın ya ! 
1969 yılından beri  1980’e kadar her seçim bildirgesinde  MHP başkanlık sistemini öncelikli hedefleri arasına koymuştur ve de sürekli savunmuştur.
Bizim gençliğimizde Ülkü Ocakları’nın seminerlerinde sistem tartışmalarında öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz yönetim biçimi başkanlık sistemidir.
Bugüne kadar parlamenter sistemi savunan tek bir ülkücü siyasetçi ya da entelektüel olmamıştır.
Parlamenter sistemin aksayan yerlerini düzeltmek ya da güçlendirmek gibi iddialar bugün söyleniyorsa da bu söylemlerin kaynağı Sayın Erdoğan’ın başkan olma ihtimalinin ülkeyi götüreceği felaket endişelerinden kaynaklanmaktadır.Yoksa ülkenin yetişmiş insan kaynaklarını ve zenginliklerini “particilik” çatışma, menfaat  ve karşıtlıklarında yiyip bitiren heba eden, milletin büyüme ve güçlenme enerjisini particilik taassubu ile  boşa harcayan bir sistemi geçmiş yüz yıllık bilinen tecrübeleri ile ve hangi gerekçelerle ülkücüler savunabilir?
Memleketi imkânları ve bürokrasisi ile paylaşım kavgasının  ortaklığı  olarak  gören  koalisyon hükümetleri  ve sonrası vesayet altında darbe hükümetleri  ile yönetilmesine aslında yönetilememesine hangi ülkücü razı olabilir?
Kaldı ki tarihi geçmişinde savunduğu tek sistem “başkanlık”, Rahmetli Başbuğun “Temel Görüşler” kitabında açık seçik yazarken.
Bugün artık kesin olan husus şudur.
Uygulamaya çalıştığımız mevcut parlamenter sistem çürüdü ve koktu.
Kumaşını güveler yedi bu kumaştan artık yeni bir elbise çıkmaz.
Rahmetli Özal'dan beri gündeme ara  ara  gelen  ve sonrasında Demirel’in de tartışılmasını istediği ve son  14 yıllık AKP iktidarında Erdoğan'la yeniden siyaset  gündemine  taşınan “başkanlık” sistemine geçişin yolunun açılacağı belli oldu.
Başkanlık sistemine her ne şekilde olursa olsun kökten karşı olmanın ve “ hayır” demenin gerekçeleri mantıklı ve ilmi olmadığı müddetçe,  sadece “diktatörlük potansiyeli taşıması” iddiası ve “gizli azınlık endişeleri” ihtimali parantezi içinde kalır ve sonuçta tartışmalara da   hiçbir faydası olmaz.
Sayın Erdoğan'ın başkan seçilmesinin baştan  kabulü sistemi temelden tartışmanın önündeki en büyük engeldir.Sayın Bahçeli’nin teklif Meclis’e gelsin görelim sözleri bu engelin aşılmasını sağlayacak ilk adım olmuştur.Önümüzdeki günlerde “ başkanlık “ sistemine iki farklı cepheden “ hayır” denecek ve karşı duruş sergilenecektir.
Birinci  cepheyi  ve  karşı duruşu AKP ve Sayın Erdoğan karşıtlığını yine Sayın Erdoğan’ın bilinçli olarak dışlayarak oluşturduğu, ötekileştirdiği, bizden değilsiniz diyerek karşısına aldığı ve böylelikle kendi taraftarlarını kemikleştirmek için ittiği %50’lik içinden “sizin gideceğiniz cenneti” bile istemiyoruz diyerek haklı isyanda olanlar oluşturacaktır.
Daha  çok  nefretin ve ideolojik karşı oluşun romantize edeceği bu cephe başkanlık sisteminin özünü ve  ne dediğini hiç dikkate alıp tartışmayacaktır bile. Ve tabi fazla tesirli olmayıp magazinsel bir karşı koyuş olarak kalacaktır.
İkinci cepheyi ise “Başkanlık” sisteminin çift turlu ve %51  ile seçileceğini  bilen ve Türk milletine mensubiyetin yüzde doksanlarda olduğunu, ve halkının yüzde doksanının Müslüman kimliğine sahip çıktığını ve yüzde altmış beşinin sağ mütedeyyin ve milliyetçi seçmen olduğunun farkında olan azınlıklar ve onların yurt dışı destekleyicilerinin uzantıları oluşturacaktır.
Her ülkede “Başkanlık”  sisteminde   başkanın kimliği ve siyasi duruşu her zaman  o milletin çoğunluğunun ortak  milli kimlik  ve inancının izdüşümünü taşır ve o zeminden güç almayan aday seçimi kazanamaz.Bu durumda milletin çoğunluğundan ve ortak aklından daha akıllı olduğunu zanneden ve kabul edenler oyunun dışında kalacaklardır.
Milletin %51’i aşan milyonlarca  oyu  ile  başkanlık seçiminde doğru adayı seçmekte yanılacağını ve kandırılacağını düşünenler, parlamenter sistemde parti başkanlarının yönettiği daha küçük seçmen kitlelerini yanıltıp  kandırmanın çok daha kolay olduğunu unutulmamalıdırlar. Bugün olduğu gibi.
Ülkücüler olarak bizler bu iki cephenin bulandırdığı suda  yüzmemeliyiz  ya da koparacağı fırtınada savrulmamalıyız. Kendi fikri değerlerimizi ve emanet aldığımız hedeflerimizi unutmadan özgün ve özel konumumuzu almalıyız.
Yeni sistemi belirlemede iki büyük güçten biri Sayın Bahçeli ve MHP Meclis grubudur.
Başkanlık sisteminin bir diktatörlüğe dönüştürülmesinin mümkün olamayacağı şekilde Meclis’ten çıkmasının vebali Sayın Bahçeli’nin ve MHP Meclis grubunun omuzlarındadır.
Hesap ortada.
İsterlerse AKP'nin kuvvetler ayrılığı ilkesini ve denetim mekanizmalarını görmezden gelerek Sayın  Erdoğan’ı  “hikmeti ilahisi”  sorulmaz makamda tek söz sahibi yapacak bir değişikliği Meclis'te kesinlikle kabul etmediklerinde  konu  sorun olmaktan çıkacak. Fakat “lanet olsun madem böyle olsun istiyorsunuz, halk size cevabını versin o zaman.” gibi  saçma ve anlamsız hatta içinde gizli mutabakat şüphesi uyandıracak taktik tam bir felaketin kapısının açılmasına sebep olur. Bu durumda hem korkulan diktatör bir başkanlık sisteminin önü açılacaktır hem de MHP dağılma sınırında çok büyük  bir yara alacaktır.
Sayın  Bahçeli’nin  son   grup toplantısındaki konuşması şimdilik sanki bu endişemizi izale etmiş gözüküyor.
Şurası unutulmamalıdır. Bugün gündeme sıkı sıkı oturan “Başkanlık sistemi” yaşadığımız iç ve dış tehditlerin büyüklüğü karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sivil ve resmi kurumlarının ittifakı ile önümüze getirilmektedir. Önümüzdeki  on yıl  devletin ve hükümetlerin etkin gücüne  ve hızlı karar alma mekanizmalarına çok ihtiyaç duyulacak bir on yıl olacaktır.Zaten  yaşadığımız  OHAL da bu durumun bir tezahürüdür.
Başkanlık sisteminin nasıl olması  gerektiğinin  kilidi  MHP’nin elindedir.
Parlamentonun adil çift dereceli dar bölge sistemi ile seçildiği bir yasama ve denetleme kurumu olarak teşekkülü, yürütmenin  başkan ve konu uzmanı başkan yardımcılıkları  ya da başkana bağlı bakanlarla oluşturulduğu ve yargının  kendi  içinde  seçim, yetki  ve denetim mekanizmasını kurarak tam bağımsız hâle geldiği  bir başkanlık sistemi Türk milletinin birliğini, zenginliklerini ve gücünü ortaya çıkaracaktır.
İşte “önce devletim ve milletim”  diyen Sayın Bahçeli’nin önüne bu tarihi fırsat ve imkân gelmiştir.
Son yazımdaki tespitlerimde inşallah yanılırım.
Lütfen yanılt bizi Sayın Bahçeli.
YORUM EKLE