Başbuğun Öğrettiklerinin Işığında: Paris ve Terör

Rahmetli bize ağaçlara takılmadan ormanı görmenin sırrını 20’li  yaşlarımızda Ocaklarımızda öğretmişti.

Kızılı ile kapitalisti  ile insanlık fıtratı ile çatışan emperyalist Batı’nın sahte cennet yalanlarına kanmamayı ve yeri, zamanı gelince tehdit sırasına göre mücadele etmeyi bıyıklarımız yeni terlerken öğrenmiştik Türk'ün son Başbuğundan.

Milletler mücadelesi idi bu tarihi seyrin adı.

Birinci ve esas halkası  “Müminler bir millettir, kâfirler bir millettir” idi  öğrendiğimiz milletler mücadelesinde  tarihinin ilk sayfası...

İkinci  ve daha sonraki halkalar ise kültür ve coğrafyalarla sınırlı ana bir soy etrafında birleşen, kuruluşları ve hedefleri bir ülkünün etrafında şekillenen milletlerin mücadele tarihinin sayfaları idi.

Bizim için Batı her zaman, müspet ilimleri reddettiğimiz 17. yüzyıl sonra yarı hırsızlık yarı çalışarak elde ettiği,  sadece bilim dünyasındaki  gelişmelerin takibi ve kompleksiz ülkemize kazandırılması hedefinden  başka bir anlam ifade etmeyen  bir konumda olmuştur.

İnsanlığın,  Batı’nın teknolojik üstünlükle kurduğu sadece maddi kazanımlara kitlenmiş çılgınlığına karşı tek kurtuluşun Anadolu yaylasından  başlayarak dünyayı saracak yeni bir  “Yesevi ruhu fethinde “ olduğunu bizlere anlattığında tarihler Eylül 1977’yi  gösteriyordu.

İşte o günlerde öğrendiklerimizin ufkuyla  “ülkücü bakış açısının” ışığında son olayların analizi..

 “ Medeniyetler çatışması”  ismiyle ilk makaleyi Hungtinton bundan 20 yıl önce yazmıştı.

  İnsanlığın yeni bir medeniyet sentezine ihtiyacının olduğunu, bununda nitelik olarak güçlenmesine ve dünyaya  hakim olmasına rağmen,  nicelik olarak kendi toplumları başta olmak üzere tüm insanlığa bir şey veremeyen Batı medeniyeti ile, nicelik olarak değerleri tartışmasız yüksek olan Doğu'nun çatışması  sonrasında ortaya çıkacağını özetle ifade ettiği makalesini sonradan “Medeniyetler Çatışması “adıyla kitaplaştırdı.

İşte eski dünya medeniyetler coğrafyasında taşlar   bu  Harwardlı  profesörün arkadaşları ile birlikte yeni ABD  iktidarlarının akıl hocası  olması ile oynamaya başladı ve dünya milliyetler, dinler ve devletler üstü “küresel çetenin” başını  çektiği önce “kaos” sonra da “kurtuluş” (!) macerasına yelken açtı.

21. yüzyılın  başlarında Batı medeniyetine  “demokrasi “ ile “ demokratlık” ile çözülemeyecekleri ve geleceklerini zarar olarak  değil varlık, yokluk noktasında tehdit  eden iki devasa sorun 20. yüzyıldan miras olarak kaldı:

Ruhsal çöküntü ve azalan nüfusları.

Batının insanlığa ve kendi toplumlarına  manevi, ruhsal değerler ve felsefi ahlak açısından bir şey veremediğine dair sayısız yazı, makale ve kitap yıllardır hem kendileri tarafından hem de karşıtları tarafından  yazıldı ve yayımlandı

Bu yüzden ben  bu yazımda “azalan nüfus” problemlerinin Batı’yı nasıl tehdit ettiğini ve azalan zaman ve de bugüne kadar çözüm olamayan tedbirlerin sonucunda kendilerini yapmaya mecbur hissettikleri   ve hissedecekleri çılgınlıklara işaret etmeye çalışacağım.

Batılı devletlerin onlu,  yirmili, ellili yıllar sonrası dev problemi, azalan ve aratmayan milli nüfuslarıdır. Bu problemi büyüten ikinci faktörde zorunlu göçmen  kabulleri ve bir türlü becerilemeyen uyum ve de  dönüşüm sorunu.

Batılı devletlerin nüfus piramitleri yıllardır alarm veriyor.

Çarpıcı birkaç örnek verelim.

Bugün Türkiye'nin nüfusu 73 milyon. Almanya’nın nüfusu ise 83 milyon.

2023’te Türkiye'nin nüfusu 92 milyon, Almanya'nın tahmin edilen  nüfusu 72 milyon.

Avrupa'da önümüzdeki onlu yıllarda milyonlarca yaşlı kendi arkasında mirasçı bırakmadan ölecek.

Fransa'da 2040 yılında Fransızlar azınlığa düşecek.

Ayni yıllarda İtalya'da İtalya'n nüfus yaşlı bir azınlığa dönüşecek.

2050 yılında Hollanda, Belçika ve Danimarka'nın yerli halkları Kelaynaklar  gibi korunmaya alınarak veya pandalar gibi suni dölleme yolu  ile ırkları gelecek nesillere tarihi  laboratuar bilgisi örneği olmak  üzere korunmak zorunda kalınacak.

Sosyal adalet ve demokrasi örneği gösterilen Norveç ve İsveç zaten o yıllarda çoktan tarih oluyor.Şu anda ölümlerden az doğumun %53’ü  bu ülkelerde gayrimeşru ve evlilik dışı.

Ayni zamanda bu ülkeler  Avrupa'da yalnız ve kimsesiz yaşama ile intihar oranlarında lider konumunda.

Türkiye'de ne medya  ne de  üniversiteler ve de  iktidar dahil muhalefetin bir gelecek medeniyet projesi tasavvurunun  olmasını bırakın, sıkıntısının  bile olmadığı için; Batı denince akıllarına sadece “öğretilmiş acizlikle“ ezberlettirilen maddi üstünlüklerinin papağanlığını yapmaktan başka bir şey gelmiyor.

Mesela siz bugüne kadar girmek için,  düne  kadar taklalar attığımız AB ülkeleri hakkında kaç sosyal araştırma ve çarpıcı anket örneğini  medyada gördünüz, izlediniz?

Kaç medya grubu haber ve uyarma amaçlı,  kaç üniversite bilimsel araştırma amaçlı AB ülkelerinde  araştırma ve anketleri bire bir halkla yüz yüze yaptı veya yapmayı düşündü?

Avrupa'da vatandaşlarını sadece para toplamak için sağmal  inek gibi gören parti, vakıf, dernek ve sivil toplum kuruluşları fikir ve inançlarının yeni bir medeniyet tasavvurunun delili, bilgisi yada gerekçesi olmak üzere içlerinde yaşadıkları Avrupa halklarında bilimsel araştırma,tarama ya  da anket yapmayı akıllarına  ne zaman getirdiler?

Eğer insanlığın geleceğinin ahlaki  ve sosyal çöküntüsünün ve de küresel çetenin yamyamlıkları sonucu insanlığın toptan yok oluş yolundan kurtuluşunun Anadolu yaylasındaki Türk kültür ve medeniyetinin “ Yesevi anlayışında” olduğunu bilseler ya da “Yesevi” adını dillerinde pelesenk edenler samimi olsalardı bugüne kadar çok yol almış olurduk.

İşte,  Batı’nın düştüğü “nüfus“ kapanının bugün son olaylarla birlikte televizyonlarda ve yazılı basında ciddi olarak ele alınmamasından dolayı  ve bu kapandan   kurtulmak için Batı’lı gelecek bilimcilerin ülkelerinin siyasetçilerine hangi fikirleri verdikleri ve bu  fikirler etrafında hangi gizli planların yapıldığını da konuşup tartışmaktan uzağız.

Ve bütün tartışmacılar işin kolayına kaçarak iç politikadaki referansları bağlamında her terör olayını kendi düşüncelerinin piyasa yapması için,  gerçekleşen her  terör eyleminin ardından “terörün”  istismarını utanmadan yapmaya devam ediyorlar.

Bu durumda dünyanın neresinde bir terör olayı gerçekleşir gerçekleşmez zarar gören sadece teröristin kendisi ve muhatabı olurken,  fayda görende, terörü  muhalifi ile muvafıkı  ile tartışan herkes oluyor.

Şimdi şu soruyu sorarak  düşünelim. Kendimizi hızla nüfusu azalan ve 21. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde bu yılları , milletinin  görme ihtimalinin  bilimsel olarak mümkün  olamayacağını, masasının üzerine konan bir raporla öğrenen  batılı  siyasetçi ülkesi için, milleti  için ne yapar?

İşte bugün eski dünyada yaşadığımız her olayın felsefi arka planında  “ kıyamet senaryoları” ile gerçekleşen tüm maddi unsurlarında Batı’lı siyasilerin bu nüfus kapanından  “ kurtuluş” (!) planları yatmaktadır.

Batı’nın, çatışmadan doğacak yeni medeniyet sentezi hedefi ve azalan nüfuslarına karşılık artan Doğu  ya da öteki nüfusları kontrol altına alma programı yüzünden insanlık  önümüzdeki yirmi beş yıl Batı’nın bilinçli “ kaos” planlarını sahnelenmesi çabaları ile geçecek.

Bir şekilde “ötekilerin” nüfus artışından kurtulmaları ve kontrol edebilecekleri, yönetebilecekleri nüfus sayısına dünyayı indirmeleri gerekiyor.

Başbuğ özel seminerlerinde büyük devlet ve medeniyet temsilcisi olma unsurlarını sayarken üç önemli özelliği  olmaz ise olmaz şartı  ile şöyle sıralardı:

1-      Stratejik coğrafya sahip olmak  ( kalpgah)

2-      Tarihi derinlik ve ufka sahip olmak

3-      Sürekli büyüyen nüfus potansiyeline sahip olmak.

“Bu üç özellikten birinin eksikliğini tamamlayacak başka hiçbir unsur ve özellik yoktur.” derdi.

“Para, zenginlik, teknolojik güç ve üstünlük eğer yukarıdaki üç özelliğiniz yoksa size sadece insanlık tarihi içinde  kısa sayılabilecek yüz, iki yüz yıllık konjektürel üstünlük sağlayabilir fakat asla büyük devlet ve büyük bir medeniyet sahibi olmanızı sağlamaz, bunu sakın unutmayın.” der ve örneklerle ayrıntılara girerdi. Bir gün geniş olarak bu konuyu yazmak nasip olur inşallah.

Batı emperyalizmi üzerindeki küresel güç, Doğu hedefli cezalandırma operasyonlarının arasına bazen Fransa gibi batılı devletleri de operasyonunun  parçası haline getirmesi  planının felsefi arka planındaki bütünselliği bozmaz. Aile içi cezalandırmalar haylaz ve söz dinlemeyen çocuk terbiyesi ya da “zapturapt“  olarak görülmelidir.

Son dönemde Fransa,  ABD – İngiltere aksında İsrail'le birlikte oluşan Atlantik Paktı'na mesafeli durmakta ve “  oynak merkez “ odaklı iş birliği içinde olma niyeti ile yarı bağımsız kalmaya çalışırken attığı adımlarla büyük abiyi kızdırdı.

Üst düzey ABD’li bir temsilcinin Paris yürüyüşünde  yer almaması sizce az bir işaret mi?

Zaten 1302 yılında Fransa Kralı Güzel Filip’in Tapınak Şövalyelerini ülkesinden kovmasından ve liderleri Molay’ı  kuzu gibi şişe  geçirip Paris Meydanı’nda kızarttığı günden beri  sicili özürlü olan Fransa'nın orasının burasının oynamasına “ küresel çetenin “ patronun kimliğinden dolayı müsaade edilmeyeceğinin unutulmaması gerekirdi.

 AB’de Almanya'nın patronluğu ve İngiltere’nin AB’yi ,  Atlantik'e hizmet ettiği şart  ve müddette rahatsız  etmeyeceği gerçeği,  Avrupa'da olan ve olacak olan terörün adresini sürekli komplo teorilerinin malzemesi yapmaya devam edecektir.

Bugün Fransa'da yüz binler yürüdü. Törene  katılanların  ve protokolde yürüyenlerin arasında  elbette Fransızların 11 Eylül'ünü planlayanlarda vardı.

Türkiye'nin taktiksel anlamda değil stratejik olarak bu törende Başbakan  ile temsil edilmesi gerçeği, beni Paris saldırısının sebeplerini düşünmek ve katillerin patronunun kim olduğu veya olabileceği bilgisini merak etmekten çok daha fazla  ilgilendiriyor.

Çünkü bu durum ülkemin geleceği ile direkt  ilgili.

Artık kesin ve açık olarak belli ki iktidar ve onu destekleyen vasat akıllı devletin kurumlarının bir kısmı Türkiye’yi  Avrasya Paktı’nın bir üyesi yapma yolunda kararlı ve  ciddi olarak da yol almakta.

Bu konu Türk milliyetçilerinin sıcak gündeminde  yer almalı ve MHP seçimlerden önce bu konudaki düşüncelerini ve hedeflerini derli toplu anlaşılır bir biçimde milletimizle paylaşmalıdır.

Saldırı ve yürüyüş hakkındaki görüşlerime gelince.

Saldırgan despot ve dogmatik İslam(!) ; özgür ve muasır , mazlum Batı  ve müttefikleri denkleminin bileşenlerinin tümünün karşısında olmak,  îmanî bir hassasiyet ve topyekün  tavır alınması gereken yaşadığımız bir gerçektir.

Bilinen bir planın parçası olarak ortaya konulan terör eylemlerinin mağdurunun kimliği Türk milletinin bir ferdi  ile  Müslümanlar olmadığı durumlarda üzüntü veya sevince dair bir his duyamıyorum.

Acıma başka bir duygu. İnsan olmanın ortak paydasında o duyguyu biraz hissediyorum.

Törene katılmayı Paris'te olsaydım bile  kesin düşünemezdim.

Zimmi de olsa Peygamberimin şefaatinden mahrum olma şüphesi bu yürüyüşten uzak durmam için yeterli sebep olurdu  diye düşünüyorum.

Bu düşüncem  bu eylemin  İslam  adına yapılmış olduğu kabulünü taşıdığımı çıkarmamalı ve zaten o düşüncede olmadığımı  yukarıdaki satırlarda açıkça ifade ettim.

Ülkücülük, senaryosunu Türk milliyetçilerinin yazmadığı  filmde  hiçbir zaman gaflet içinde de olunsa  figüran olmamakla başlar.

 

Hakkı Şafak Ses

YORUM EKLE