Bağımsız Yargı ve Kuvvetler Ayrılığı

 Hukuk ile siyasetin ilişkisi asla kesilmez.

Çünkü hukuk bizatihi ‘siyasi öz’ taşır.

Yargının siyasallaşması, bu erkin iktidarların belirli dönemlerinde hükmedenlerin enstrümanı haline gelmesinden kaynaklanır.

Bunun önüne geçmek sanıldığı gibi pek de kolay değildir.

Modern devlette ‘hukukun üstünlüğü’ bütün yaşam alanlarında vazgeçilmez bir kavramdır.

Hukuk, herkese göre eşittir.

Hukukun düzgün yürütülemediği bir devlette, adaletin sağlanması da asla mümkün değildir.

Adaletsiz bir toplumda güvenlik yok olur; huzursuzluk, kavga, kaos alabildiğine yaşanır.

Adaleti sağlamak için yürütme erkini elinde bulunduran ‘iktidar’ gücünü toplumun menfaati, huzuru, dirliği, güvenliği, refahı için paylaşması gerekir ki, Fransız ihtilaliyle bu durum ‘kuvvetler ayrılığı’ olarak nitelendirilmiştir.

Bu erkin batı toplumlarında kısmen de olsa ilk uygulamasını 1215 ‘Magna Carta’da görmekteyiz.

‘Büyük Ferman’ olarak nitelenen ‘Magna Carta’ ile kral, sınırsız olan yetkilerinin bir kısmından ‘din adamları, baronlar ve halka’ karşı vazgeçmiştir.

Bu belge ‘modern hukuk’un temeli, ‘insan hakları’nın başlangıcı sayılmaktadır.

Daha sonra Montesquieu ile batı, kuvvetler ayrılığına erişmiştir. Bunlar modern batı hukukunun da kaynaklarıdır.

Aslına baktığımız zaman ‘doğu medeniyeti’nin temsilcisi ‘Türk Milleti’nde ‘Töre’ denen hukuk sistemiyle, ‘kuvvetler ayrılığını ve hukukun üstünlüğü’nün en modern ve adaletle uygulandığını görmekteyiz.

Keza ‘İslamiyet’de de güzel ‘ahlak ve adalet’ten bahsedilirken, hukukun üstünlüğünün de uygulandığını görürüz.

Fatih Sultan Mehmet Han’ın Rum Mimar Atik Sinan Bey’e yaptırdığı cami olayını çoğumuz biliriz: Rum mimarın, Üsküdar Mahkemesi’nde Kadı Hızır beye şikayeti üzerine Fatih’in yargılanıp kısas cezasıyla cezalandırılmasının üzerine, mimarın şaşkınlığını çocukluğumuzdan beri hep dinledik.

İşte bağımsız yargı budur.

Batının ulaşmaya çalıştığı ‘kuvvetler ayrılığı’ ve ‘hukukun üstünlüğü ilkesi’ne biz Türk Milleti olarak, ‘Türk töresi, devlet anlayışı’, İslam Ahlak ve Fazileti’yle asırlar önce zaten ulaşmıştık.

Modern dünyada ‘laise faire-laise passe’ (bırakınız yapsınlar-bırakınız geçsinler) zihniyetiyle gelişen ve bugün küreselleşme olarak nitelenen liberalizm, sermayenin daha rahat hareket etmesi için sınırların kalkması veya gevşemesi, daha da serbest olması hesabını yapmaktadır.

Bunun için 20.yüzyılın başı 1920’de milletler cemiyetini, daha sonra da 2.dünya savaşıyla da Birleşmiş Milletleri kurmuştur.

Bununla birlikte, devletlere iç işleyişinde serbestlik tanınırken bir takım kurallara da uyma zorunluluğu getirilmiştir.

Hatta aykırılık durumunda müdahale hakkı bile verilmiştir.

19.yüzyıl ve sonrasındaki birçok kargaşanın, savaşların sebebinin, bu sermayenin tutkusu olduğu da malumunuzdur.

Tarih boyunca da bu böyle olmuştur. Başta ‘Türk’ olduğunda tüm dünyada adalet vardı, merhamet vardı, huzur vardı.

Kuvvetler ayrılığıyla dengeler mutlaka sağlanır.

Türkiye’de en büyük sıkıntı yasama ve yürütmenin aynı olmasıdır.

İktidar ile meclisin ayrılması şarttır.

Tekrar seçilme endişesi taşıyan bir kişinin hizmet üretebilmesi için bu sistem için de, ya çok idealist veya gözü kara olması kaçınılmazdır.

Yasama erkini elinde bulunduran kral, tiran, hükümet adına ne derseniz deyin, adalet anlayışından biraz uzaklaştığında yargıyı da eline almaya çalışır.

Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. 12 Eylül bunun en büyük örneğidir.

Uluslararası sermaye guruplarının devreye girmesiyle son yıllarda ülkede yargı, haddinden fazla siyasallaşmıştır.

‘Taraf Hukuk, Objektif Hukuk’un önüne geçmiştir.

Öyle ki, yakın zamana kadar malum ‘cemaate’ mensup olmayan hiç kimse mesleğe dahi kabul edilmemiştir.

Sermaye gurupları da, iktidar sayesinde rakipleriyle olan hesabını yargı üzerinden görmeye çalışmıştır.

Yargı tarafsızlığını yitirdiği gibi, yargı mensupları da korkarak hareket eder noktaya gelmiştir.

Kamuoyuna malolan davaların tamamının arkasında, böyle bir gizli kavga mevcuttur. Yoksa ne diye delil uydurarak kişiler cezaevlerine konsun ki?

Son HSYK seçimlerinden sonra bu hususta yargının normalleşmesine yönelik insanın içine su serpen bir takım hoş ve makul gelişmeler yaşanmaktadır.

Zamanla, tekrar ülkenin normale döneceği hususunda inancımız tamdır.

Hayırlısı ile 7 Haziran’da gerçekleşecek seçimlerle MHP, ‘iktidar’ olduğunda yargının bağımsızlığı tam sağlanacak; adaleti, ‘Türk Töresi’ geleneğinden gelen arzulanan yapısıyla sağlayıp, tarafsız bir yargı organına dönüştürecektir.

Tüm kadrolar da, tüm dünyaya adaletin ne olduğunu, nasıl yapıldığını inşallah gösterecektir.


YORUM EKLE